Yazar: admin

  • Agorafobi İlaçsız Geçer mi?

    Agorafobi, genellikle açık alanlarda veya kalabalık yerlerde bulunma korkusu olarak tanımlanan bir anksiyete bozukluğudur. Bu durum, kişinin günlük yaşamını önemli ölçüde etkileyebilir ve sosyal ilişkilerini, iş hayatını ya da kişisel bağımsızlığını sınırlayabilir.

    Agorafobi tedavisinde kullanılan yaygın yöntemlerden biri ilaç tedavisidir, ancak ilaçsız tedavi yöntemleri de oldukça etkilidir ve bazı hastalar bu yaklaşımla önemli ilerlemeler kaydedebilir.

    İlaçsız agorafobi tedavisi mümkün mü?

    Agorafobinin tedavisinde ilaçsız yaklaşımlar, özellikle davranışsal terapiler ve yaşam tarzı değişikliklerine odaklanır. Bu terapiler, kişinin korkularıyla başa çıkma becerilerini geliştirmesine yardımcı olurken, uzun vadede sürdürülebilir çözümler sunar. İlaç kullanmadan agorafobiyi yönetmenin en etkili yolları arasında bilişsel davranışçı terapi (BDT), maruz kalma terapisi ve farkındalık teknikleri (mindfulness) yer alır.

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT)

    Bilişsel davranışçı terapi, agorafobiyi tedavi etmede en çok kullanılan ve araştırmalara dayanan yöntemlerden biridir. Bu terapinin temelinde, kişinin anksiyetesini tetikleyen düşünce kalıplarını ve davranışlarını değiştirmek yatar. Agorafobisi olan bireylerin genellikle kaçınma davranışları geliştirdiği bilinir. Bu kaçınma davranışları, korkulan durumlardan kaçmak için yapılan bilinçli veya bilinçsiz hareketlerdir. BDT, bireyin bu kaçınma davranışlarını fark etmesine ve bu davranışlarla daha sağlıklı yollarla başa çıkmasına yardımcı olur. Araştırmalar, BDT’nin agorafobi üzerinde uzun vadeli etkileri olduğunu ve bireylerin yaşam kalitesini önemli ölçüde artırabileceğini göstermektedir.

    Maruz kalma terapisi

    Maruz kalma terapisi, bireylerin korkularıyla yüzleşmelerini teşvik eden bir tedavi yöntemidir. Bu terapi, kişinin kaçındığı durumlarla aşamalı olarak ve kontrollü bir şekilde karşı karşıya kalmasını sağlar. Örneğin, agorafobisi olan bir birey önce kısa süreli olarak dışarı çıkmaya teşvik edilir, ardından bu süre ve durumlar yavaş yavaş artırılır. Maruz kalma terapisi, bireylerin korkularının üzerinde kontrol kazanmalarına ve bu durumları daha az tehdit edici olarak algılamalarına yardımcı olur.

    Farkındalık ve gevşeme teknikleri

    Farkındalık (mindfulness) ve gevşeme teknikleri, agorafobi tedavisinde sıklıkla tamamlayıcı yöntemler olarak kullanılır. Farkındalık, bireyin şu anki duygu, düşünce ve bedensel tepkilerini fark etmesine ve onları yargılamadan kabul etmesine odaklanır. Bu teknik, anksiyete seviyelerini düşürmede ve korkuların kontrol altına alınmasında yardımcı olabilir. Gevşeme teknikleri ise derin nefes alma, kas gevşetme egzersizleri ve meditasyon gibi uygulamaları içerir. Bu teknikler, bireyin anksiyetesini yönetmesine ve vücudundaki stres belirtilerini hafifletmesine yardımcı olabilir.

    İlaçsız tedavi her zaman yeterli midir?

    İlaçsız tedavi yöntemleri birçok kişi için etkili olabilir, ancak her bireyin durumu farklıdır ve tedaviye nasıl yanıt vereceği kişisel faktörlere bağlıdır. Ağır vakalarda, yalnızca terapi ve yaşam tarzı değişiklikleri yeterli olmayabilir. Bu durumda, ilaç tedavisi ek bir destek olarak kullanılabilir. Ancak, ilaçsız tedavi yöntemlerinin uzun vadeli sonuçları genellikle olumlu olup, kişinin kendi başa çıkma stratejilerini geliştirmesine ve bağımsızlık kazanmasına olanak tanır.

    Sonuç

    Agorafobi, kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir anksiyete bozukluğudur. İlaçsız tedavi yöntemleri, özellikle bilişsel davranışçı terapi, maruz kalma terapisi ve farkındalık teknikleri, agorafobiyi başarılı bir şekilde yönetmek için etkili ve sürdürülebilir çözümler sunar. Ancak, her bireyin tedaviye yanıtı farklı olacağından, en uygun tedavi yaklaşımını belirlemek için bir uzmana danışmak önemlidir.

    Referanslar

    Kocovski, N. L., & Rector, N. A. (2007). Mindfulness and acceptance-based group therapy for social anxiety disorder: A randomized controlled trial. Behaviour Research and Therapy, 45(12), 2781-2791.

    Hofmann, S. G., & Smits, J. A. (2008). Cognitive-behavioral therapy for adult anxiety disorders: A meta-analysis of randomized placebo-controlled trials. Journal of Clinical Psychiatry, 69(4), 621-632.

    Craske, M. G., & Barlow, D. H. (2008). Panic disorder and agoraphobia. Clinical handbook of psychological disorders: A step-by-step treatment manual, 4, 1-64.

    Wolitzky-Taylor, K. B., Horowitz, J. D., Powers, M. B., & Telch, M. J. (2008). Psychological approaches in the treatment of specific phobias: A meta-analysis. Clinical Psychology Review, 28(6), 1021-1037.

  • Aldatılma Korkusu: Nedenleri, Sonuçları ve Üstesinden Gelme Yolları Nelerdir?

    Psikoloji literatüründe “aldatılma korkusu” (infidelity or betrayal fear) kavramı, doğrudan bir kişi tarafından belirli bir tarih veya makalede ilk kez ortaya atılmış spesifik bir kavram değildir. Ancak, bu kavramın kökleri, romantik ilişkiler, kıskançlık, güven ve bağlanma üzerine yapılan psikolojik araştırmalar ve teoriler içinde yer alır.

    Aldatılma korkusu, genellikle bağlanma teorisi, kıskançlık teorileri ve evrimsel psikoloji alanlarında ele alınır.

    1. Bağlanma teorisi: John Bowlby tarafından geliştirilen bağlanma teorisi, bireylerin erken çocukluk döneminde geliştirdikleri bağlanma stillerinin, yetişkinlikte romantik ilişkilerine nasıl yansıdığını açıklar. Güvensiz bağlanma stillerine sahip bireyler, ilişkilerde daha fazla aldatılma korkusu yaşayabilirler.
    2. Evrimsel psikoloji: Bu alanda David Buss gibi araştırmacılar, evrimsel süreçler çerçevesinde aldatılma korkusunu ele alır. Erkeklerde cinsel sadakatsizlik korkusu, kadınlarda ise duygusal sadakatsizlik korkusu evrimsel açıklamalarla yorumlanır.

    Dolayısıyla, “aldatılma korkusu” üzerine spesifik çalışmalardan bahsederken, bağlanma kuramı, kıskançlık ve güven ile ilgili psikolojik araştırmalar ve evrimsel psikoloji çalışmaları bu kavramın altında yatan temel teoriler olarak öne çıkar.

    Aldatılma korkusu, bireylerin romantik ilişkilerinde sıkça yaşadıkları bir endişe türüdür. Özellikle sadakatin ilişki için önemli olduğu toplumsal yapıların baskın olduğu yerlerde, bu korku daha yoğun bir biçimde yaşanır. Aldatılma korkusu, kişisel deneyimlerden, kültürel beklentilerden, geçmiş travmalardan veya güven sorunlarından kaynaklanabilir. Peki, bu korku neden oluşur, ne gibi sonuçlar doğurur ve nasıl başa çıkılabilir?

    Aldatılma korkusunun belirtileri nelerdir?

    • Aşırı kıskançlık: Aldatılma korkusunun en belirgin ve yaygın belirtilerinden biri, aşırı kıskançlıktır. Bu tür kıskançlık genellikle mantıklı bir temele dayanmaz ve partnerin her hareketi şüpheli görünür. Özellikle karşı tarafın sosyal çevresi veya geçmiş ilişkileri sürekli bir tehdit unsuru olarak algılanabilir. Kıskançlık, güven eksikliğinden beslenir ve bu durum kişiyi yıpratırken ilişkiyi de olumsuz etkiler.
    • Partnerin sürekli takip edilmesi: Aldatılma korkusu yaşayan bireyler, partnerlerinin her hareketini kontrol etme isteği duyarlar. Sosyal medyadaki aktiviteler, telefon mesajları veya hatta günlük programlar, bu kişiler tarafından yakından takip edilir. Bu tür davranışlar hem kişisel sınırları ihlal eder hem de ilişkide güvensizlik hissini daha da pekiştirir.
    • İlişkiyi sürekli sorgulama: Aldatılma korkusu yaşayan bir kişi, ilişkisinde sürekli bir şeylerin ters gittiğini hisseder. “Beni gerçekten seviyor mu?”, “Benden sıkıldı mı?” gibi sorular zihinlerini meşgul eder. Bu tür düşünceler, aslında bireyin kendi değersizlik veya yetersizlik hislerinden kaynaklanabilir. Birçok psikolojik çalışmada, bu tür düşüncelerin sıklıkla kişinin düşük özgüven seviyeleri ile bağlantılı olduğu bulunmuştur.
    • Aşırı hassasiyet ve alınganlık: Aldatılma korkusu yaşayan kişiler, partnerlerinin küçük eleştirilerine veya ilgisizliğine karşı aşırı tepki verebilirler. Örneğin, partnerinin bir gün telefonlarına geç cevap vermesi ya da daha az ilgi göstermesi, bu kişiler tarafından büyük bir sorun olarak algılanabilir. Bu durumda, kişiler sürekli “Acaba bana karşı hisleri mi değişti?” ya da “Beni aldatıyor olabilir mi?” gibi düşüncelere kapılırlar.
    • Aşırı sahiplenme ve kontrol ihtiyacı: Bu korkuyu yaşayan bireyler, partnerlerini kaybetme korkusuyla onları aşırı derecede sahiplenir ve kontrol etmek isterler. Bu durum, karşı taraf için zamanla bir baskıya dönüşebilir ve ilişkinin sağlıklı dinamiklerini bozabilir. Partnerin özgürlüğüne ve bireyselliğine saygı göstermek, ilişkilerde güvenin temel taşlarından biridir. Ancak aldatılma korkusu olan bireyler bu dengeyi sağlamakta zorlanırlar.
    • Fiziksel ve psikolojik stres: Bu korku, sürekli bir alarm durumu yaratır ve kişiyi hem fiziksel hem de psikolojik olarak yıpratır. Uyku bozuklukları, anksiyete, kalp çarpıntıları, sinirlilik hali ve depresif belirtiler gibi fiziksel ve duygusal sorunlar ortaya çıkabilir. Özellikle sürekli endişe ve stres altında olmak, bireyin genel sağlığını olumsuz etkileyebilir.

    Aldatılma korkusunun nedenleri nelerdir?

    1. Geçmiş travmalar ve deneyimler: Aldatılma korkusunun en yaygın nedenlerinden biri, bireyin daha önce böyle bir deneyimi yaşamış olmasıdır. Daha önceki ilişkilerinde aldatılan kişiler, yeni bir ilişkiye girdiklerinde benzer bir deneyimi yeniden yaşama korkusuyla karşı karşıya kalabilirler. Bu travma, kişinin güven mekanizmasını sarsabilir ve sürekli şüphe ve endişe içinde yaşamalarına neden olabilir.
    2. Düşük öz güven: Öz güven eksikliği yaşayan bireyler, partnerlerinin onları terk edeceği ya da başka birine yöneleceği korkusunu daha sık yaşar. Kendisini değersiz hisseden bireyler, partnerlerinin daha “iyi” birini bulacağı düşüncesine kapılabilir ve bu da aldatılma korkusunu tetikleyebilir.
    3. Bağlanma stili: Psikoloji literatüründe, bireylerin çocukluk dönemindeki ebeveyn ilişkilerinin, yetişkinlikteki romantik ilişkilerine de etki ettiği sıkça dile getirilir. Güvensiz bağlanma stillerine sahip bireyler, ilişkilerinde daha kaygılı olabilir ve sürekli aldatılma korkusu yaşayabilirler.
    4. Toplumsal ve kültürel etkiler: Bazı toplumlarda ve kültürlerde sadakatsizlik, sıkça gündeme getirilen bir kavramdır. Medya, edebiyat ve popüler kültür, aldatma olaylarını sıklıkla işleyerek bu korkuyu besleyebilir. Ayrıca, bazı toplumsal normlar, erkeklerin ya da kadınların daha fazla aldatma eğiliminde olduğunu ima ederek bu korkuyu körükleyebilir.

    Aldatılma korkusunun sonuçları nelerdir?

    1. İlişkinin zedelenmesi: Sürekli aldatılma korkusuyla yaşayan bir birey, partnerine karşı gereksiz bir kontrolcü tutum sergileyebilir. Partnerinin sosyal medya hesaplarını incelemek, sürekli nerede olduğunu sorgulamak ya da şüpheci davranışlar sergilemek, ilişkinin güven temelini zedeleyebilir.
    2. Öz saygı kaybı: Aldatılma korkusu sadece ilişkiyi değil, bireyin kendi iç dünyasını da olumsuz etkiler. Bu korku, kişinin kendine olan saygısını kaybetmesine neden olabilir. Birey, sürekli şüphe içinde yaşadıkça, kendine olan güvenini ve değerini sorgulamaya başlar.
    3. Anksiyete ve stres: Sürekli aldatılma korkusu içinde yaşamak, zamanla ciddi bir anksiyete ve stres kaynağına dönüşebilir. Bu durum, bireyin hem zihinsel hem de fiziksel sağlığını olumsuz etkileyebilir. Uyku problemleri, depresyon ve kaygı bozuklukları gibi sorunlar ortaya çıkabilir.

    Aldatılma korkusu nasıl yenilir?

    Aldatılma korkusunu aşmak, yalnızca bireysel farkındalıkla değil, aynı zamanda partnerle olan iletişimi güçlendirmekle de mümkündür. İşte bu korkunun üstesinden gelmek için bazı pratik adımlar:

    • Duygusal farkındalık ve öz güven geliştirme: Aldatılma korkusunun üzerine gitmek, öncelikle bu duyguların kaynağını anlamaktan geçer. Geçmişte yaşanan olaylar, öz güvensizlik veya kendini yeterli hissetmeme gibi duyguların farkına vararak, bu endişeleri yönetmek daha kolay hale gelebilir. Kendi değerinizi ve güçlü yönlerinizi tanımak, aldatılma korkusunu azaltmanın önemli bir adımıdır. Öz güven geliştirmek için yapılabilecek bazı şeyler şunlardır:
      • Kendi yeteneklerinizi fark edin ve onları geliştirin.
      • Başarılarınızı kutlayın ve kendinizi takdir edin.
      • Hobi ve kişisel ilgi alanlarınıza vakit ayırarak kendinizi daha iyi hissetmeye çalışın.
    • Açık ve sağlıklı iletişim kurma: İlişkilerde güven inşa etmek, aldatılma korkusunu aşmanın anahtarıdır. Partnerinizle duygularınız ve endişeleriniz hakkında açık bir şekilde konuşmak, karşılıklı anlayışın ve empatinin artmasına yardımcı olur. İletişimin sağlıklı olması, yanlış anlamaların ve güvensizliklerin önüne geçer. Partnerinize duygularınızı ifade ederken, suçlayıcı olmaktan kaçının ve bu endişelerin birlikte aşılabileceğini vurgulayın.
    • Sınırlar koyma ve beklentileri netleştirme: İlişkide her iki tarafın da sınırlarını ve beklentilerini açıkça belirlemesi, karşılıklı güven inşa etmenin önemli bir yoludur. Aldatılma korkusu genellikle belirsizlikten kaynaklanabilir. Bu nedenle ilişkinizde hangi davranışların kabul edilebilir olduğu konusunda partnerinizle net bir anlaşmaya varmak, güvensizliği azaltır.
    • Güven inşa etme ve sabırlı olma: Güven zamanla inşa edilir ve bunun için sabırlı olmak gerekir. Aldatılma korkusunu aşmak için ilişkinizde güven inşa ederken acele etmeyin. Partnerinizin sadakatini ve ilişkinize olan bağlılığını zamanla gözlemleyin. Bu süreçte sabırlı olmak, ilişkinin doğal bir şekilde gelişmesine ve güvenin sağlamlaşmasına olanak tanır.
    • Profesyonel yardım alma: Eğer aldatılma korkusu kişinin hayatını ciddi şekilde olumsuz etkiliyorsa ve bu durumun üstesinden gelmek zorlaşıyorsa, bir uzmandan yardım almak faydalı olabilir. Psikologlar ve terapistler, bu tür korkuların kökenine inerek bireylere rehberlik edebilir. Özellikle bireysel terapi ya da çift terapisi, hem kişinin hem de partnerinin duygularını daha iyi anlamasına ve çözüm yolları bulmasına yardımcı olabilir.

    Aldatılma korkusu için psikoterapi

    Psikoterapi, aldatılma korkusunun üstesinden gelmek ve daha dengeli, güven dolu ilişkiler kurmak için etkili bir yaklaşımdır.

    Psikoterapi, aldatılma korkusunu anlamak ve bu korku ile başa çıkmak için bireylere destek sağlar. Psikoterapistler, bireyin bu korkuyu hangi kaynaklardan beslediğini anlamasına yardımcı olur ve bu korkunun üstesinden gelmek için bir dizi strateji geliştirir. Bu süreçte en çok kullanılan terapi yöntemleri arasında bilişsel davranışçı terapi (BDT), duygu odaklı terapi ve bağlanma terapisi yer alır.

    • Bilişsel davranışçı terapi (BDT): BDT, bireylerin aldatılma korkusuna neden olan olumsuz düşünce kalıplarını tanımalarına ve bu düşünceleri daha olumlu ve gerçekçi yaklaşımlarla değiştirmelerine yardımcı olur. Bu terapi yöntemi, bireyin “aldatılacağım” şeklindeki irrasyonel inançlarını sorgulamalarına ve bu düşüncelerle daha sağlıklı başa çıkmalarına olanak tanır. Örneğin, bir birey “Partnerim benimle yeterince ilgilenmiyor, demek ki başka birini düşünüyor” şeklinde düşünüyorsa, bu düşüncenin altında yatan korkular ve inançlar ele alınarak daha gerçekçi bir perspektif geliştirilir.
    • Duygu odaklı terapi: Bu terapi yöntemi, bireylerin duygusal deneyimlerini anlamalarına ve bu duyguları partnerleri ile daha sağlıklı bir şekilde paylaşmalarına odaklanır. Aldatılma korkusu, genellikle bireyin derinlerdeki duygusal ihtiyaçlarının karşılanmadığı hissinden kaynaklanır. Duygu odaklı terapi, bu ihtiyaçların farkına varılmasını ve partnerle bu ihtiyaçların nasıl paylaşılabileceğini öğretir.
    • Bağlanma terapisi: Bağlanma terapisi, bireyin çocukluk döneminde geliştirdiği bağlanma stillerini inceleyerek, bu stilin yetişkin ilişkilerine nasıl yansıdığını araştırır. Aldatılma korkusu, genellikle “kaygılı bağlanma stili” olan bireylerde daha yaygındır. Bu tarz bir bağlanma stiline sahip kişiler, partnerlerinden sürekli bir onay ve güvence beklerler. Bağlanma terapisi, bireyin bu bağlanma stilini tanımasına ve daha güvenli bir bağlanma modeli geliştirmesine yardımcı olur.

    Sonuç

    Aldatılma korkusu, birçok ilişkide var olan bir endişedir. Ancak bu korkunun, sağlıklı bir ilişkiye zarar vermemesi için yönetilmesi gerekir. Geçmiş travmalar, düşük öz güven ya da toplumsal normlar bu korkuyu besleyebilir; ancak güven, açık iletişim ve kendini değerli hissetme gibi unsurlar, bu korkunun üstesinden gelinmesine yardımcı olabilir. Unutulmamalıdır ki her ilişkinin temeli güvene dayanır ve güven olmadığı takdirde, aldatılma korkusuyla baş etmek daha da zorlaşabilir.

    Referanslar

    Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.

    Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change. Guilford Press.

    Fisher, H. (1992). The Anatomy of Love: A Natural History of Mating, Marriage, and Why We Stray. W. W. Norton & Company.

    Whitbourne, S. K. (2015). The Me I Know: A Study of Adult Identity. Springer Science & Business Media.

    Tashiro, T. (2014). The Science of Happily Ever After: What Really Matters in the Quest for Enduring Love. Harlequin.

    Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497-529.

    Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss, Vol. 1: Attachment. New York: Basic Books.

    Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford Press.

    Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work: A Practical Guide from the Country’s Foremost Relationship Expert. Harmony Books.

    Neff, K. (2011). Self-Compassion: The Proven Power of Being Kind to Yourself. William Morrow.

  • Terk Edilme Korkusu Nasıl Aşılır?

    Terk edilme korkusu [fear of abandonment], kişinin sevdiği ya da güvendiği birinin onu bırakacağına dair sürekli bir kaygı duyduğu duygusal bir endişe türüdür. Bu korku, bireyin çocukluk döneminde yaşadığı travmalar, duygusal ihmaller veya yetişkinlik dönemindeki olumsuz deneyimlerden kaynaklanabilir. Genellikle kişilerde, güvensizlik, kıskançlık, aşırı bağımlılık ve sürekli onay arayışı gibi belirtilerle kendini gösterir.

    Terk edilme korkusu, romantik ilişkilerden dostluklara kadar geniş bir yelpazede kişinin sosyal ve duygusal hayatını olumsuz etkileyebilir. Bununla birlikte, bu korkunun üstesinden gelmek mümkündür. Özellikle farkındalık geliştirmek, kişisel özgüveni artırmak ve profesyonel destek almak, bu korkunun yönetilmesine yardımcı olabilir.

    Terk edilme korkusu kavramı, psikoloji literatüründe spesifik olarak belirli bir kişi tarafından ilk kez kullanılmış değildir. Ancak, bu kavramın temelini oluşturan bağlanma teorisi, ünlü İngiliz psikiyatrist ve psikanalist John Bowlby tarafından geliştirilmiştir. Bowlby, çocuklukta ebeveynlerle olan bağlanma deneyimlerinin, bireyin gelecekteki ilişkilerini ve duygusal gelişimini nasıl etkilediğini açıklamıştır. Bu teori, insanların duygusal bağlanma ihtiyacı ve terk edilme korkusunun kökenlerini anlamak için önemli bir temel sunar.

    Bowlby’nin bağlanma teorisi, çocukluk döneminde yaşanan güvenli ya da güvensiz bağlanmanın, bireyin yetişkinlik dönemindeki duygusal tepkileri üzerinde büyük etkisi olduğunu savunur. Bu bağlamda, “terk edilme korkusu”, Bowlby’nin teorilerinde yer alan “güvensiz bağlanma” kavramının bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle güvensiz (anksiyöz) bağlanma stiline sahip kişiler, ilişkilerde terk edilme korkusunu daha yoğun yaşayabilirler.

    Bu nedenle, terk edilme korkusu kavramının ardındaki teorik temelleri atan isim olarak John Bowlby kabul edilmektedir.

    Terk Edilme Korkusunun Belirtileri Nelerdir?

    Peki, terk edilme korkusunun belirtileri nelerdir ve bu durumla nasıl başa çıkabiliriz? Gelin, bu konuyu detaylı bir şekilde inceleyelim.

    1. Sürekli güvence arama ihtiyacı: Terk edilme korkusu yaşayan kişiler, ilişkilerinde sürekli olarak güvence ararlar. Partnerlerine sık sık “Beni seviyor musun?” veya “Beni terk etmeyeceksin, değil mi?” gibi sorular sorabilirler. Bu, bireyin içsel olarak kendini güvende hissetmemesinden kaynaklanır. İlişkide sürekli bir teyit arayışı, kişinin kendi değerine dair duyduğu şüpheleri yansıtır.

    2. Aşırı bağımlılık: Kişi, partnerine aşırı derecede bağımlı hale gelebilir. Terk edilme korkusu olan bireyler, hayatlarındaki kişilere karşı fazla bağlılık gösterirler ve bu kişilerin kendilerinden uzaklaşması durumunda büyük bir boşluk hissederler. Bu bağımlılık, ilişkide dengesiz bir güç dinamiği yaratabilir.

    3. Kıskançlık ve güvensizlik: Terk edilme korkusu, kişide kıskançlık ve güvensizlik duygularını tetikleyebilir. Partnerin diğer insanlarla olan ilişkilerine karşı aşırı hassasiyet, sürekli bir karşılaştırma hali ve sadakatsizlik endişesi bu korkunun belirtilerindendir. Bu durum, ilişkinin kalitesini zedeleyebilir ve uzun vadede kopmalara neden olabilir.

    4. İlişkilerde manipülasyon: Korkunun verdiği çaresizlik hissi, kişiyi manipülatif davranışlara yöneltebilir. Duygusal şantaj yapmak, partnerini suçlamak veya onu suçluluk duygusuyla kontrol altına almaya çalışmak, terk edilme korkusunun belirtisi olabilir. Bu davranışlar, aslında kişinin kendi güvensizlikleriyle başa çıkma yöntemidir.

    5. İçsel eleştiri ve değersizlik hissi: Terk edilme korkusu yaşayan kişiler, kendilerine yönelik aşırı bir eleştiri ve değersizlik hissi yaşarlar. “Ben yeterince iyi değilim” ya da “Nasıl olsa beni terk edecek” gibi düşünceler, bireyin özsaygısını düşürür. Bu tür negatif düşünceler, kişinin hem kendisiyle hem de başkalarıyla olan ilişkilerini zorlaştırır.

    6. İlişkiden kaçınma veya aşırı sahiplenme: Bazı kişiler terk edilme korkusuyla başa çıkmak için ilişkilerden tamamen kaçınabilirler. Yeni bir ilişkiye başlama korkusu, incinme riskini minimize etme çabasıyla ilgilidir. Diğer yandan, bazı kişiler ise mevcut ilişkilerini aşırı derecede sahiplenir ve partnerlerinin her adımını kontrol etmek isterler.

    7. Ayrılık anksiyetesi: Terk edilme korkusu, ayrılık anksiyetesi ile doğrudan ilişkilidir. Ayrılık anksiyetesi, kişinin ilişkisindeki partneri ya da sevdikleriyle fiziksel olarak ayrı kalma durumunda yoğun stres ve panik yaşamasına neden olur. Bu durum, günlük yaşam aktivitelerini dahi olumsuz etkileyebilir.

    Terk Edilme Korkusunun Nedenleri Nelerdir?

    Çocukluk deneyimlerinden bağlanma stiline, geçmiş travmalardan biyolojik faktörlere kadar birçok etken terk edilme korkusuna yol açabilir. Burada terk edilme korkusunun bazı nedenleri listelenmektedir:

    1. Çocukluk dönemi deneyimleri: Çocukluk dönemi, bireylerin duygusal gelişiminde kritik bir rol oynar. Özellikle ebeveynlerle olan ilişki, güven duygusunun oluşmasında belirleyicidir. Ebeveynlerinden yeterli ilgi ve sevgi göremeyen çocuklar, ilerleyen yaşlarda terk edilme korkusu geliştirebilirler. Bu çocuklar, ebeveynlerinin fiziksel ya da duygusal olarak sürekli yanında olmadığını hissettiklerinde güvensizlik duyguları oluşur. Ayrıca, boşanma, ebeveynlerden birinin kaybı ya da uzun süreli ayrılıklar gibi travmatik olaylar da terk edilme korkusunun gelişimine zemin hazırlayabilir.

    2. Bağlanma stili: Bağlanma teorisi, bireylerin çocukluk döneminde ebeveynleriyle kurdukları ilişkinin, ileriki yaşamlarında romantik ve sosyal ilişkilerini nasıl etkilediğini açıklar. Güvenli bağlanma geliştiremeyen bireyler, ilişkilerinde sürekli bir terk edilme korkusu yaşayabilirler. Özellikle “kaygılı-bağlanma stili” olan kişiler, partnerlerinin onları terk edeceği korkusu ile ilişkilerde aşırı bağımlı ya da kıskanç bir tutum sergileyebilirler. Bu tür bireyler, genellikle partnerlerinin ilgisini kaybetmekten korkar ve bu korku nedeniyle ilişkilerini yıpratıcı hale getirebilirler.

    3. Düşük özsaygı: Düşük özsaygıya sahip bireyler, kendilerini değersiz ya da sevilmeye layık hissetmeyebilirler. Bu duygular, terk edilme korkusunu daha da şiddetlendirebilir. Bir kişi, kendisini yeterince değerli görmediğinde, partnerinin ya da sevdiği birinin daha iyisini bulacağını ve onu terk edeceğini düşünebilir. Özsaygı eksikliği, sürekli onay arayışı ve aşırı bağımlılığa yol açabilir, bu da ilişkilerdeki dengeleri bozarak terk edilme korkusunu pekiştirebilir.

    4. Geçmiş ilişkisel travmalar: Önceki romantik ilişkilerde yaşanan travmatik deneyimler, terk edilme korkusunun tetikleyici nedenlerinden biri olabilir. Aldatılma, terk edilme, ihmal edilme gibi olaylar, bireylerde derin duygusal yaralar bırakabilir. Geçmişte bu tür deneyimler yaşamış kişiler, yeni bir ilişkiye başladıklarında aynı acıları tekrar yaşamaktan korkabilirler. Bu nedenle, ilişkilerde sürekli bir tetikte olma hali ve güvensizlik gelişebilir.

    5. Bağımlı kişilik bozukluğu: Terk edilme korkusu, bazı durumlarda bağımlı kişilik bozukluğu ile ilişkili olabilir. Bağımlı kişilik bozukluğu olan bireyler, genellikle birine ihtiyaç duymadan yaşayamayacaklarını düşünürler ve bu kişilerle kurdukları ilişkilerde aşırı bağlılık gösterirler. Bu bozukluğa sahip bireyler, terk edilme ihtimaline karşı yoğun kaygı yaşarlar ve genellikle ilişkiyi sürdürmek için kendi ihtiyaçlarını feda edebilirler.

    6. Toplumsal ve kültürel etkiler: Toplumsal ve kültürel normlar da terk edilme korkusunu besleyebilir. Bazı toplumlarda, yalnızlık ya da evli olmamak, olumsuz bir şekilde değerlendirilebilir. Bu tür baskılar, bireylerin ilişkilerinde daha fazla kaygı yaşamasına neden olabilir. Ayrıca, medya ve popüler kültür de idealize edilen ilişki kalıpları sunarak bireylerin terk edilme korkularını artırabilir. “Mutlu ilişki” ya da “sonsuz aşk” kavramları, bireylerin ilişkilerindeki sorunları tolere edememelerine ve sürekli kaygı yaşamalarına yol açabilir.

    7. Biyolojik ve genetik faktörler: Bazı araştırmalar, terk edilme korkusunun biyolojik ve genetik temelleri olabileceğini öne sürmektedir. Özellikle anksiyete bozukluklarına yatkınlığı olan bireyler, terk edilme korkusunu daha yoğun bir şekilde yaşayabilirler. Beyinde, özellikle serotonin ve dopamin gibi nörotransmitterlerin dengesizliği, duygusal regülasyonu zorlaştırabilir ve bu da terk edilme korkusuna katkıda bulunabilir.

    8. Kontrol ihtiyacı: Bazı bireyler, ilişkilerinde her şeyi kontrol etme arzusu taşırlar. Bu kontrol ihtiyacı, aslında terk edilme korkusundan kaynaklanabilir. İlişkinin her detayını kontrol ederek, terk edilme ihtimalini minimize etmeye çalışırlar. Ancak bu tür bir kontrolcülük, ilişkideki dengeyi bozarak, partnerin uzaklaşmasına yol açabilir ve korkulan terk edilme senaryosu gerçeğe dönüşebilir.

    Terk Edilme Korkusu Daha Çok Hangi Ruhsal Bozukluklarda Görülür?

    Terk edilme korkusu, bazı ruhsal bozukluklarla daha sık ilişkilendirilmektedir. İşte terk edilme korkusunun öne çıktığı bazı ruhsal bozukluklar:

    1. Bağımlı kişilik bozukluğu: Bağımlı kişilik bozukluğuna sahip bireyler, başkalarına aşırı derecede bağımlı olma eğilimindedir. Kendi başlarına karar almakta zorlanırlar ve sürekli olarak başkalarından onay ve destek ararlar. Bu kişiler, terk edilme korkusuyla çok yakından ilişkilidir. Bir ilişkide ya da herhangi bir sosyal bağda, terk edilme ihtimaline karşı yoğun kaygılar yaşayabilirler. Bu yüzden başkalarını memnun etme ve ilişkileri sürdürebilmek için kendi ihtiyaçlarını göz ardı etme eğiliminde olabilirler.

    2. Borderline (sınırda) kişilik bozukluğu: Terk edilme korkusu, borderline kişilik bozukluğunun en belirgin özelliklerinden biridir. Bu bozukluğa sahip bireyler, ilişkilerinde yoğun ve dengesiz duygusal iniş çıkışlar yaşarlar. Terk edilme düşüncesi, onlarda öfke, depresyon ya da panik atak gibi yoğun tepkilere neden olabilir. Sık sık “sevgi” ve “nefret” arasında gidip gelen ilişkiler yaşarlar. Terk edilme korkusu, borderline kişilik bozukluğu olan kişilerde dürtüsel davranışlara ve ilişkilerde dengesizliklere yol açabilir.

    3. Anksiyete bozuklukları: Terk edilme korkusu, bazı anksiyete bozukluklarında da önemli bir rol oynar. Özellikle yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) olan bireylerde, terk edilme düşüncesi sürekli bir endişe kaynağı olabilir. Bu kişiler, gelecekte bir ilişkinin sona erebileceği ya da önemli bir kişinin onları terk edebileceği ihtimali üzerine sürekli kaygı yaşarlar. Bu kaygı, bireyin günlük hayatını ve ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.

    4. Bağlanma bozuklukları: Çocukluk döneminde yaşanan bağlanma sorunları, yetişkinlik döneminde terk edilme korkusuna zemin hazırlayabilir. Reaktif bağlanma bozukluğu gibi bazı bağlanma sorunları, bireylerin güvenli ilişkiler kurmasını zorlaştırabilir. Çocuklukta güvenli bir şekilde bağlanamamış kişiler, yetişkinlikte ilişkilerinde sürekli terk edilme korkusu yaşama eğiliminde olabilirler.

    5. Depresyon: Depresyon yaşayan bireylerde, terk edilme korkusu sıklıkla eşlik eden bir duygudur. Özellikle düşük benlik saygısına sahip bireyler, sevdiklerinin onları terk edeceği düşüncesine kapılabilirler. Bu kişiler, kendilerini değersiz hissedebilir ve bu his, ilişkilerinde sürekli olarak onay ve sevgi aramalarına neden olabilir.

    Terk Edilme Korkusu Nasıl Aşılır?

    Terk edilme korkusunu nasıl aşabiliriz? İşte bu süreci daha iyi anlamanıza ve korkunuzla başa çıkmanıza yardımcı olabilecek bazı adımlar:

    1. Korkunun kaynağını anlamak: Terk edilme korkusuyla başa çıkmanın ilk adımı, bu korkunun nereden kaynaklandığını anlamaktır. Çocukluk dönemi travmaları, duygusal ihmaller veya önceki ilişkilerde yaşanan olumsuz deneyimler terk edilme korkusunun temelinde yatıyor olabilir. Psikologlar, bu korkunun çoğu zaman geçmişte yaşanan bir güven kaybından veya reddedilme hissinden kaynaklandığını belirtir . Geçmiş deneyimlerinizle yüzleşmek, korkunun kökenine inmek, iyileşme sürecinin ilk adımı olabilir.

    2. Kendine güven inşa etmek: Korkunun en büyük panzehiri özgüvendir. Terk edilme korkusu, kendine olan güvenin zayıf olduğu durumlarda daha fazla kendini gösterir. İlişkilerde güvensizlik hissetmek, sürekli bir onay arayışına veya aşırı bağımlılığa yol açabilir. Bu döngüyü kırmanın yolu, kendi değerinizin farkına varmak ve başkalarının sizi terk etse bile bunun sizin değerinizle ilgili olmadığını kabul etmektir . Kendinize olan güveninizi arttırmak için şu adımları izleyebilirsiniz:

    • Kendi yeteneklerinizi geliştirin.
    • Kendinize yönelik olumlu ifadeler kullanın.
    • Başarılarınızı kutlayın ve hatalarınızdan ders alın.

    3. Duygusal bağımsızlık geliştirmek: Bir ilişkinin sağlıklı olabilmesi için, iki tarafın da duygusal anlamda bağımsız olması önemlidir. Eğer sürekli partnerinizin sizi terk edeceğinden korkuyorsanız, bu ilişkiye aşırı derecede bağlanmanıza yol açabilir. Duygusal bağımsızlık, sevgi dolu ve dengeli ilişkiler kurmanın temelidir. Kendinize dışarıdan bir hayat kurun, arkadaşlarınıza, hobilerinize zaman ayırın ve yalnızken de mutlu olmayı öğrenin . Bu, hem size hem de partnerinize ilişkinin dışında bir hayatın da olduğunu hatırlatacaktır.

    4. İletişim Becerilerini Güçlendirmek: Terk edilme korkusu, çoğu zaman yanlış anlaşılmalar ve iletişim eksikliğinden kaynaklanır. Partnerinize hislerinizi ve korkularınızı açıkça ifade etmek, ilişkinin güven temelini güçlendirebilir. Korkularınızı dile getirmek, onları yok saymaktan daha sağlıklıdır çünkü bu, partnerinizin size destek olmasına olanak tanır. Ayrıca, sağlıklı iletişim kurma becerileri, yanlış anlaşılmaların önüne geçer ve ilişkinizin dinamiklerini güçlendirir .

    5. Profesyonel destek almak: Terk edilme korkusu derinleşmişse ve yaşamınızı olumsuz yönde etkiliyorsa, bir uzmandan yardım almanız faydalı olabilir. Psikoterapi, korkularınızla yüzleşmenize ve duygusal yaralarınızı iyileştirmenize yardımcı olabilir. Özellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT), terk edilme korkusuyla başa çıkmada etkili bir yöntemdir. BDT, düşünce kalıplarınızı yeniden yapılandırarak, korkularınızın kökenini anlamanıza ve onları kontrol altına almanıza yardımcı olabilir .

    6. Sabırlı olmak: Korkuların üstesinden gelmek zaman alır. Kendinize karşı sabırlı olun ve bu sürecin bir anda tamamlanmayacağını kabul edin. Her adım, sizi daha sağlam ve korkularınızdan özgür bir birey haline getirecektir. Korkularınızı anlamak ve onlarla başa çıkmak için kendinize zaman tanımak, ilerlemenin en sağlıklı yoludur.

    Terk Edilme Korkusu İçin Psikoterapi

    Psikoterapi, terk edilme korkusunu anlamak ve aşmak için güçlü bir araç olabilir. Peki, terk edilme korkusuyla başa çıkmak için hangi psikoterapi yöntemleri kullanılabilir ve bunlar nasıl işe yarar?

    1. Bilişsel davranışçı terapi (BDT): Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), bireylerin olumsuz düşünce kalıplarını fark etmelerini ve bu kalıpları değiştirmelerini amaçlar. Terk edilme korkusu olan bireylerde, genellikle “Beni terk edecek”, “Yalnız kalacağım” gibi irrasyonel düşünceler baskındır. BDT, bu düşüncelerin kaynağını bulur ve daha gerçekçi, sağlıklı düşünce biçimlerini yerleştirir.

    Örneğin, bir kişi ilişkide her zaman terk edilme endişesi yaşarsa, terapist bu düşüncenin ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulamalarını sağlar. Daha sonra, bu düşünceye karşı pozitif ve sağlıklı alternatif düşünceler geliştirilir. Böylece kişi, terk edilme kaygısını daha rasyonel bir bakış açısıyla ele almaya başlar.

    2. Duygu odaklı terapi (DOT): Duygu odaklı terapi, bireylerin derin duygusal yaralarını ve ihtiyaçlarını keşfetmelerine yardımcı olur. Terk edilme korkusu, genellikle geçmiş travmalar veya çocukluk döneminde yaşanan reddedilme deneyimlerinden kaynaklanabilir. DOT, bireyin bu yaralara odaklanarak duygusal süreçlerini anlamasını ve kabul etmesini sağlar. Terapist, kişinin duygularını keşfetmesine rehberlik eder ve bu duygusal süreçleri dönüştürmeleri için destek verir.

    Özellikle romantik ilişkilerde, terk edilme korkusuyla başa çıkmak için DOT oldukça etkilidir. Birey, partnerine olan bağımlılığının kökenini anlar ve daha güvenli, duygusal açıdan dengeli bir ilişki geliştirme yolunda adımlar atar.

    3. Şema terapi: Şema Terapi, bireylerin yaşamlarındaki temel duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması durumunda geliştirdikleri davranış ve düşünce kalıplarını inceleyen bir yaklaşımdır. Terk edilme korkusu, genellikle “terk edilme şeması” adı verilen bir temel şemaya dayanır. Bu şema, bireyin hayatındaki önemli figürlerin onu reddetmesine veya terk etmesine dair inancıdır.

    Şema terapi, bu derin duygusal şemaların farkına varılmasını ve dönüştürülmesini sağlar. Terapist, bireyin bu şemalarla nasıl başa çıkabileceğini ve onları nasıl yeniden yapılandırabileceğini öğretir. Terk edilme korkusuyla yaşayan bireyler, terapi sürecinde bu şemaların etkisinden kurtulmayı ve daha sağlıklı bir benlik algısı geliştirmeyi öğrenirler.

    4. Psikodinamik terapi: Psikodinamik terapi, bilinçaltındaki bastırılmış duyguların ve geçmiş deneyimlerin bugünkü davranışlar üzerindeki etkisini araştırır. Terk edilme korkusu genellikle geçmiş ilişkilerde yaşanan acı verici deneyimlerden kaynaklanır. Psikodinamik terapi, bu korkuların kaynağını derinlemesine araştırarak bireyin içsel çatışmalarını anlamasını sağlar.

    Terapist, bireyin çocukluk döneminde yaşadığı terk edilme deneyimlerini veya erken dönem ilişkilerde yaşadığı travmaları ortaya çıkarır. Bu süreç, bireyin bugünkü ilişkilerde neden benzer korkular yaşadığını anlamasını ve bu korkuları dönüştürmesini sağlar.

    5. Bağlanma odaklı terapi: Bağlanma teorisi, çocukluk döneminde geliştirilen bağlanma tarzlarının, bireyin yetişkinlikteki ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini inceler. Terk edilme korkusu olan kişiler, genellikle “kaygılı bağlanma” stiline sahip olabilirler. Bu tarzda birey, sürekli olarak partneriyle olan bağını kaybetme korkusu yaşar.

    Bağlanma odaklı terapi, bireyin bu bağlanma stilini anlamasına yardımcı olur. Terapist, bireyin daha güvenli bağlanma stilleri geliştirmesi için rehberlik eder. Bu süreçte birey, partnerine aşırı bağımlı olmaktan kurtulur ve ilişkilerinde daha dengeli bir tutum sergileyebilir.

    6. EMDR terapisi: EMDR, özellikle geçmişteki travmatik deneyimlerin yarattığı korkularla başa çıkmak için kullanılan bir terapi yöntemidir. Terk edilme korkusu olan kişilerde, geçmişte yaşanmış bir ayrılık veya terk edilme olayı travmatik bir iz bırakmış olabilir. EMDR, bu tür travmatik anıların yeniden işlenmesini sağlar ve bireyin bu anılardan duyduğu duygusal rahatsızlığı azaltır.

    EMDR terapisinde terapist, kişinin bu travmatik anılarını yeniden yaşamasını sağlayarak, anılara karşı duyarsızlaşmalarını ve daha sağlıklı başa çıkma mekanizmaları geliştirmelerini sağlar. Bu süreç, terk edilme korkusunun kökünden çözülmesine yardımcı olabilir.

    Terk edilme korkusu, ilişkilerde ciddi zorluklara yol açabilen bir durumdur. Ancak psikoterapi, bu korkuyu anlamak, geçmiş deneyimlerle yüzleşmek ve sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirmek için etkili bir yol sunar. Bilişsel Davranışçı Terapi, Duygu Odaklı Terapi, Şema Terapi, Psikodinamik Terapi, Bağlanma Odaklı Terapi ve EMDR gibi farklı psikoterapi yöntemleri, terk edilme korkusuyla başa çıkmak için güçlü araçlar sağlar. Her birey farklıdır ve hangi terapinin en etkili olacağı kişisel deneyimlere ve ihtiyaçlara bağlıdır. Önemli olan, profesyonel bir terapist eşliğinde bu süreçle başa çıkma adımını atmaktır.

    Sonuç

    Terk edilme korkusu, kişinin yaşam kalitesini düşürebilecek güçlü bir duygusal endişedir. Ancak bu korku, farkındalık, özgüven ve sağlıklı ilişkiler inşa ederek aşılabilir. Terk edilme korkusunun yaşamınızı ne kadar etkilediğini anlamak, hem kişisel hem de romantik ilişkilerinizde daha sağlıklı ve tatmin edici bağlar kurmanıza yardımcı olabilir.

    Unutmayın ki korkularınızı kabul edip onlarla yüzleşmek, büyümenin ve gelişmenin en önemli adımlarından biridir.

    Referanslar

    Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. London: Routledge.

    Levine, A., & Heller, R. (2010). Attached: The New Science of Adult Attachment and How It Can Help You Find – and Keep – Love. New York: TarcherPerigee.

    Firestone, L. (2016). Overcoming the Fear of Abandonment. Psychology Today.

    Shaver, P. R., & Mikulincer, M. (2007). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change. New York: Guilford Press.

    Porges, S. W. (2011). The Polyvagal Theory: Neurophysiological Foundations of Emotions, Attachment, Communication, and Self-Regulation. New York: W. W. Norton & Company.

    Bowlby, J. (1980). Attachment and Loss. London: Basic Books.

    Shaver, P., & Mikulincer, M. (2002). “Attachment-Related Psychodynamics.” Attachment & Human Development, 4(2), 133-161.

    Rosenberg, M. (1965). Society and the Adolescent Self-Image. Princeton University Press.

    Murray, S. L., & Holmes, J. G. (2009). “The Architecture of Interdependent Minds.” Psychological Review, 116(2), 331-362.

    Leary, M. R., & Baumeister, R. F. (2000). “The Nature of Self-Esteem.” In Handbook of Self and Identity. New York: Guilford Press.

    Bartholomew, K., & Horowitz, L. M. (1991). “Attachment Styles Among Young Adults: A Test of a Four-Category Model”. Journal of Personality and Social Psychology, 61(2), 226–244.

    Shaver, P. R., & Hazan, C. (1988). “Romantic Love Conceptualized as an Attachment Process”. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.

    Main, M., & Hesse, E. (1990). “Parents’ Unresolved Traumatic Experiences Are Related to Infant Disorganized Attachment Status: Is Frightening and/or Frightened Parental Behavior the Linking Mechanism?”. Attachment in the Preschool Years, 161-182.

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). Washington, DC.

    Levy, K. N., Beeney, J. E., & Temes, C. M. (2010). Attachment and borderline personality disorder. Journal of Personality Disorders, 24(1), 1-19.

    Livesley, W. J. (2001). Handbook of Personality Disorders: Theory, Research, and Treatment. The Guilford Press.

    Zanarini, M. C., Frankenburg, F. R., Reich, D. B., & Fitzmaurice, G. (2012). Attainment and stability of sustained symptomatic remission and recovery among patients with borderline personality disorder and axis II comparison subjects: A 16-year prospective follow-up study. American Journal of Psychiatry, 169(5), 476-483.

    Holmes, J. (2015). “Attachment theory and psychoanalysis”. Psychiatry: An International Journal of Mental Health, 11(2), 235-245.

    Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). “The need to belong: desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation”. Psychological Bulletin, 117(3), 497-529.

    Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change. Guilford Press.

    Beck, A. T. (1979). Cognitive Therapy and the Emotional Disorders. Penguin.

    Shapiro, F. (2001). Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) Therapy: Basic Principles, Protocols, and Procedures. New York: Guilford Press.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. New York: Guilford Press.

    Johnson, S. M. (2004). The Practice of Emotionally Focused Couple Therapy: Creating Connection. New York: Brunner-Routledge.

    Beck, A. T., & Dozois, D. J. A. (2011). Cognitive Therapy: Basics and Beyond. New York: Guilford Press.

  • Nomofobi nedir? Nomofobi belirtileri nelerdir?

    Nomofobi (nomophobia), insanların cep telefonlarına erişemediklerinde hissettikleri aşırı korku, kaygı ve rahatsızlık hissi olarak tanımlanan modern bir fobidir.

    Nomofobi terimi, ilk olarak İngiltere’de yapılan bir araştırmada kullanılmıştır. Nomofobi” terimi ilk olarak 2008 yılında İngiltere’deki UK Post Office tarafından yürütülen bir araştırmada kullanılmıştır.

    Nomofobi, cep telefonu bağlantısının kaybedilmesine karşı duyulan aşırı korku ve kaygıyı tanımlayan bir terimdir. İngilizce “no mobile phone phobia” ifadesinin kısaltması olan bu kavram, telefonun yanında olmaması, bataryasının bitmesi, sinyal kaybı gibi durumlarda ortaya çıkan aşırı stres, anksiyete ve rahatsızlık hisleri ile ilişkilidir. Modern dünyada, özellikle gençler ve dijital yerliler arasında yaygınlaşan bu durum, günlük yaşamda cep telefonlarına olan aşırı bağımlılığın bir yansımasıdır.

    Nomofobi belirtileri nelerdir?

    Nomofobi belirtileri, bireylerin cep telefonlarına erişemediklerinde yaşadıkları stres ve kaygı durumlarıyla ilişkilidir. İşte nomofobinin yaygın belirtileri:

    1. Telefonu sürekli kontrol etmek: Bireyler sürekli olarak mesaj, arama veya bildirim kaçırmaktan korktukları için telefonlarını kontrol etme ihtiyacı duyarlar.
    2. Telefona erişememe kaygısı: Telefonun yanlarında olmaması durumunda yoğun stres ve kaygı yaşanır. İnternete bağlanamama, bataryanın bitmesi gibi durumlar da benzer endişelere neden olur.
    3. Fiziksel belirtiler: Telefonlarına ulaşamadıklarında hızlı nefes alma, terleme, kalp çarpıntısı, titreme ve panik atak gibi fizyolojik belirtiler gözlemlenebilir.
    4. Sosyal ve fiziksel izolasyon: Cep telefonuna aşırı bağlılık, yüz yüze etkileşimlerden kaçınmaya ve sosyal izolasyona yol açabilir. Ayrıca, uyku düzeninin bozulması ve konsantrasyon eksikliği gibi sorunlar yaşanabilir​.
    5. Telefonun sürekli yanında olmasını isteme: Bireyler telefonlarını her an yanlarında taşır, hatta tuvalete veya yatağa bile götürürler​.

    Nomofobinin nedenleri nelerdir?

    Nomofobinin nedenleri, bireylerin mobil cihazlara olan bağımlılıkları ve bu cihazlara erişemediklerinde yaşadıkları kaygılarla ilişkilidir. İşte nomofobinin öne çıkan nedenleri:

    1. Sosyal bağlılık ve onay ihtiyacı: Kişiler, sosyal medya üzerinden sürekli bağlantıda kalma ve sosyal onay arayışına bağımlı hale gelebilirler. Bu durum, özellikle düşük özgüveni olan bireylerde nomofobiye yol açabilir​.
    2. Yalnızlık ve izolasyon korkusu: Cep telefonları, kişiler arası iletişim için hayati öneme sahiptir. Yalnız kalma veya sosyal ilişkileri kaybetme korkusu, telefon bağımlılığını artırarak nomofobiye neden olabilir​.
    3. Teknolojiye aşırı bağımlılık: İnsanlar günlük işlerini, bilgiyi hızlıca elde etmeyi ve acil durumlarda yardıma erişmeyi telefonlarıyla gerçekleştirir. Bu işlevlere bağımlı hale gelmek, telefonun yokluğunda ciddi kaygı yaratabilir​.
    4. Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler: Acil bir durumda telefonuna ulaşamayan veya kritik bir bilgiyi kaçıran bireyler, bu deneyimlerinden kaynaklanan bir fobi geliştirebilirler. Bu tür olumsuz deneyimler, telefonun “güvenlik” aracı olarak algılanmasına neden olabilir​.
    5. FOMO (gelişmeleri kaçırma korkusu): Kişiler, sosyal medya veya mesajlaşma platformlarında olan biten her şeyi kaçırma korkusu (FOMO) yaşadıklarında, telefonlarına daha da bağımlı hale gelirler. Bu korku, telefon erişimi olmadığında yoğun bir anksiyete yaratabilir​.

    Nomofobi ne kadar yaygındır?

    Nomofobi, özellikle gençler ve genç yetişkinler arasında yaygın bir sorun olarak dikkat çekmektedir. Yapılan araştırmalara göre, nomofobi belirtileri gösteren bireylerin oranı çeşitli demografik gruplar arasında değişiklik göstermektedir.

    1. Genç yetişkinler: Çeşitli araştırmalar, genç yetişkinlerin (15-24 yaş arası) yaklaşık %66’sının nomofobi belirtileri gösterdiğini ortaya koymaktadır​. Bu yaş grubunda cep telefonuna aşırı bağımlılık, sosyal medya etkileşimleri ve sürekli bağlantı ihtiyacı gibi faktörler, nomofobinin yaygınlığını artırmaktadır.
    2. Öğrenciler: Özellikle üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışmada, katılımcıların %27,46’sının nomofobi belirtileri gösterdiği bulunmuştur. Bu oran, cep telefonlarına erişim kaybı durumunda yaşanan kaygı ve stres seviyesinin ne denli yüksek olduğunu göstermektedir.
    3. Küresel yaygınlık: Nomofobi, yalnızca belirli bir bölge veya yaş grubu ile sınırlı değildir. Dünya genelinde, birçok birey mobil cihazlarına karşı benzer kaygılar taşımaktadır. Örneğin, Brezilya’da yapılan bir araştırmada, cep telefonuna aşırı bağımlı bireylerin, bağlantı kaybı durumunda daha fazla duygusal sorun yaşadığı tespit edilmiştir​.

    Bu bulgular, nomofobinin hızla yayılan bir sorun olduğunu ve özellikle dijital çağda bireylerin ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini gözler önüne sermektedir.

    Nomofobinin etkileri nelerdir?

    Nomofobi, bireylerin cep telefonlarına aşırı bağlılıklarından kaynaklanan çeşitli psikolojik ve fiziksel etkiler doğurabilir. İşte nomofobinin etkileri:

    Psikolojik etkiler

    1. Anksiyete ve stres: Telefon erişiminin kaybolması, bireylerde anksiyete ve stres seviyesinin artmasına yol açabilir. Araştırmalar, nomofobi belirtileri gösteren bireylerin, telefonları yanlarında olmadığında daha fazla kaygı hissettiğini göstermektedir​.
    2. Depresyon: Uzun süreli nomofobi, sosyal izolasyona ve düşük ruh haline neden olabilir. Cep telefonları üzerinden sağlanan sosyal bağlantıların kaybı, bireylerin yalnızlık hissetmesine yol açabilir​.
    3. Dikkat dağınıklığı: Nomofobi, konsantrasyon eksikliğine neden olabilir. Sürekli olarak telefon bildirimlerini kontrol etme alışkanlığı, bireylerin dikkatlerini başka görevlere vermelerini zorlaştırabilir.

    Fiziksel etkiler

    1. Uyku bozuklukları: Bireyler, telefon kullanma alışkanlıkları nedeniyle uyku düzenlerinde bozulma yaşayabilirler. Özellikle gece geç saatlerde telefon kullanımı, uykusuzluğa yol açabilir​.
    2. Fiziksel rahatsızlıklar: Nomofobi belirtileri gösteren bireylerde, göz yorgunluğu, baş ağrısı, boyun ve sırt ağrıları gibi fiziksel rahatsızlıklar görülebilir. Uzun süre ekran karşısında kalma ve stres, bu tür belirtileri tetikleyebilir​.
    3. Sosyal etkileşimde zayıflama: Nomofobi, bireylerin yüz yüze etkileşimlerde bulunmalarını engelleyebilir, bu da sosyal becerilerin zayıflamasına yol açar. Sürekli telefon kullanımı, gerçek sosyal bağlantıların azalmasına neden olabilir​.

    Bu etkiler, nomofobinin bireylerin genel yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Bu nedenle, nomofobi belirtileri yaşayan bireylerin profesyonel yardım alması önerilmektedir.

    Teknoloji ve bağımlılık arasındaki ince çizgi

    Teknoloji kullanımı ile teknoloji bağımlılığı arasındaki ince çizgi, günümüz dijital çağında giderek artan bir endişe kaynağıdır. Teknoloji bağımlılığı, cep telefonları, bilgisayarlar ve oyun konsolları gibi dijital cihazlara zorlayıcı ve aşırı bir bağımlılığı ifade eder; bu bağımlılık, günlük yaşamı, sosyal etkileşimleri ve zihinsel sağlığı olumsuz etkiler. Teknoloji, iletişimi kolaylaştırma ve verimliliği artırma gibi önemli faydalar sağlasa da, yanlış kullanımı çeşitli olumsuz sonuçlara yol açabilir.

    Teknoloji bağımlılığının temel unsurları:

    • Davranışsal bağımlılık: Geleneksel madde bağımlılıklarının aksine, teknoloji bağımlılığı sosyal medya, oyun veya internet tarayıcısı gibi çevrimiçi aktivitelere yönelik zorlayıcı davranışlarla karakterizedir. Bu durum, dijital cihazlarla aşırı meşgul olma, kullanımı azaltma konusunda sürekli başarısız denemeler ve gerçek yaşam sorumluluklarının ihmal edilmesi şeklinde kendini gösterebilir​.
    • Zihinsel sağlık üzerindeki etkiler: Aşırı teknoloji kullanımı, anksiyete, depresyon ve dikkat eksikliği gibi çeşitli zihinsel sağlık sorunları ile ilişkilendirilmiştir. Teknolojinin sunduğu anlık tatmin, bireylerin duygusal tatmin için dijital etkileşimlere bağımlı hale gelmesine yol açabilir ve bu da sosyal izolasyona ve kötüleşen zihinsel sağlığa neden olabilir​.
    • Sosyal dinamikler: Teknolojinin hayatımıza, özellikle genç nüfus arasında, daha fazla entegre hale gelmesiyle birlikte bağımlılık riski artmaktadır. Sürekli bağlantıda olma ihtiyacı ve sosyal medyada güncel kalma zorunluluğu, sağlıklı etkileşimler ile zararlı aşırı kullanım arasındaki sınırları bulanıklaştırabilir, bu da gerçek dünya ilişkilerini etkileyebilir​.
    • Teknoloji bağımlılığının türleri: Sosyal medya bağımlılığı, çevrimiçi oyun bozukluğu ve zorlayıcı internet kullanımı gibi yaygın teknoloji bağımlılığı türleri bulunmaktadır. Her bir tür, benzersiz zorluklar ve belirtiler sunar, ancak hepsi günlük yaşamı bozan aşırı kullanımla ortak bir noktada buluşmaktadır​.
    • Müdahale ve çözümler: Teknoloji bağımlılığını ele almak, genellikle ekran süresi konusunda sınırlar koymayı, sağlıklı alışkanlıkları teşvik etmeyi ve gerçek hayattaki sosyal etkileşimleri desteklemeyi gerektirir. Dijital detoks dönemleri ve eğitim inisiyatifleri, bireylerin teknoloji ile daha dengeli bir ilişki geliştirmelerine yardımcı olabilir​.

    Teknolojiyi faydalı bir şekilde kullanmak ile onun hayatı olumsuz etkilemesine izin vermek arasındaki hassas dengeyi anlamak oldukça önemlidir. Teknoloji gelişmeye devam ettikçe, zihinsel sağlık ve sosyal dinamikler üzerindeki etkilerini anlamak daha da kritik hale gelecektir.

    Nomofobi ve gelecek: Teknolojiye bağımlılığın artışı

    Nomofobi, cep telefonlarının erişiminin kaybı ile duyulan aşırı kaygıyı tanımlayan bir terimdir ve günümüzde gençler arasında giderek artan bir endişe kaynağı haline gelmiştir. Teknolojinin hayatımızın merkezine yerleşmesi, bireylerin dijital cihazlara olan bağımlılığını artırmakta, bu da nomofobinin yaygınlaşmasına neden olmaktadır.

    Teknolojik bağımlılığın artışı

    Günümüzde, cep telefonları yalnızca iletişim aracı olmanın ötesine geçerek sosyal etkileşim, bilgi edinme ve eğlence kaynakları haline gelmiştir. Araştırmalar, gençlerin büyük bir kısmının cep telefonlarını sürekli olarak yanlarında taşıdığını ve cihazlarının sağladığı anlık tatminin bağımlılık oluşturduğunu göstermektedir. Bu durum, bireylerin gerçek sosyal ilişkilerini zayıflatmakta ve yalnızlık hissine yol açmaktadır​.

    Nomofobinin psikolojik etkileri

    Nomofobi, bireylerin ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir. Anksiyete, stres ve depresyon gibi sorunlar, cep telefonuna erişim kaybı durumunda ortaya çıkabilir​. Ayrıca, sürekli bağlantıda olma ihtiyacı, bireylerin gerçek hayattaki sorumluluklarını ihmal etmesine ve sosyal becerilerinin zayıflamasına yol açabilir​.

    Gelecek perspektifi

    Teknolojiye olan bağımlılığın artışı, nomofobinin gelecekte daha da yaygınlaşabileceğini göstermektedir. Gençlerin teknoloji ile olan ilişkilerinin evrimi, dijital detoks uygulamaları ve bilinçli teknoloji kullanımı gibi çözümlerle dengelemeye çalışılmaktadır. Ancak, teknoloji üreticilerinin daha fazla bağlılık sağlayan uygulamalar geliştirmesi, bu sorunun çözümünü zorlaştırabilir.

    Sonuç olarak, nomofobi ve teknoloji bağımlılığı, bireylerin günlük yaşamlarını etkileyen önemli konulardır. Gelecek nesillerin sağlıklı bir teknoloji kullanımı geliştirmesi için bilinçli adımlar atılması gerekmektedir.

    Bazı nomofobi araştırmaları

    Nomofobi üzerine yapılan araştırmalar, bu fenomenin bireylerin psikolojik durumları ve sosyal etkileşimleri üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik önemli bulgular sunmaktadır. İşte bazı ana bulgular ve araştırma sonuçları:

    1. Yaygınlık ve demografik özellikler: Çeşitli araştırmalar, nomofobinin özellikle gençler ve genç yetişkinler arasında yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Bu gruptaki bireyler, cep telefonlarına daha fazla bağlılık gösterirken, bu durum sosyal kaygı ve depresyon ile ilişkilendirilmiştir.
    2. Psikolojik etkiler: Nomofobi, anksiyete, stres ve depresyon gibi psikolojik sorunların artmasına neden olmaktadır. Araştırmalar, telefonlarına erişim kaybı yaşayan bireylerin kaygı seviyelerinin yükseldiğini göstermektedir​. Ayrıca, bu tür bir bağımlılık, bireylerin sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir ve yalnızlık hissine yol açabilir.
    3. Bağlantılı davranışlar: Nomofobi ile birlikte görülen bazı davranışsal bağımlılıklar da araştırılmaktadır. Örneğin, sosyal medya bağımlılığı ve sürekli çevrimiçi olma ihtiyacı, nomofobik belirtilerle sıkça ilişkilendirilmiştir. Bu durum, bireylerin gerçek hayattaki sosyal becerilerini geliştirmelerini zorlaştırabilir.
    4. Tedavi yöntemleri ve müdahaleler: Nomofobi ile başa çıkmak için dijital detoks uygulamaları ve psikolojik destek hizmetleri önerilmektedir. Bu yöntemler, bireylerin cep telefonlarına olan bağımlılıklarını azaltmalarına yardımcı olabilir.

    Nomofobi üzerine yapılan araştırmalar, teknolojik bağımlılığın giderek daha önemli bir sorun haline geldiğini göstermekte ve bireylerin sağlıklı teknoloji kullanımı geliştirmeleri için bilinçli adımlar atmalarının önemini vurgulamaktadır.

    Nomofobi ile başa çıkma yolları nelerdir?

    Nomofobi ile başa çıkmak için çeşitli stratejiler ve yöntemler bulunmaktadır. İşte bu konuda yardımcı olabilecek bazı yollar:

    1. Dijital detoks: Belirli aralıklarla telefon kullanımını azaltmak veya tamamen bırakmak. Gün boyunca belirli saatlerde telefonu kapatmak veya başka bir odada bırakmak, bireylerin teknolojiye bağımlılıklarını azaltmalarına yardımcı olabilir​.

    2. Telefonu bilinçli kullanmak: Telefonun kullanımını düzenlemek için kurallar koymak. Örneğin, yemek masasında veya sosyal ortamlarda telefon kullanılmaması gibi sınırlar belirlemek, sosyal etkileşimleri artırabilir​.

    3. Alternatif aktiviteler: Telefon kullanımının yerini alabilecek hobi veya etkinlikler bulmak. Kitap okumak, spor yapmak veya sanatla ilgilenmek, bireylerin cep telefonlarından uzaklaşmalarını sağlayabilir.

    4. Farkındalık ve meditasyon: Meditasyon veya mindfulness uygulamaları, bireylerin anksiyete seviyelerini azaltmalarına yardımcı olabilir. Bu tür pratikler, bireylerin zihinsel sağlıklarını güçlendirmeye ve stresle başa çıkmalarına olanak tanır​.

    5. Destek grupları ve terapiler: Profesyonel yardım almak, nomofobi ile başa çıkmanın etkili bir yoludur. Bireyler, terapistlerle görüşebilir veya destek gruplarına katılarak benzer sorunları yaşayan diğer bireylerle deneyimlerini paylaşabilirler​.

    https://terapievi.com.tr/psikoterapi/

    6. Teknoloji bağımlılığını anlama: Kişisel bağımlılığın nedenlerini ve sonuçlarını anlamak, başa çıkma stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olabilir. Bireylerin, mobil cihazlarının hayatlarındaki rolünü değerlendirerek gereksiz bağımlılıklarını azaltmaları mümkün olabilir​.

    Bu yöntemler, nomofobi ile başa çıkmada etkili olabilir ve bireylerin cep telefonlarına olan bağımlılıklarını azaltmalarına yardımcı olabilir.

    Referanslar

    https://www.psychologytoday.com/us/blog/a-modern-mentality/201802/could-you-be-addicted-to-technology

    https://recovered.org/blog/technology-and-addiction

    https://library.fiveable.me/key-terms/education-policy-reform/technology-addiction

  • Cinsel terapi nedir?

    Cinsel terapi, doyum verici bir cinsel ilişki yaşamakta zorlanan kişilerin, cinsel hayatlarını daha doyum verici hale getirmek için gerçekleştirilen bir psikolojik destek olarak düşünülebilir.

    • 20’li yaşlarda bir kadın erkek arkadaşıyla evlilik planı yapıyor. İlişkilerinde orgazm olamıyor ve bu nedenle ilişkisinde bir sorun olduğunu düşünüyor. Erkek arkadaşı da bu nedenle hayal kırıklığına uğruyor ve performans kaygısı duyup kendisini suçluyor.
    • 30’lu yaşlarda evleneli henüz 2 ay olmuş ve işini yeni kaybetmiş bir erkek cinsel ilişki sırasında ereksiyon sağlayamıyor. Kendisini baskı altında, sinirli ve endişeli hissediyor.
    • Genç bir çift ilişkilerinin son 3 yıl içerisinde bozulduğunu düşünüyor. İlişkideki kadın cinsel ilişkiye ilgisini kaybediyor ve orgazm olamama sorunları yaşıyor. Ayrıca hamile kalmak istiyor ve bir aile planlaması yapmadan önce bu sorunları çözmek istiyor.
    • Erken boşalma sorunu yaşayan bir adam yetersizlik hisleri nedeniyle cinsel ilişkiden kaçınıyor.

    Bu vakaların her birine bakıldığında cinsel sorunların neler olduğu ilk bakışta fark edilse de, anlatılan bu vakaların paylaştığı temel şey cinsel sorunların psikolojik, ilişkisel ve fiziksel boyutlara sahip olmasıdır. Bu sorunlar ilişkideki iki taraf için de büyük sıkıntılara neden olmakta ve çiftlerin hem kendi algıları hem de gelecek algıları değişmeye başlamaktadır. Böyle bir çıkmaza ulaştığınızda çiftler arasında çatışma gerçekleşebilir. Bu çatışmalar için çözüm girişimleri başarısız olursa en iyi strateji bir uzman yardımı almaktır.

    Cinsel Sorunlarla Başa Çıkabilme Konusunda Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar

    Yukarıda sayılan örneklere bakıldığında cinsel ilişkiyi etkileyebilecek psikolojik, fiziksel ve ilişkisel faktörlerin olduğuna dikkat çekebiliriz. Fiziksel faktörler anatomik yapı, kan akışı, hastalık, ilaç kullanımı gibi problemlerden kaynaklanabilir. Cinsel öykü ve cinsel tutum gibi psikolojik faktörler de cinsel tutumu etkilemektedir. Anksiyete, depresyon, korku, endişe, suçluluk, utanç gibi cinsel davranışlarla ilişkilendirilen duygular, cinsel ilişkiden alınan zevkin veya performansın düşmesine neden olabilmektedir. Cinsel terapi ile sorunun odak noktası ve temeldeki niteliği belirlenecek, sorunlarınızı keşfetmenizi ve bunlara çözüm bulunması sağlanacaktır.

    Cinsel terapi nedir?

    Cinsel Terapi bireylerin veya çiftlerin, performans kaygısı veya bununla ilişkili sorunları çözmeleri konusunda yardımcı olmayı amaçlayan bir danışmanlık şeklidir.  Cinsel doyum, kişinin günlük hayatındaki fiziksel ve psikolojik doyumun önemli bir parçasıdır.  Öncelikli olarak cinsellik üzerine konuşmak ve daha ötesinde cinsel terapi almak her insan için göründüğü kadar kolay değildir. Çoğu insan yakınlarında bulunan kişilerle bile cinselliği konuşmakta zorlanırken, bunu bir yabancıya yani terapiste anlatmak kişiye garip gelebilmektedir. Ayrıca cinsel problemleri konuşmak konusundaki utanç, kişiyi cinsel terapi almaktan alıkoyuyorsa şunu bilmek önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; kadınların % 43’ü ve erkeklerin % 31’i cinsel işlev bozuklukları konusunda çeşitli sorunlarını uzman kişilere bildirmektedir.  Ancak terapistin bu konuda uzman olduğu ve danışanını rahatlatmanın onun görevi olduğu unutulmamalıdır.

    Bu noktada cinsel terapinin, danışanlar ve danışmanlar arasında herhangi bir fiziksel temas olmadan çeşitli sözel tekniklerle gerçekleştiğini bilmek önem taşımaktadır. Ancak cinsel terapist uygulamalı olarak çeşitli ödevler verebilir ve bunu danışanların ev ortamında (mahremiyet ve güven altında) gerçekleştirmelerini ister. Terapistin verdiği ev ödevi aşağıdaki unsurları içerebilir:

    • Deneyimleme: Cinsel Terapist, cinsel hayatlarının rutin olduğunu düşünen çiftler için rutinin dışına çıkmak, arzuları arttırmak için rol yapmak, seks oyuncakları kullanmak gibi farklı aktiviteler verilebilir. Cinsel ilişki rutinini değiştirmek bu noktada temel amacı oluşturmaktadır.
    • Odakları Belirleme: Çiftlerin bu tekniği uygulayarak samimiyetin ve birbirlerine olan güven duyguların gelişimi amaçlanmaktadır. Çiftler ufak dokunuşlar ile başlayan, genital dokunmayla devam eden ve cinsel ilişki ile sonuçlanan üç aşamada ilerlemektedirler.
    • Eğitim: Kişiler cinsel ilişki konusunda farklı inançlara sahip olmuş olabilirler ve cinsel ilişki sırasında insanın anotomisi hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmayabilirler. Terapist bu noktada danışanlarının farkındalık kazanması için çeşitli yollar geliştirirler.
    • İletişim Stratejileri:  Kişinin cinsel ilişkide ne istediği konusunda gerçekçi bilgilere sahip olması ve bunu eşlerine nasıl aktaracakları konusunda bilgi sahibi olmaları önemlidir.

    Cinsel terapide tedavinin başarısı, terapist ve danışanların sürece bağlılığı ve güven ilişkisiyle bağlantılıdır. Kişiler, bireysel ya da çift olarak çaba gösterme konusunda elinden geleni yaparsa, tedavinin de başarı oranı artmaktadır. Sonuç olarak cinsel terapideki temel amaç, insanların tatmin edici bir ilişki yaşaması ve cinsel doyum için fiziksel ve duygusal olarak zorlukları aşmalarına yardımcı olmaktır.

    Cinsel terapist kimdir?

    Geleneksel terapi yöntemlerine bağlı olarak evlilik terapistlerinin aksine cinsel terapistler, cinsellikle ilgili terapi eğitimi almış uzman kişilerdir. Cinsel terapistler, çiftlerin ilişki durumlarını inceleyebilir veya kişinin cinsel problemleri üzerine yoğunlaşabilirler.

    Cinsel terapi neden vardır?

    Birçok kişi hayatının belli bir noktasında cinsellik ile ilgili çeşitli problemler yaşamaktadırlar. Bazı insanlar bu problemleri kendileri halletmeye çalışabilirler. Kişi bu noktada başarılı da olabilir başarısız da olabilir. Kişi için cinsel problemler günlük hayatını olumsuz anlamda etkileyecek düzeydeyse bir uzmandan yardım alması gerekmektedir. Cinsel terapi de tıpkı diğer psikoterapi yöntemlerine benzemektedir. Bu konuda duygularınızı, endişelerinizi ve duygularınızı konuşarak terapistinize aktarırsınız.  Terapistiniz eğer durumun çeşitli psikolojik faktörlerin dışında, fiziksel bir faktörden meydana geldiğini düşünüyorsa sizi mutlaka bir tıp doktoruna yönlendirecektir. Bundan sonraki süreçte de terapistiniz ve doktorunuzla cinsel soruna neden olabilecek fizyolojik ve psikolojik etkileri aynı anda çalışmış olursunuz.

    Cinsel terapist aşağıdakilere benzer sorunlar için insanlara yardım edebilir:

    Erkekler:

    Cinsel istekte düşüklük

    Ereksiyon olmada güçlük

    Erken boşalma ya da gereğinden fazla geç boşalma sorunları

    Kadınlarda:

    Orgazm olmada zorluk

    Seks sırasında yaşanan yoğun ağrılar ve vajinusmus

    Cinsel terapiye ihtiyacım var mı?

    Başka bir psikoterapötik yaklaşımın aksine cinsel terapi almanın gerekip gerekmediğini bilmenin yolu, sorunun ana kaynağını bulmaktan geçmektedir. Bu noktada sorunun temel kaynağını analiz etmelisiniz.

    Eğer yaşam kaliteniz ve duygusal sağlığınız, “cinsel işlev bozukluğunuzdan” kaynaklı olarak etkileniyorsa, bir cinsel terapiste gitmeniz gerekebilir. Partnerinizle cinsel konularda iletişim kurmakta zorlanıyorsanız ve cinsel doyumunuz da bu durumdan etkileniyorsa yine cinsel terapi desteği almanız gerekebilir.

    Aşağıdaki sorunların sizde yer aldığınızı düşünüyorsanız cinsel terapi desteği alabilirsiniz:

    • Cinsel istek veya cinsel uyarılma ile ilgili endişeler
    • Cinsel ilgi ya da cinsel yönelim hakkındaki eleştiriler
    • Dürtüsel cinsel davranışlar
    • Ereksiyon bozukluğu
    • Erkeklerde erken boşalma ya da geç boşalma
    • Cinsel uyarılma ile ilgili zorluk
    • Orgazma ulaşmada zorluk
    • Ağrılı ilişki
    • Vajinismus
    • Geçmiş cinsel deneyimler ya da travmalar

    Birçok insan, cinsel terapi alan kişilerin büyük cinsel problemleri olduğunu düşünebilir. Ancak durum böyle değildir. Cinsel terapistler etkileşim konusunda da kişilere yardımcı olabilirler. Bu nedenle profesyonel bir yardım almadan önce büyük bir cinsel sorununuzun olmasını beklememek gerekmektedir. Böylece sorun büyümeden önce, cinsel sorununuzun başlangıçta çözüme ulaşması kişi için önem oluşturmaktadır.

    Cinsel terapi ne kadar sürer?

    Üç farklı problem seviyesine göre farklı tedavi süreleri gerçekleşmektedir.

    1. Örneğin genç bir kadının nasıl orgazm olacağını bilmemesi nedeniyle ilk seansa geldiğini düşünelim. Bu örnekteki genç kadın ile seans sayısı daha az sayıda gerçekleşecektir. Başka birine soramayacağınız sorunları ifade etmek(cinsel mitler, kişisel soru işaretleri vb.) gibi nedenlerle gelen kişiler için seans sayıları görece daha az olmaktadır.
    2. İlişki problemlerine dair cinsel sorunlarda tedavi süresi biraz daha uzamaktadır. Bu noktada cinsel danışmanlığın yanı sıra evlilik danışmanlığı süreci de gerçekleşmektedir.
    3. Travma, çocukluk ihmali, çocuklukta yaşanan istismar öyküleri gibi geçmiş yaşantıların neden olduğu cinsel sorunlarda süreç uzamaktadır. Bu noktada cinsel problemlere neden olan travma öyküleri de çalışılmaktadır.

    Bu noktada sorunun belirlenmesi yine önem taşımaktadır. Çiftler bu özel sorunlarını tek başlarına çözemediğinde bir uzman yardımı alabilirler. Yapılan bazı araştırmalar, sorunlarını kolayca çözebilecek çiftlerin bir uzman yardımı almadan önce 6 yıl kadar beklediklerini göstermiştir. Bu nedenle sorunun belirlenmesi ve cinsel terapinin alınması, uzun süreler var olan cinsel sorunu yaşamamak için önem teşkil etmektedir.

    İlk terapi seansına gelmeden önce neler yapabilirsiniz?

    • Sorunun ne zaman başladığı, ne kadar sürdüğü gibi probleminize dair ayrıntılı detaylar hakkında hazırlıklı olmak
    • Tıbbi bir sorununuz olup olmadığı hakkında bilgi
    • Stres ya da son yaşam değişikliklerine bağlı olarak anksiyete(kaygı) durumunuz
    • Aldığınız ilaçlar hakkında bilgi sahibi olmak

    Cinsel sorunlar karmaşık olabilir ve terapistiniz tüm faktörler hakkında net bilgiler edinmek isteyebilir. Terapistiniz durumunuzu analiz ettikten sonra, sorununuzu ve endişelerinizi çözmek için çeşitli yolları sizinle süreç içerisinde tartışacaktır.

    Cinsel ilişkinizin mahrem ve özel detaylarını ortaya çıkarmak için kendinizi rahat hissettiğiniz, gizli ve özel bir ortamda daima profesyonel bir yaklaşım beklemelisiniz. Daha sonraki süreçte terapistiniz size bir tedavi planı belirleyecektir. Bu noktada terapistinizle kurduğunuz ilişkinin süreç adına önemli olduğu unutulmamalıdır.

    Süreç içerisinde partnerinizle yapabilecekleriniz

    • Ön sevişme ve cinsel ilişki sırasında neler hissettiğinize odaklanmak (dikkat teknikleri)
    • Çeşitli kaynaklardan cinsel sağlık ile ilgili bilgi edinmek ya da video izlemek
    • Cinsel mitlerin neler olduğunu anlamak ve bu mitlerin yerine daha işlevsel düşüncelerin gelmesini sağlamak

    Cinsel terapi için merak edilenler

    Cinsel terapi partnerimle olan ilişkimi nasıl etkiler

    Cinsel terapinin temel amacı, kişinin daha sağlıklı ve daha mutlu bir cinsel hayat yaşamasıdır. Pek çok kişi cinsellik ile ilgili sorunlarını rahatça ifade edememektedir. Kişi bunu bir “cinsel terapist” ile çalışmaya başladığında, sahip olmak istediği cinsel hayatı tanımlamak ve ulaşabilmek için fırsat bulur. Cinsel terapi ile kişi vücudu ile olan ilişkisini güçlendirir ve partneriyle olan cinsel yaşantısında, cinsel doyumu yakalamış olur. Çiftler arasındaki ilişkinin önemli bir parçası olan cinsellik ile ilgili soru işaretlerin kaldırılması da ilişkiyi olumlu anlamda etkilemiş olacaktır.

    Cinsel terapi profesyonel bir terapi yöntemi midir?

    Daha önce cinsel terapiyi hiç duymadıysanız, terapide neler yapıldığı konusunda merak etmiş olabilirsiniz. Öncelikle cinsel terapistler tam anlamıyla profesyoneldir ve bir cinsel terapist asla sizinle fiziksel bir temas kurmayacaktır. Cinsel terapi klasik psikoterapiden çeşitli yöntemler dışında pek de farklı değildir. Odada cinsellik asla gerçekleşmez. Cinsel terapi sırasında karşılıklı olarak terapistinizle oturur ve konuşursunuz.

    Cinsellik konusundaki fikirlerim değişecek mi?

    Özellikle toplum içerisinde cinsellik konusu tabu olarak algılanır ve bu nedenle çok fazla söz edilmez. Kişi cinsellik hakkındaki fikirlerini medyadan ve pornografiden öğrendiğinde, gerçek dışı beklentilere sahip olabilir ve kişinin kafasında belirli kalıp yargılar yerleşebilir. Kişinin hem kendisi hem de cinsel ilişki için yanlış fikirlerinin ve beklentilerinin olması cinsel yaşamlarında çeşitli sorunlar yaşamasına neden olabilmektedir. Bu nedenle değişimin olması için ilk adım da doğru ve gerçekçi beklentilerin olmasıdır. Bir cinsel terapistin öncelikli olarak temel amacı doğru bilinen yanlışları düzelterek, danışana eğitim vermesidir. Böylece kişide gerçekçi ve doğru bilgiler oluşmuş olacaktır. Örneğin vajinal akıntının anormal olduğunu düşünen bir kadının kendisini kaygılı hissetmesi normaldir. Psikoeğitim yolu ile cinsel terapistin danışana doğru bilgiler aktarması bu kaygının azalmasını sağlayacaktır. Sonuç olarak cinsel terapi cinsel hayatınızda yapmak istediğiniz değişiklikleri gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğunuz gerçeklere sahip olmanızı sağlar.

    Cinsel terapide ev ödevleri nasıl olur?

    Birçok cinsel terapist, danışanlarına kendi evlerinde uygulamaları için özel egzersizler ve ev ödevleri verir(seans sırasında cinsel temas olmadığını unutmayın.) Bu noktada danışanın sorunu ve ihtiyaçlarına göre farklı mastürbasyon teknikleri, nasıl orgazm olabileceği, yatak odasındaki deneyimi arttırabilmek için çeşitli teknikler verilir.

    Kişiye evde yapması için verilen egzersizlerin nedeni aslında cinselliğin biraz da pratik gerektiren bir beceri olduğudur. Bunu tıpkı hiç deneme yapmadan bisiklet sürmeye çalışan birisi olarak hayal edebiliriz. Kişi bisiklete binme konusunda pratik yapmazsa asla bisiklet kurmayı öğrenemez. Bu noktada kişinin bisiklete binmek için pratik yapması ve denemesi gerekmektedir. Cinsel terapide verilen egzersizlerin ve ev ödevlerinin amacı temel olarak budur.

    Cinsel sorunlarımı anlatırken çok mu utanırım?

    Öncelikle şunu kabul etmeliyiz ki cinsellik hakkında kişisel bilgilerini konuşmak çoğu insan için hiç de kolay değildir. Öncelikle karşınızda uzman bir cinsel terapist olduğunu unutmamaya çalışın. Alanında yetkin bir cinsel terapist, konuşmaları yavaş ve dikkatli bir şekilde nasıl yönlendireceğini bilir. Bu yüzden danışanın üstüne gitmez ve ondan laf almaya çalışmaz. Bu noktada süreç karşılıklı olarak ilerleyen ve alanında yetkin cinsel terapistin yönlendirmeleriyle gerçekleşen bir süreç olduğu unutulmamalıdır.

    Bir cinsel terapisti nasıl bulacağım?

    Cinsel terapi diğer psikoterapi yöntemlerine göre görece daha yeni bir alandır. Bu nedenle cinsel terapistlerin sayısı o kadar da çok değildir. Ancak bir cinsel terapist seçeceğiniz zaman seçici olmanız önem taşımaktadır. Bu noktada danışmanlık alacağınız terapistin cinsel terapi konusunda yetkin olması gerekmektedir. Terapistinizi seçerken alanındaki yetkinliğine göre seçim yapmanız sürecinizin daha sağlıklı geçmesini sağlayacaktır.

    Cinsel terapi kimler için uygulanır?

    Cinsel terapi hakkındaki doğru bilinen en büyük yanlış da sadece büyük bir sorununuz olduğunda gitmeniz gerektiğidir. Tabi ki, cinsel terapi cinsel problemlerinizi çözmenize yardımcı olabilir. Ancak seks hayatınızı iyiden daha iyiye de götürmeye yardımcı olmaktadır. Cinsel terapiye, cinsel hayatından memnun olan ancak işlerin daha da iyi gitmesi için gelen birçok kişi olabilmektedir. Bunun dışında evlilik öncesinde, herhangi bir cinsel sorunu çözmek ya da önleyici bir önlem almak için de cinsel terapi alabileceğinizi unutmayın.  Sonuç olarak cinsel terapi hayatınızın ve ilişkinizin herhangi bir anında yararlı olabileceği unutulmamalıdır.

    Cinsel terapiye partnerimle beraber mi gitmeliyim?

    Cinsel terapiye tek başınıza gitmenizde herhangi bir sorun yoktur. Ancak bazen cinsel sorunlar ilişki bağlamında ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle terapiye partnerinizle beraber gitmeniz daha hızlı bir şekilde yol almanızı sağlayabilir.

    Siz de, cinsel terapi ve cinsel terapist odaklı düşüncelerinizi yazının yorum kısmından bizimle paylaşabilirsiniz.

    Referanslar

    1International Society for Sexual Medicine (t, y). What happens during sex therapy. www.issm.info

    2Marin, V. (Eylül, 2015) What’s Sex Therapy Really Like? 7 Things To Know Before You Book An Appointment. www.bustle.com

    3Marin, V. (Kasım, 2015) o We Need Sex Therapy? 11 Signs Your Relationship Could Benefit. www.bustle.com

    4Mayo Clinic (Ağustos, 2017). Sex Therapy. www.mayoclinic.org

    5NHS (Aralık, 2016). What does a sex therapist do? www.nhs.uk

    6Pollets, D. (Eylül, 2008). Seeking Sex Therapy: A Primer. www.psychologytoday.com

    7Watson, JL. (Kasım, 2012). Should We See a Sex Therapist? www.psychologytoday.com

  • Çift Terapisi Nedir?

    Çift terapisi, son zamanlarda sıklıkla gündeme gelen ve ihtiyaç duyulan bir psikoterapi yaklaşımlarından biri oldu. Bunda zamanın ruhu, psikoterapi uygulamalarının gelişmesi gibi faktörlerin etkili olduğunu düşünüyorum.

    Peki nedir bu çift terapisi?  Duygusal birliktelik yaşayan çiftlerin ilişkilerindeki doyumu ve mutluluğu arttırmak amacıyla başvurdukları bir psikoterapi yöntemidir.

    Çift terapisi, birbirleriyle problem, tartışma yaşayan iki insanın iletişim kurma biçimlerini iyileştirmek adına düzenlenmiş bir psikoterapidir.

    Çoğunlukla evli çiftlerin talep ettiği bir terapi şekli olsa da, çift terapisine flört eden, nişanlı olan ya da sevgili olan bireyler de gelebilir.

    Çift terapisinin temel amacı, söz konusu çiftin ilişkisini daha işlevsel hale getirmektir. Dolayısıyla, çift terapisinde temel gündem ilişkidir. İlişkide problem olarak görülen durumlar ele alınır ve bireylerin çözüme ulaşmaları konusunda çalışılır.

    Çift terapisini bireysel terapiden ayıran en temel özellik, bireysel terapinin bireye, çift terapisinin ise, çiftin ilişkisine odaklanmasıdır. Çiftler ilişkiyi birlikte oluştururlar ve şayet bir problem varsa bu iki kişiyi de ilgilendirir. Bu nedenle ortak bir çalışma yapmak önemlidir.

    Çift terapisti, ilişkideki sorunu ele almak için her iki tarafla da çalışır. Bazı çift terapistleri, zaman zaman, taraflardan sadece biri ile de görüşebilir.

    Son zamanlarda yapılan çalışmalar ne yazık ki boşanma oranlarının günden güne arttığını göstermektedir. Özellikle evlilik dönemindeki ilk yedi sene içerisinde boşanmaların daha fazla öne çıktığı görülmektedir. Günlük hayatın içinde, birliktelik yaşayan insanların pek çok sorun yaşaması ile birlikte ruh sağlığı alanındaki uzmanlar bu alanla ilgilenmeye ve çalışmalar yapmaya başlamışlardır.

    İlişki içerisinde sürekli olarak problem yaşamak her iki taraf için de sıkıntılı olacak ve ruhsal bozulmalara sebep olacaktır. Bu nedenle ilişkideki çözümsüzlükleri, yanlış inançları ve karşılıklı beklenti durumlarını konuşmak gerekir.

    Çift terapisinin temel prensibi çiftlerin birlikte belirlediği hedeflere ulaşmak için birlikte çözüm yolları aramaktır.  Terapi denince akla ilk olarak çoğu zaman evlilikteki sorunları kurtarmak, boşanma kararından vazgeçmek gelse de aslında evlilik öncesi, nişanlılık dönemi ya da flört döneminde dahi terapi desteği almak ilişkinin huzuru için büyük önem taşır. Birey olarak dahi hayat içerisinde birçok problemler ile karşılaşırken çift olduğumuzda da bu durum böyledir. İki insanın birbirinden farklı hayat görüşleri, yaşam tarzları, beklentileri zaman zaman çatışmalara yol açabilmektedir.

    İlişkilerde en önemli husus bir denge yakalamaktır. Her ilişkinin bambaşka dinamikleri olmakla birlikte konu şayet ilişki ise tek bir “doğru” yoktur. Bu nedenle kalıp yargılar ve beklentiler ile ilişkide mutluluğu yakalamak her zaman mümkün olmayabilir. Özellikle de evlilik öncesi dönemde terapi desteği almak evlilik sürecine kendini hazırlamak için önem taşır.

    Çift Terapisi Nasıl Ortaya Çıktı?

    Bir uzmanlık alanı olarak çift terapisinin geçmişi diğer alanlara nazaran daha az bilinmektedir. Bunun temel nedeni ise böyle bir alana ihtiyaç duyulmamasıdır. Çiftler, aralarındaki problemleri aşmak için bir psikolog, psikiyatr ya da aile danışmanından destek almak yerine din görevlileri ya da avukatlardan destek alma eğiliminde idiler.

    Evlilik, çift danışmanlığı alanında hizmet veren kurumlar 1930’larda Amerika’da kurulmaya başladı. Paul Popanoe tarafından Amerikan Aile İlişkileri Enstitüsü açıldı.  İkinci bir merkez olarak Abraham ve Hannah Stone da New York ‘da benzer bir klinik açtılar. 1942’den itibaren bu alanda çalışmalar yapan kişiler yıllık olarak bir araya gelmeye başladılar. 1945’te fikir alışverişinde bulunmak, mesleki bir standart oluşturmak ve daha kapsamlı araştırmalar yapmak için Amerikan Evlilik Danışmanları Birliği’ni kurdular. Daha sonraki aşamada ise meslek, bilgi verme yönelimli bir gruptan etik kuralları ve çeşitli eğitim merkezleri olan organize bir meslek haline geldi.

    Çift Terapisi Ne Zaman Gerekir?

    Çift terapisi son zamanlarda daha sıklıkla gündeme gelen bir çalışma alanı olmasına rağmen etki ve ilgi alanı büyüktür. Terapide temel amaç bireylere kendini ve partnerini anlamayı öğretmek ve durumlar karşısında etkili iletişim yolları kullanarak ortak bir dil geliştirebilmektir. İletişim kurmayı öğrenmek sorunların çözümü için atılacak ilk ve en büyük adımdır. Hiç tartışma yaşamayan, kavga etmeyen, sorun yaşamayan çiftler için sağlıklı bir ilişki diyemeyiz. Farklı fikirleri paylaşmayı, gerektiğinde tartışabilmeyi de çiftlerin öğrenmesi gerekir.

    Çiftlerin anlaşmak için olumlu hisler ve niyetler taşıması, gelişime açık olmaları söz konusu olduğunda problemlerin çözümü daha hızlı ve kolay olacaktır. Kimi durumlarda ilişkiyi bitirmek de bir seçenek olabilir. Şayet çiftler birbirleri ile iletişim kurmakta zorluk çekiyor, aradaki sevgi bağı sona ermiş ve birbirleri ile mutlu olamayacaklarını düşünüyorsa ilişkiyi sona erdirmekte bir seçenek olabilir. Böyle bir durumda terapi; çiftlerin en az hasarla ve sağlıklı bir şekilde ilişkinin sonlandırılmasına yardımcı olur.

    Birliktelik yaşadığımız, evlilik bağı kurduğumuz insanlarla zaman zaman bazı problemler yaşamamız olasıdır. Hayatın içinde her nasıl bazı durumlar ile başa çıkamayacak hale geliyorsak, ilişki içerisinde de bunu yaşamak mümkün. Partnerler eğer aralarındaki problemi çözme konusunda faydasız kalıyorsa bir uzmana danışmak da fayda var demektir. Tartışmaların şiddetinin artması, huzurun kaçması, partnerlerinin birbirleri ile iletişimlerinin gittikçe bozulması hatta kopması, durumu çözümsüz hale getirmek yerine sorunla yüzleşmek daha etkili bir adım olacaktır. Bunun yanı sıra çift terapisine başvurmak için illaki bir ilişkinin sonuna gelmek, büyük problemler yaşamak gerekmemektedir. Tam aksine sorunlar ortaya çıkmadan önce bir uzmandan bilgi almak ilişkinin sağlığı ve devamlılığı için etkili olacaktır.

     İnsan canlısı zamanla öğrenen, her daim öğrenmeye ve kendini geliştirmeye ihtiyaç duyan bir varlıktır. Söz konusu ilişki olduğunda da öğreneceği pek çok yeni şey vardır. Bu nedenle çift terapisine önyargı ile yaklaşmamak gerekir. Günlük hayatın akışında, rutininde zaman zaman partnerimiz ile gerçek bir paylaşımda bulunmaya vakit ayıramıyoruz. Karşımızdaki insanı gerçekten dinlemeye ve anlamaya fırsat bulamıyoruz. Meşguliyetlerden kafamızı kaldırıp, kendimizi hayatın içinden sıyırıp içten bir şekilde birbirimize bir “Nasılsın?” bile demiyoruz çoğu zaman. Etkin dinlemekten uzaklaştıkça aradaki uçurum açılmaya başlıyor araya duvarlar örülüyor. Bunun önüne geçmek için aradaki iletişimi koparmamak gerekiyor.

    Sürekli kavgalar yaşanıyor ve bu bir kısır döngü haline geldiyse, çıkar bir yolun kalmadığını hissediyorsanız, ilişkinin geleceğini göremiyorsanız ve kendinizi ilişki içerisinde değersiz hissetmeye başladıysanız bir uzmandan yardım almak faydalı olacaktır.

    Çift Terapisi Ne Kadar Sürer?

    Çift terapisinde, farklı psikoterapi ekollerinin çalışma yöntemlerine göre seans sayısı değişir. Örnek vermek gerekirse uzman, kısa süreli çözüm odaklı terapi yöntemi ile ilerliyorsa 5 ile 10 seans arasında görüşme yapmak daha etkili olacaktır. Farklı psikoterapi ekollerine göre yol haritası farklılaşacaktır. Bu konuda çift terapistiniz ile görüşme yapabilir, bilgi alabilirsiniz. Çiftler ile 7 ila 10 gün de bir görüşme yapmak, beklentileri anlamak amacıyla faydalı olacaktır. Terapiyi sonlandırma seansı ise ilk seansta oluşturulan amaç ve hedeflere ulaşılmışsa ve ilişki içerisindeki işlevsellik yerli yerine oturmuşsa danışanların ve uzmanın ortak kararı ile sonlandırma yapılır.

    Çift terapisi, durum ve koşullara göre değişkenlik göstermekle birlikte sıklıkla ihtiyaç duyulan bir alandır.

    En Sık Başvurulan Konular Nelerdir?

    İlişkide yaşanan problemler kimi zaman partnerlerin bireysel problemlerinden kaynaklı olabilir. Böyle bir durum yaşamak; ilişki içerisindeki huzuru ve güven ortamını etkileyecektir. Çift terapisi bu problemi çözmede etkili bir yol olacaktır.

    Bir diğer sıklıkla karşılaşılan problem ise cinsel problemlerdir. Cinsellik, duygusal birlikteliklerin önemli bir temel taşı olduğundan bu alanda yaşanacak problem tüm ilişkiyi etkileyecektir. Yapılan araştırmalar sonucunda cinsellikle ilgili sorunların evlilik/ilişki sorunlarıyla paralellik gösterdiği görülmüştür. Cinsellik, iki insan arasındaki duygusal bağın bedenler yoluyla birbirine aktarımıdır. Partnerlerin birbirleri ile uyumlu olmaları, iletişimlerinin iyi olması ilişkinin huzurunu etkiler. Şayet böyle bir problem varsa çift terapisine ek olarak cinsel terapi de eşlik edebilir.

    Cinsellik ile ilgili sorunlarda öncelikle fizyolojik nedenler bir uzman tarafından araştırılmalıdır. Somut bir sonuç görülmediği taktirde bir cinsel terapist ile görüşmek gereklidir.

    Çift terapisinde kullanılan birçok yöntem vardır. Çift, ilişkileri üzerinde çalışmak ve çaba gösterme konusunda hevesli ise ilişkideki problemleri aşmak daha kolay olacaktır. İlişkinin başında her ne kadar herşey mükemmel gibi gözükse de zamanla bu durum değişebilir. Bireylerin fikirleri, hayat görüşleri ve hayattan beklentileri değişebilir. Bu ve bunun benzeri durumlar da ilişkinin dinamiğini etkileyecektir. Partnerler, yeniliklere karşı açık ve esnek olmalıdır.

    Çiftlerin sıklıkla gündeme getirdiği konulardan biri de ilişkide yaşanan güven problemleridir. Bir ilişkinin temel taşlarından biri olan güven konusu partnerler arasında sıklıkla soruna neden olabilir. Güven duygusu eksikliği nedeniyle tartışma yaşanabilir. Güven problemi birden fazla şekilde görülebilir.

    Bireylerin birbirlerine karşı olan güven problemleri ilişkinin huzurunu kaçıracak ve tartışmaların ana maddesi haline gelecektir. Bu nedenle güvensizliğin altında yatan temeller araştırılmalı ve çiftlerin birbirlerine güvenmeleri konusunda teşvik edilmeleri gereklidir.

    Diğer ülkelere nazaran daha kolektif bir yapı ve kültüre sahip olduğumuz için çiftlerin bir diğer sorun, birincil ailelerle yaşanan ilişkilerdir.

    Ailelerin, ilişkiye müdahale etmesi ve kendi doğrularını benimsetmeye çalışması çiftler arası çatışmaya neden olur. Aileler, çocukları kaç yaşına gelirse gelsin onları birer yetişkin olarak görmek yerine her zaman küçük bir çocuk muamelesi yapmaya devam eder ve ilişkide kendilerini söz sahibi olarak görürler.

    İlişkiye dışarıdan yapılan her türlü müdahale yıpratıcı ve yıkıcı olacaktır. Bu nedenle çiftlerin ailelerine artık birer yetişkin olduklarını belirtmeleri ve kendi doğruları ile hareket edeceklerini ifade etmeleri gerekir. Aksi halde partnerlerden biri taraf olmaya zorlanacaktır. Özellikle de evli çiftlerin çoğunlukla bu sorun nedeniyle çatışma yaşamaları olasıdır. Bu tarz bir sorun ile başvuran çiftlere terapi esnasında ilişkideki “sınırlar” üzerine yoğunlaşılması gerekildiği konusunda bilgilendirme yapılır.

    Yapılan bilimsel analizler sonucu boşanma oranının özellikle ebeveyn olma noktasında arttığı gözlenmiştir. Bunun temel nedeni ise bireylerin henüz ebeveyn olmaya kendilerini hazır hissetmemeleri ve ani bir kararla bu yola girmeleridir. Farklı beklentiler içerisinde olabilir ve bunun sonucunda da artan sorumluluklar karşısında kendilerini yıpranmış hissedebilirler. Bu da ilişkiye yansır. Bunun yanı sıra anne ve baba olduktan sonra rol karmaşasının yaşanması da bir diğer çatışma nedeni olarak karşımıza çıkar.

    Çocuğun dünyaya gelmesi ile birlikte bireyler eş olduklarını unutup yalnızca anne ve baba rollerine odaklanırlar. Birbirlerini ihmal etmeye başlamaları, ortak bir paylaşımda bulunmamaları, anne ve baba rollerinin dışında aslında eş, sevgili, karı-koca olduklarını göz ardı etmeleri ilişkinin dengelerini bozar. Daha az paylaşımda bulunmak ve iletişimsizlik aradaki bağın çözülmesine sebebiyet verebilir. Bu durumu aşmak için çift terapistinden bilgi alabilir ve terapistin ve danışanların ortak kararı ile küçük ödevler, alıştırmalar ile partnerlerin birbirlerine zaman ayırmaları sağlanabilir.

    Sorunların ortaya çıkışanına dikkat edildiğinde genellikle şu nokta dikkat çeker. İlişkinin en başında göz önünde olmayan, problem olarak görülmeyen, göz ardı edilen sorunlar zamanla su yüzüne çıkmaya başlar. Çiftlerin, sorumlulukları paylaşması aile büyüklerinin ilişkiye dahil edilmesi, arkadaşlarla olan ilişkilerin düzenlenmesi, uyum sağlamak önemlidir.

    Birliktelik yaşarken sık sık yapılan bir diğer hata ise problemler karşısında sorunun kaynağını dış etkenlerde aramaktır.  Bireyler kendi hislerinden, hatalarından bahsetmek yerine sorunu karşı tarafta aramaya ya da yıkmaya çalışır. Bu da sorunların aşılamaz hale gelmesine neden olur. Çift terapisinde bireyler kendi düşünce ve davranışları hakkında dürüstçe fikirlerini paylaşma fırsatı bulurlar.

    Huzurlu bir ilişki yaşamak için en önemli koşul “doğru” insanı bulmak değil, kendini “doğru” tanımaktan geçer. Kendini gerçekten tanıyan, zayıf ve güçlü yönlerini bilen kısaca iç görü sahibi bireyler; karşısındaki insanla mutlu olup olmayacağını anlamakta çok daha iyidirler. Daha gerçekçi beklentiler içerisine girerler. Ne yazık ki ilişkilerde en sık sorun yaratan durumların başında gerçekçi olmayan beklentiler gelir. Birey, karşısındakine çok fazla anlam yüklemeye başlar. Çoğu insan ilişkiye büyük beklentiler ile başlar. Zamanla bu beklentilerin karşılanmadığını gördüklerinde ise büyük hayal kırıklığı yaşar ve nasıl başa çıkacaklarını bilemezler.

    Bir diğer sıklıkla rastlanan hemen hemen hepimizin şahit olduğu belki de bizzat yaşadığı durumlardan biri ise partnerimizin olumsuz özelliklerini görmezden gelerek zamanla değişmesini, değiştirmeyi beklemektedir. Bireyler, zamanla değişir düşüncesi ile hareket ederek farklı beklentiler içerisine girerler ancak bu durum her zaman olumlu sonuçlar yaratmayabilir. Bu nedenle ilişki içerisinde kendimize ve partnerimize karşı dürüst olmak önemlidir.

    Aileden, çevremizden gördüğümüz, gözlemlediğimiz ilişki yaşama stilleri bilinçdışı bir şekilde kendi ilişki stilimi yaşama stilimize dönüşebilir. İstemsiz bir şekilde öğrendiğimiz ve en önemlisi içselleştirdiğimiz davranışlar, kendi ilişki dinamiğimizi de oluşturur.

    Bir örnekle açıklamak gerekirse; aile hayatı içerisinde “baba” figürünün daha dominant (baskın) olduğu bir ailede yetişmiş kadın, kendi ilişkisinde de partnerinin daha baskın olmasını bekleyecek, bunu arayacaktır. Bunun tam tersi bir durum da yine ilişkilere yön verebilir. Örneğin aile hayatındaki ilişki stilini benimsemeyen, hoş karşılamayan bireyler kendi aile stilinin tam tersi yönünde bir ilişki arayışına ve bekleyişine de girebilir.

    Hayattaki seçimlerimizin çoğunu nasıl bilinçli yapıyorsak ilişki yaşama stilimiz, partner seçimimiz de tesadüfi şekilde ortaya çıkmaz. Her ne kadar farkında olmasa da birey, aslında birbirine çok benzeyen, çok fazla ortak noktası olan insanları seçme eğilimindedir. Bu durumu mantık yoluyla açıklamak birey için zor olsa da bilinçaltına yönelik yapılan bir seansta bazı cevaplara ulaşmak mümkündür.

    Çift terapisine katılan çoğu çiftin şikayetleri birbirine benzemekle birlikte çiftler, sık sık şu cümleleri kurarlar:

    • Beni anlamıyor.
    • Beni dinlemiyor.
    • Kendimi değersiz hissettiriyor.
    • İlişkinin başındaki insan değil.
    • Beni özel hissettirmiyor.
    • Benim için çaba göstermiyor.
    • Eski heyecanımız yok.
    • Mutlu değiliz.
    • Ayrılmak istemiyoruz ancak sorunları aşamıyoruz.

    Bu ve bunun gibi durumları açmak, çözüm üretmek adına çift terapisi gereklidir.

    Çift Terapisine Kimler Katılabilir?

    Çift terapisine katılmak için evli olma şartı yoktur. Sevgililik ya da flört döneminde olan, evlenmeye hazırlık yapan, nişanlı çiftler de bu psikoterapiden yararlanabilir. Evlilik kararı almaktan kaygı duyan, bu konuda problemler yaşayan bireyler çift terapisi yardımı ile kaygılarından arınma yolunda bir adım atabilirler. Özellikle evlilik öncesi bir çift terapisti ile görüşmek çok önemlidir.

    Evliliğin, hayat boyu sürecek bir bağlılık yemini olması hayatı tümüyle etkileyen yeni bir durum olması ve bunun yanı sıra ciddi bir sorumluluk taşıması bireyler için zaman zaman korkutucu olabilir. Evliliğe hazırlık aşamasında terapi yardımı ile akıldaki sorulardan ve yoğun bir şekilde hissedilen stres ve kaygı faktörlerinden uzaklaşmak mümkündür.

    Çift terapisinde bireylerin birlikte terapiye katılması önemlidir. Ancak eğer çiftlerden biri terapiye eşlik etmek istemiyorsa bireysel olarak da destek alınabilir. Partnerlerin birlikte katılım sağlaması çözüme giden yolu daha kısaltacaktır. Çift terapisinde bireysel terapiye nazaran terapiye her iki tarafında etkin bir şekilde katılım göstermesi gereklidir.

    Çift Terapisi Nerelerde Uygulanır?

    Çift terapisi, psikolojik danışmanlık merkezlerinde, aile danışmanlık merkezlerinde, hastanelerde ve kliniklerde uygulanır. Danışanlar, terapist seçerken; terapistin uzmanlaştığı alana dikkat etmeli, çift ve ilişki üzerinde yüksek lisans eğitimi almış ve bunun yanı sıra çeşitli eğitimlerle de kendini desteklemiş uzmanlardan yardım alabilirler. Seans süresi ise yaklaşık olarak 50 dakika ile 1 saat 10 dakika arasında değişiklik gösterir.

    Çift Terapisine Nasıl Karar Verilir?

    Terapi desteği almaya karar vermek çiftler için her zaman kolay olmamaktır. Ne yazık ki çoğu insan terapiye önyargı ile yaklaşmaktadır. Bunun en temel sebebi ise güven konusudur. Çiftler en mahrem sırlarını açıklamak, paylaşmak istememektedir. Bu kaygılarının altında ise güven ve mahremiyet konusu yer almaktadır. Psikoterapinin temel esası gizliliktir. Bu nedenle çiftlerin bu kaygıdan uzaklaşmaları faydalı olacaktır. Ruh sağlığı alanındaki uzmanlar etik dersleri gereğince gizlilik konusunda eğitilirler. Bu nedenle danışanların izni olmadığı sürece seans odasına konuşulan hiçbir şey dışarıya taşınmaz.

    Bir diğer kaygıları ise bir uzmanla görüşmek yerine eş dost akraba gibi nispeten daha tecrübeli olduklarını düşündükleri kişilerle problemleri paylaşmaları ve çözüm aramalarıdır. Ancak yakınlarımız, akrabalarımız ya da arkadaşlarımız çoğunlukla olaylara tek taraflı, objektif olmayan bakış açısı ile yaklaşacaktır. Bu da çözümün önündeki en büyük engellerden biridir.

    Çiftler arasındaki sorunlar ele alındığında çoğunlukla aslında temel problemin bireylerin tek yönlü düşünme şekilleri oldukları görülmektedir. Bu yanılgıya düşmemek adına bir uzmandan yardım almak faydalı olacaktır. Yakınlarımız, arkadaşlarımız çoğunlukla bizi destekleyici, haklı olduğumuz konusunda ısrarcı davranabilirler. Ne yazık ki bu bakış açısı problemlerin çözümü için yeterli olmayacaktır.

    Ülkemiz genelindeki psikolog, psikiyatrist gibi ruh sağlığı alanındaki uzmanlara karşı olan genel bir önyargı nedeniyle bireyler çekimser davranabilir. Buna sebep olan durumlardan biri ne yazık ki toplum baskısıdır.

    Toplumdaki, akıl sağlığını yitirmiş ya da yitirmeye yakın insanların ruh sağlığı alanında hizmet alacağı düşüncesi nedeniyle dışarıdan baskı görmekten ya da yargılanmaktan korkan çiftler, terapiye gitme fikrini erteleyebilir hatta vazgeçebilirler. İnsan ruh ve bedenden oluşan bir varlık olduğundan dolayı nasıl zaman zaman bedende bazı rahatsızlıklar hissedilirse bu aynı şekilde ruh sağlığı olarak da ortaya çıkabilir. Unutmayın ki ruh ve beden bir bütündür.

    Çiftlerin terapiden beklentileri de zaman zaman çözüme kavuşmada engel teşkil etmektedir. Yapılan gözlemler sonucunda çiftlerin terapi esnasında haklı olan kişiyi arama eğiliminde oldukları görülmüştür. Terapideki amaç haklı olan tarafın bulunması değil, bireylerin durumlar karşısındaki hislerinin ve düşüncelerinin en yalın hali ile ortaya koyulmasıdır. Unutmayın ki seans odası, bir mahkeme salonu değil, aynı şekilde psikolog/ çift terapisti de bir yargıç değildir. Temel amaç haklı olan tarafın bulunması değil, ortak bir paydada hisleri paylaşmaktır.

  • İlişki terapisi nedir?

    Bu yazıda, “İlişki terapisti kimdir, ne yapar?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım ama öncesinde “İlişki terapisi nedir?” üzerine durmam gerekiyor. Yazıyı, ilişki terapisti arayanlar için, kişisel bakış açımı paylaştığım bir rehber olarak düşünebilirsiniz.

    İlişki terapisi nedir?

    İlişki terapisi (relationship therapy), kişilerarası sorunları çözmelerine ve uyumsuz etkileşim kalıplarını değiştirmelerine yardımcı olarak, bireyler arasındaki ilişkileri iyileştirmeye odaklanan her türlü psikoterapi yöntemini ifade eder. Bu şekilde, ilişkinin taraflarının sağlıklı psikososyal gelişimi teşvik edilir.

    İlişki terapisi, çift terapisi  (couples therapy), evlilik terapisi (marital therapy) ve aile terapisini (family therapy) kapsayan şemsiye bir terim olarak düşünülebilir.

    İlişki terapisi terimi, ilk kez ABD’li sosyal hizmet uzmanı Jessie Taft (1882–1960) ve çocuk psikiyatristi Frederick H. Allen (1890–1964) tarafından tanımlanmıştır. (Kaynak: https://dictionary.apa.org/relationship-therapy)

    Çift terapisi: Evli olmayan, flört veya nişanlılık ilişkisi gibi ilişki yaşayan çiftlerin ilişkilerinin ele alındığı ilişki terapisi biçimidir. Çift terapisi ile evlilik terapisi arasında uygulama açısından büyük farklılıklar olmayabilir. Bakınız: Çift terapisi nedir?

    Evlilik terapisi: Evli olan çiftlerin yaşadıkları ilişki sorunlarının ele alındığı ilişki terapisi formudur. Çift terapisi ile aralarında uygulama açısından büyük farklılıklar olmayabilir.

    Aile terapisi: Aile üyeleri arasındaki ilişki sorunlarının ele alındığı ilişki terapisi formudur. Aile terapisinde terapiye en az üç -anne, baba ve bir çocuk- kişi katılır. Bu açıdan çift terapisi ve evlilik terapisinden faklı olduğu düşünülebilir.

    İlişki terapisinde bazı önemli noktalar

    • İlişki terapisinde odak, taraflar arasındaki ilişki olur, tarafların kişisel sorunları terapinin merkezinde yer almaz. İsterseniz bu noktayı biraz daha açayım: Söz gelimi, evlilik terapisine gelenlerden birinin -Ahmet diyelim- annesiyle çatışmalı bir geçmişi olsun. Evlilik terapisinde hedef, Ahmet’in annesiyle olan çatışmalı geçmişi olmaz; daha çok, Ahmet’in annesiyle çatışmalarının şu anki evlilik ilişkisini nasıl etkilemiş/şekillendirmiş olabileceği üzerinde durulur.
    • İlişki terapisinin kuramsal bir arka planı olur/olmalıdır. Bu kuramsal arka plan, ilişki terapistinin tutumunu şekillendirir; yani ilişki terapisti, tabiri caizse, kafasına göre takılamaz. Soracağı sorular, odaklanacağı konular, danışanlarıyla ilişki kurma biçimi vb. söz konusu kuramsal arka plandan etkilenir.
    • İlişki terapisi bir akıl verme, tavsiyede bulunma süreci değildir. İlişki sorunlarında akıl vermek işe yaramaz, demiyorum tabii ki. Demek istediğim, ilişki terapistinin işi akıl vermek değildir -nadir durumlar hariç.

    Pek çok danışan, ilişki terapisinde şöyle bir sürecin gerçekleşeceğini varsayar: Biz ilişki terapistine gideceğiz, ona sorunlarımızı anlatacağız, o da bize ne yapmamız gerektiğini söyleyecek, biz de onları yapacağız ve sorunlarımız çözülecek. Keşke böyle olsa! Bu, bir ilişki terapisti olarak benim de işime gelirdi çünkü akıl vermek görece kolay bir şeydir. İşin aslı, pek çok kişi, ilişkisinde ne yapması gerektiğini bilir ama onu yapmaz veya yapamaz.

    Sonuç olarak ilişki terapisi bir süreçtir, başlangıcı, devamı ve sonu olan bir çalışmadır.

    İlişki terapisine ne zaman gidilmelidir?

    İlişki terapisine bence iki durumda gidilebilir:

    1. İlişkide bir sorun varsa ve taraflardan en az biri bu sorunla ilgili çözüm arayışında ise,
    2. İlişkide, tarafların tanımlayabildiği, net sorunlar olmadığı halde, taraflardan en az biri ilişkiden daha fazla doyum elde etmek istiyorsa.

    Her iki durumda da, ilişkinin tüm tarafları terapi için gönüllü olmalıdır; gönüllü olmasa bile, partnerinin davetini kabul etmelidir. Şayet taraflardan biri ilişki terapisi için

    Terapi bir ilişkiyi kurtarır mı?

    İlişki terapisi ilaç değildir. Bir terapinin ilişkiyi kurtarabilmesi için bir önceki soruda dile getirilen şartların karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Bu durumda ilişki, her iki taraf için de daha doyum verici hale getirilebilir.

    İlişki terapisi ne kadar sürer?

    İlişki terapisi bir müfredat gibi yapılanmamıştır. Bu yüzden de, önceden bir terapi süresi belirlenemez. Bazı terapiler 3-5 seans sürebilirken bazıları aylar (veya yıllar) sürebilir.

    İlişki terapisinde süreyi, ilişkideki sorunlar, tarafların beklentileri gibi faktörler belirler.

    İlişki terapisine tek gidilir mi?

    İlişki terapisinin nihai hedefi, taraflar arasındaki ilişkinin kalitesini artırmaktır; yani, terapide odak ilişki üzerinedir. Bu yüzden, ilişki terapisine tarafların birlikte gitmesi gerekir. Başka bir ifadeyle, bir terapinin ilişki terapisi olabilmesi için, ilişkinin taraflarının terapide olması gerekir.

    İlişki sorunları için bireysel terapi de alınabilir tabii ama onun adı ilişki terapisi olmaz. Bu durumda kullanabileceğimiz terim ilişki odaklı psikoterapi olabilir.

    İlişki odaklı psikoterapide kişi, ilişkisinde veya ilişkilerinde kendi tutumlarını, deneyimlerini ele alır ve düzenlemeye çalışır. İlişki terapisinde “biz ne yapabiliriz” ön planda iken bireysel terapide “ben ne yapabilirim” ön planda olur.

    İlişki terapisti kimdir?

    Bu bölümde profesyonel bir meslek erbabı olan ilişki terapisti ile ile ilgili bazı sık sorulan sorulara cevap vermeye çalışacağım.

    Buradaki sorulara vereceğim cevaplardan bazıları kişisel düşüncelerimi ifade eder; aynı konuyla ilgili benden farklı düşünenler de olabilir.

    İlişki terapisti ne mezunudur?

    Türkiye’de üniversiteleri ilişki terapisi bölümleri yoktur; evlilik aile danışmanlığı yüksek lisans programları vardır. Oralardan mezun olanlar da ilişki terapisti unvanı almazlar.

    İlişki terapisti, üniversite mezuniyetine dayanarak kullanılan bir unvan değildir. İlişki terapisti, üniversitelerin psikoloji, psikolojik danışmanlık ve rehberlik, sosyal hizmetler, psikiyatri gibi ruh sağlığı bölümlerinin birinden mezun olup ilişki terapisi ile ilgili bir eğitim sonucunda kullanılan bir unvandır.

    İlişki terapisti her şeyden evvel psikoterapi bilgisine ve yetkinliğine sahip olmalıdır. Bunun için de üniversitelerin ilgili bölümlerinden (az önce belirttiğim) mezun olmalıdır.

    İlişki terapisti ne yapar?

    İlişki terapistleri, danışanlarının ilişkilerine odaklanır. Söz konusu ilişki dinamiklerini anlamaya ve sağlıksız olanlarını sağlıklı hale getirmeye çalışır.

    İlişki terapisti danışanlarına ne sorabilir?

    İlişki terapisti, danışanlarının ilişkilerini anlamak ve onlara fark ettirebilmek için, onlara pek çok soru sorabilir. Terapistin soracağı sorular, kullandığı ekole göre değişebilir.

    İlişki terapistine sevgililer gider mi?

    Evet. İlişki terapistine sevgililer de gidebilir çünkü ilişki terapisi, bir ilişkinin daha doyum verici hale getirilmesi için gerçekleştirilir.

  • CAS testi nedir?

    CAS Testi, bu testi uygulamaya yetkin uzmanların çalıştığı ortamlarda (hastane, psikoterapi merkezi, klinik gibi) uygulanabilir.

    CAS (Cognitive Assessment System) , dilimize Bilişsel Değerlendirme Sistemi olarak çevrilmekte olup çocuk ve ergenlerin bilişsel becerilerini ölçen bir testtir. 

    Bilişsel becerileri ölçen bir yetenek testi olmasıyla birlikte zekayı da öngörmesi ve ölçmesiyle zeka testi grubuna dahil edilmektedir. Ancak psikologlar ve psikiyatristler bu testi tek başına zeka testi olarak görmekten çok, çocuğun zihin haritasını ortaya koyması bakımından zihinsel değerlendirme ölçeği olarak tanımlamaktadır. Testin 5-17 yaş grubundaki çocukların ve ergenlerin zihinsel becerilerini ölçmesi bu yaş grubundaki bireylerin zihinsel gelişimlerini takip etmek, başarılarını öngörmek ya da var olan sorunları tespit ederek tedavi etmek amaçlarını gerçekleştirmede büyük rol oynamaktadır. 

    CAS testi sınıflandırma olarak zeka ve yetenek testi grubuna girdiği için öncelikle zeka kavramına ve zeka testlerinin ne olduğuna bakmak fayda sağlayacaktır. 

    Yazıda şu sorulara cevap bulabileceksiniz:

    • CAS Testi Nedir?
    • CAS Testi Hangi Durumlarda Kullanılır?
    • CAS Testi Neden Uygulanır?
    • CAS Testini Kim Uygular?
    • CAS Testinin Sonucu Nasıl Değerlendirilir?
    • CAS Testi İçin Ailelere Neler Öneriyoruz?

    Zeka nedir? 

    Zeka kavramı toplumda yaygın olarak matematik problemi çözme becerisi ya da sözel alanlarda ezber becerisi gibi görülse de araştırmalarda zekanın çok yönlü olduğu ortaya koyulmaktadır. Bireysel farklılıklara dayanması ve birden çok faktörden etkilenmesi aynı zamanda soyut bir kavram olması yönünden zeka ile ilgili ortak fikirlere ulaşmak zor olmaktadır. Bu nedenle de zekayı geçmişten günümüze bilim insanları farklı farklı yorumlamıştır. 

    Zekayı tanımlayan ilk psikologlardan biri olan Binet(1905),  zekayı “iyi muhakeme yapabilme, iyi hüküm verebilme, eleştirel görüşe sahip olma” olarak ifade etmektedir. 

    Wechler’e göreyse zeka “bireyin akılcı düşünme, amaçlı davranma ve çevresiyle etkili baş edebilme becerisi” şeklinde tanımlamaktadır.

    Bir başka bilim insanı Thurston, zeka için “sözel anlama, kelime akıcılığı,  sayılarla çalışabilme, bellek, algısal hız ve akıl yürütme yeteneği” tanımlarını kullanmaktadır. 

    Zekanın çok çeşitli tanımları olsa da bilim insanların uzlaştığı ana fikir, zekanın gelişebilir potansiyele sahip olması ve biyolojik temellerinin olduğudur. Ancak zekanın geliştirilebilmesi için bireyin mevcut zeka düzeyinin tespit edilerek güçlü ve zayıf yönlerinin ayırt edilmesi gerekmektedir. Bu amaca ulaşmak için zekanın ölçülmesi üzerine çalışmalar yapılmış ve zeka testleri geliştirilmiştir. 

    Zeka testleri neden kullanılır? 

    Zekanın değerlendirilmesi amacıyla kullanılan zeka testleri, eğitim alanında ve klinik ortamda bireylerin güçlü ve zayıf yönlerinin belirlenmesinde yardımcı olmaktadır. Bu sayede bireye uygun eğitim modeli oluşturulmasını, bireyin güçlü yönlerinin geliştirilmesini, zayıf yönlerinin ise desteklenmesini sağlamaktadır. 

    Bireyin gelişiminde herhangi bir zihinsel aksaklık varsa zeka testleri bunu ortaya koymakta ve doğru tedavi planı oluşturmak için uzmanlara yol göstermektedir. 

    Zekanın ölçülebileceği düşüncesi 19. yüzyıldan itibaren başlamış olup zeka ölçümü üzerine çalışmalar yapılmıştır. Zeka testlerinin ortaya çıkmasının temelinde zihinsel yeteneklerdeki bireysel farklılıkları ölçmek yatmaktadır. 

    Zeka kavramının açıklanmasında farklı görüşler olsa da zeka testlerinin neyi ölçtüğü konusunda psikologların fikir birliğine vardığı görülmektedir. Bunlardan biri zeka testlerinin okul ders programlarına dahil olan konular üzerinde bireyin öğrenme gücünü ölçmesidir. Ancak zeka kavramı bu inanca göre dar bir alanı kapsamakta ve diğer alanlardaki başarı durumları göz ardı edebilmektedir. Bu duruma bağlı olarak gelişen düşünceler arasında zeka testlerinin doğru ölçüm yapıp yapmadığı ve zekanın doğrudan ölçülemediği ancak dolaylı olarak ölçüm yapıldığı yer almaktadır. Çünkü bireyin zekası, zeka testi dediğimiz, zekanın birtakım kriterler ile ilişkili olduğu kabul edilen etkenler aracılığıyla ölçülmektedir. Aynı zamanda bu ölçümden elde edilen veriler gözlemlenebilen olgulardan oluşmaktadır. Tüm bu bilgiler ışığında zeka testlerinde mutlaka bulunması gereken iki temel özellik kabul edilmektedir: 

    Birincisi zeka testlerinin sadece okul derslerini değil aynı zamanda akıl yürütme, muhakeme, hayal gücü gibi çeşitli zihinsel yetenekleri de kapsamasıdır. Yani karmaşık zihinsel becerilerin geniş ölçek ve çeşitlilik içeren uyarıcılarla ölçülmesidir. Testlerde aranan ikinci özellik ise testin içeriğini oluşturan test durumlarının testin uygulanacağı grubun yaşam deneyimleri ve öğrenme biçimlerine uyacak türden oluşturulmasıdır. Özet olarak bir zeka testindeki sorular geniş bir kitleyi içine alacak ilgi ve becerilerden oluşmalı ve zihinsel becerilerin birçok farklı alanını ölçecek türden olmalıdır. 

    CAS testi nedir?

    CAS testi, 5-17 yaş aralığındaki çocukların ve ergenlerin zihinsel gelişimleriyle birlikte bilişsel becerilerini ölçen bir zeka testidir. Testin uygulama süresi özel koşullara göre değişmekle birlikte ortalama olarak 60-75 dakika arasında sürmektedir. 

    CAS, dört alt testten oluşmakta olup bu alt testlerin her birinin de üçer alt testi bulunmaktadır. Testin toplamda 12 alt testten oluşması farklı alanlardaki becerileri ölçtüğünü ve kapsamlı olduğunu göstermektedir. CAS testi bireylerin; planlama, dikkat, eşzamanlı ve ardıl bilişsel işlemlerini değerlendirme amacıyla geliştirilmiştir. Bu ayrımdan da anlaşılacağı üzere insanın bilişsel becerilerinin dört parçadan oluştuğu varsayılmaktadır. Her parçanın farklı bir bilişsel işlevi bulunmaktadır. Bu parçaların işlevi şunlardır: 

    • Planma: Bilişsel kontrolü sağlayan işlemlerdir. Bu bölüm sayesinde birey problemlerin çözümlerini belirler ve değerlendirir. Problemin çözümü ya da istenilen amaca ulaşmak için farklı stratejiler geliştirir ve davranışını  planlar. Bunu yaparken dikkat dağıtıcı öğeleri ortadan kaldırır ve amaca yönelik davranışlar oluşturmaya çalıştırır. Örneğin, matematik probleminin çözümü için dikkati odaklama ve gerekli bilgileri hatırlama, uygulama işlemleridir.  
    • Dikkat İşlemleri: İstenilen amaca ulaşmak için işlemlerin kullanımı, kendini kontrol, kararlılık ve belli bir süre içinde odaklanmış seçici bilişsel işlemlerdir. Dikkatin istemli ve istemsiz olmak üzere iki yönü bulunmaktadır. İstemsiz dikkat refleksler alanını kapsamaktadır. İstemli dikkat ise bilinçli algılamayı gerektirir. Yani, bireyin belli bir alanda dikkatini odaklama ve yoğunlaştırma becerisi olarak tanımlanmaktadır. Dikkat gelişimi aslında dikkatin istemli olarak yönetilmesini ifade etmekte ve CAS testi de bu alanı ölçmektedir.  
    • Eşzamanlı İşlemler: Bilgi üzerinde işlem yapmayı sağlayarak çalışan hafızada birbirinden bağımsız öğelerin birbiri arasındaki ilişkileri düzenleyen işlemlerdir. En önemli işlevi anlama yeteneğini oluşturması ve cümleler arasındaki bağlantıları kurmaya yardımcı olmasıdır. Örneğin, çocuğun okuduğunu anlaması ve bir hikayedeki bütünlüğü kavraması bu alandaki becerilerine bağlıdır. Eşzamanlı işlemler sözel alanları ölçmesinin yanında sözel olmayan becerileri de ölçmektedir. Çocukların şekilleri tanıma, yön bulma, matematik, geometri ve fen bilgilerindeki becerileri de bu alan sayesinde ölçülmektedir.  Eşzamanlı işlemlerdeki yetersizlikler zihinsel gerilik yaşayan çocukları akla getirmektedir. Ancak zihinsel engelli olmadığı halde özel öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların da bu alanda yetersizlikler yaşadığı görülmektedir. 
    • Ardıl Bilişsel İşlemeler: Bireyin, uyaranlar arasında dizi ya da örüntü oluşturma becerisini ölçmektedir. Parçalar arasında sıra ilişkisi kurma, parçalarla sıraya dizme becerilerini kapsamaktadır. Özel öğrenme güçlüğü olan çocuklarda ardıl bilişsel işlemlerde yetersizlikler görülmektedir. Bu durumun nedeni, sıralamaya dayalı hafıza stratejilerinin ve kısa süreli belleğin yetersiz kullanımıdır. 

    CAS testinin diğer zeka testlerinden farkı nedir? 

    Ülkemizde çocuklar için geçerliliği ve güvenilirliği kanıtlanmış yaygın olarak kullanılan zeka testleri WISC-R testi ve Stanford-Binet Zeka testidir. CAS testi de zeka ve yetenek testidir, ancak bu testlerden ayrıldığı noktalar da bulunmaktadır. 

    Diğer zeka testlerinden en önemli farkı çocuğun ham zihinsel becerilerini ölçmesidir. Test temel olarak planlama, dikkat işlemleri, eş zamanlı işlemler ve ardıl işlemler alanlarındaki becerilerin öz kapasitesini ölçmektedir. Yani  CAS testi diğer zeka testleri gibi işlenmiş bilgi ve becerileri ölçmeyip zihnin haritasını ortaya çıkaran bir ölçme aracıdır. 

    CAS testinin başka bir farkı da kültürel unsurlar içermemesidir. 

    Zeka testleri arasına kattığı yeniliklerden biri de CAS testinin okul öncesi çocukları da değerlendirme sürecine dahil etmesidir. Daha öncesi zeka testleri okul çağı çocuklarını değerlendirmekteyken CAS testi, okula hazırlık sürecindeki çocukların da zihinsel işlevlerini değerlendirmeye dahil etmektedir. Okul öncesi çocukların akademik ortama ne derece hazır bulunduğunu, zihinsel performanslarının artı ve eksi yönlerinin neler olduğunu bu test ile ölçebilmekteyiz. Bu sayede okul öncesi dönemdeki çocukların bireysel farklılıklarını erkenden belirleyerek uygun eğitim ve öğretim programlarının oluşturulması için öğretmenlere yol gösterici olmaktadır. Aynı zamanda ailelerin, çocukların zihinsel gelişimleri hakkında bilgi sahibi olmasını sağlayan CAS testi çocuğa doğru yaklaşımın oluşturulması açısından da oldukça önemlidir.  

    CAS testi hangi durumlarda uygulanır?

    CAS, ülkemizde ebeveynler tarafından pek fazla bilinmeyen bir test olmasına rağmen ölçtüğü nitelikler açısından değerlidir. 

    Okul öncesi dönem ve okul çağı çocukları olmak üzere her iki yaş grubunun da bilişsel becerilerini detaylıca ölçer. Okul öncesindeki çocukların okula başlamak için yeterli zihinsel gelişime ulaşıp ulaşmadığını tespit etmede yardım sağlarken okul çağı çocuklarının ise güçlü ve zayıf yönlerinin belirlenmesini sağlamaktadır.

    Ailelerin şikayetleri arasında yer alan “çocuğum derslere ilgisiz, konuları anlamıyor, ne kadar çalış desem de ders çalışmıyor” gibi yakınmalarının altında sanılandan daha ciddi boyutta zihinsel işlev yetersizlikleri yer alıyor olabilir. Her çocuğun zihinsel gelişim düzeyi farklı olmakta bu nedenle de çocuğun yaşından beklenen bazı yeteneklerin zihinsel yetersizlikler yüzünden yapılamadığı görülmektedir. Bu noktada CAS, çocuğun zihin haritasını ortaya koyması bakımından ailelere ve eğitimcileri büyük fayda sağlamaktadır.

    Bununla birlikte çocuğa da büyük fayda  sunarak çocuğun uygun eğitim ve öğretimi almasında rol oynamaktadır. Testin kullanım alanı ölçtüğü niteliklerin zenginliği sayesinde oldukça geniştir. Aşağıdaki özel durumların hepsinde CAS testi bize bilgi ve kullanım alanı sunmaktadır. 

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu  olan çocukların değerlendirilmesi  

    CAS, dikkat eksikliği ve hiperaktivite problemi yaşayan çocukların bilişsel işlemlerini ölçerek sorunun varlığından haberdar olmamızı sağlayan ölçeklerden oluşmaktadır. Özellikle de testin planlama ve dikkat ölçekleri bu sorunu belirlemede yordayıcı olmaktadır. Dikkat işlemleri alt testi, çocuğun dikkatini belli bir odağa yoğunlaştırabilme, dikkatini sürdürebilme ve seçici dikkate bağlı olarak uygun uyarıcılara yönelebilme becerini ölçmektedir. Planlama alt testi ise, çocuğun zihinsel işlemleri organize etme ve program oluşturma becerilerini ölçmektedir.  

    Zihinsel engelli çocukların değerlendirilmesi 

    Çocuğun, zihinsel engeli olup olmadığını anlamamızda CAS testi iki anlamda kullanışlıdır. Birincisi, çocuğun eğitim aracılığıyla sonradan kazanmış olduğu bilgileri çok az kullandığı bir değerlendirme sunmasıdır. Bu sayede çocuk bilgi eksikliğine bağlı başarısızlık durumu yaşamayacak ve doğal performansını göstermiş olacaktır. İkincisi, test birçok bilişsel işlemin ölçülmesine olanak tanıdığı için ayırıcı tanı koymada uygulayıcıya kolaylık sağlamasıdır. 

    Öğrenme güçlüğü olan çocukların değerlendirilmesi 

    CAS testi sayesinde öğrenme güçlüğünün altında yatan bilişsel nedenler tespit edilmekte ve öğrenme güçlüğü olan bireylere uygun destek programları hazırlanabilmektedir. Testin, eşzamanlı ve ardıl bilişsel işlemler bölümleri okuma ve anlama yetilerini ölçtüğünden dolayı bu alandaki test başarıları öğrenme durumu hakkında bilgiler içermektedir. Planlama bölümü ise matematik problemlerindeki becerileri ölçmeye yardımcı olmaktadır. 

    Üstün zekalı çocukların değerlendirilmesi 

    Üstün zekalı çocukların belirlenmesinde CAS testinin dört alt testi de büyük rol oynamakta ve bu dört testten alınan başarı puanı zeka konusunda belirleyici olmaktadır. Diğer zeka testlerine göre daha geniş kapsamlı olarak bilişsel yetenekleri ölçerek bilişsel alanlarda üstün performans gösteren çocukları ayırt etmeye olanak sağlamaktadır. Test, ayrıca çeşitli zeka yönlerinin ölçülmesiyle çocuğun hangi branşlarda daha yetenekli olduğunu belirlemede kolaylık sunmaktadır. 

    Ciddi duygusal bozuklukları olan çocukların değerlendirilmesi 

    Ciddi duygusal problemler yaşayan çocuklar kendini davranış kontrolü, dürtüsellik ve sosyal ilişkilerde diğer insanlarla yaşadıkları uyum güçlükleriyle belli etmektedir. Problemli çocukların CAS testinin planlama bölümünde normalden daha düşük puan aldıkları gözlemlenmekte ve gerekli tedavi planları testin sonucuna göre oluşturulmaktadır. 

    Başarının önceden kestirilmesi 

    CAS testinin hedefleri arasında yer alan çocukların akademik başarılarının önceden kestirilmesi durumu her bir alt testte akademik başarıyı ölçecek şekilde tasarlanmıştır. Test sonucunda dört alt testten alınan toplam puan temel başarının göstergesi olmakla birlikte alt testlerin tek başına puanları akademik başarının özel alanlarını değerlendirmektedir.  

    Travmatik beyin hasarı olan çocukların değerlendirilmesi 

    Testte yer alan dört alt testin her biri travmatik beyin hasarını tespit etmede işlev görmektedir. Travmatik beyin  hasarı olan çocuklar özellikle dürtüsellik, dikkat, problem çözme, organizasyon ve planlama işlemlerinde sorunlar yaşanmaktadır. CAS, bu işlemlerin başarısını ölçerek sorun hakkında ipucu vermektedir. 

    Planlama problemleri olanların belirlenmesi 

    CAS testinde yer alan planlama ölçeği çocukların aktiviteleri organize etmesini, davranışlarını düzenlemesini, strateji geliştirmesini ve planlama yeteneklerini ölçmektedir. Bu nedenle hassas bir ölçüm aracı olarak çocuklardaki planlama sorunlarının belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. 

    CAS testi neden uygulanır? 

    Bütün psikolojik değerlendirme araçları gibi CAS ölçeği de keyfi olarak uygulanmamaktadır. CAS, çocuğunda birtakım işaretler fark eden ailelerin isteği üzerine uzmanların gerekli gördüğü durumlarda uygulanmaktadır.

    Testin uygulama amacı çocuğun daha iyi tanınmasını sağlayarak eğitim ve öğretim hayatında doğru bir yol çizmektir. Çocuğun zihinsel yapısının tanınması, merak sonucu zeka puanını görmekten çok daha önemlidir. Bu nedenle çocuğun zeka puanını merak ederek uygulama isteğinde olan aileler hatalı bir tutum sergilemektedir. “Acaba çocuğum üstün zekalı mı?”, “Çocuğumda öğrenme güçlüğü var mı?” gibi meraklardan ziyade, “Çocuğum hangi alanlarda daha yetenekli ya da hangi alanlarda geliştirilmesi ve desteklenmesi gereken yönleri var?” diye merak etmek daha yapıcı bir düşünce olacaktır. Bu sayede çocuk etiketlenmekten de kurtulmuş olacak, çocuğa verilen sevgi ve değer de koşulsuz olarak sunulacaktır. Öğretmenlere ve ebeveynlere çocuğun değerlendirilmeye ihtiyacı olduğu durumlar hakkında birtakım göstergeler yardımcı olacaktır.  Çocuğun başarısını olumsuz anlamda etkileyen bir durum varsa şu durumlara özellikle dikkat edilmelidir: 

    • Çocuktaki başarısızlığın nedenleri anlamak amacıyla çocuğun bilişsel becerilerini ve zihin yapısını tanımak için test uygulaması düşünülebilir. 
    • Henüz okula başlamamış ama okula hazırlık döneminde olan çocuğun akademik başarısında olumsuz etkiler yaratacak durumlar var mı diye test uygulaması talep edilebilir. Bir sorun olduğu şüphesi duyulmadan erken yaşta uygulanan testler önlem alınması ve doğru eğitim sağlanması açısından oldukça önemlidir. 
    • Çocuğun, zihinsel haritasını belirleyerek zayıf ve güçlü yönlerinin tayin edilmesi ve bunun sonucunda doğru yönlendirmeler yapılması için test uygulaması tercih edilebilir. 

    CAS testi kim tarafından ne sıklıkla uygulanır? 

    CAS, çocuğun genel zihinsel işlemlerini geniş ölçekte değerlendiren bir test olması bakımından mutlaka testin eğitimini almış uzmanlar tarafından uygulanmalıdır. Testin eğitimini alabilecek kişiler psikolog ve psikolojik danışman unvanlarına sahip kişilerden oluşmaktadır.

    Lisans eğitimini tamamlamış psikolog ve psikolojik danışmanların CAS uygulayıcı sertifikası alarak testi uygulamaya hak kazanmaları gerekmektedir. 

    Ülkemizde CAS testi sertifika programları İstanbul Üniversitesi bünyesinde yürütülmektedir. Çocuğuna test uygulatacak ailelerin bu bilgiler doğrultusunda testörün akademik bilgilerine bakması ve kontrol etmesi oldukça önemlidir. 

    Test uygulayıcısının testin sonucunda en az ölçme aracının güvenilirliği kadar etkisi bulunmaktadır. Çünkü değerlendirme sürecinde bir karar verme ve yargıya varma söz konusudur. Özellikle de çocuğun bilişsel becerileri gibi oldukça önemli bir işlevin değerlendirilmesinde uzman kararı kritik öneme sahiptir. Her ne kadar güvenilir uygulayıcılar olsa da ülkemizde ölçme araçlarının kötüye kullanımı da göz ardı edilemeyecek ölçüdedir. 

    Ölçmenin eğitim almamış ve bu alanda yeterliliği olmayan kişiler tarafından kullanılması durumlarında yanlış sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda çocuklar gereksiz ve yanlış yere engelli olarak adlandırılmaktadır. Bu gibi durumların yaşanmaması adına çocuğun hayatında büyük değişimler yaratacak zihinsel değerlendirme araçlarının uzman ellerde olduğuna aileler dikkat etmelidir. 

    CAS testinin uygulama biçimi kadar uygulama sıklığı da önemlidir. Çocuğun zihinsel işlevleri değerlendirmeye alındıktan sonra gelişiminin takip edilmesi amacıyla 6 ayda bir testin tekrar edilmesi uygun görülmektedir. Bu süre içinde çocuğun yapılan müdahalelere göre ilerleme gösterip göstermediği ve uygulanan müdahalenin çocuk üzerindeki etkisi ölçülmüş olmaktadır. 

    CAS testinin sonucu nasıl değerlendirilmeli? 

    Okul öncesi dönemi ve okul çağı dönemindeki çocuklara uygulanan CAS (Bilişsel Değerlendirme Sistemi) testi, yalnızca problemli çocuklara uygulanmayıp sağlıklı çocukların zihinsel gelişimlerinin izlenmesi için güvenilirliği yüksek bir ölçek sunmaktadır. 

    Test sonucu, puanlama sistemine göre belirlenerek zihinsel yeteneklerdeki genel zeka puanını ortaya koymaktadır. 

    Akademik başarının bu testten alınan genel zeka puanıyla ilişkili olduğu araştırmalar tarafından kanıtlanmıştır. Bu nedenle CAS testinde yüksek puan elde eden çocukların okul başarısının yüksek olması beklenirken testten düşük puan alan çocukların ise bilişsel etkinlikler de sorun yaşadığı bu nedenle de desteklenmesi gerektiği özel alanlar olduğu sonucuna varılır. 

    Test sonucunda çocukların zihinsel performansları hakkında geniş bilgiye ulaşılarak uygun zihinsel gelişim için bireysel farklılıklar göz önünde bulundurulur. 

    Her çocuğun zihinsel gelişim düzeyi farklı olmakla birlikte çocukların başarı gösterdiği işlemler de farklılık göstermektedir. Bireysel alanda görülen bu farklılıkların CAS ile güvenilir olarak tespit edilmesi psikolojik kökenli sorunların erkenden fark edilip ilerlemeden tedavi edilmesini de sağlamaktadır. CAS uygulaması sonucunda çocuklara uygun eğitim ve öğretim sağlanması için önlem alınmakta ve her çocuğun zihinsel beceri seviyesine uyacak gerekli gelişim programları hazırlanmaktadır.

    Çocukların dört farklı bilişsel alanını ölçen test sayesinde hangi zihinsel işlemlerde sorun olduğu tespit edilerek geliştirilmesi gereken işlemler için destek programları oluşturulmaktadır. 

    Testin değerlendirilmesinde uzman kişinin yorumları da oldukça önem taşımaktadır. Aile ve çocukla yapılan ön görüşme, test uygulaması sırasında yapılan gözlemler ve çocuğun özel durumlarına bağlı değerlendirmeler sonucunda test raporu oluşturulmaktadır. Raporun aileye iletilmesi ve gerekli bilgilerin paylaşılması da test uygulayıcısının görevleri arasındadır.  

    Çocuğuna CAS testi yaptıracak aileler nelere dikkat etmeli? 

    CAS testi çocuğun zihinsel gelişiminde aksaklıklar fark edildiğinde ya da okul öncesi dönemde olan çocuğun okula başlamaya hazır olup olmadığına karar vermek amacıyla uygulanmaktadır.

    Ailelerin çocukların başarısı ile yoğun olarak meşgul olması kimi zaman başarılı bir çocuğu bile yetersiz olarak görmeye sebep olmaktadır. Bunun sonucunda zeka puanını merak ederek kliniklere zeka testi uygulaması için başvuru yapan aileler olmaktadır. Ancak CAS ve diğer zeka testleri zeka puanını merak etme sebebiyle uygulanmamalıdır. Ailelerin test uygulaması öncesinde ve sonrasında dikkat etmesi gereken maddeler şu şekilde sıralanabilir: 

    • Çocuğunuzda yoğun ilgi ve desteğe rağmen ders başarısızlığı söz konusu ise ısrarla çocuğa kızmak veya ikaz etmek yerine çocuğun zihinsel becerilerini değerlendirmek düşünülmelidir. 
    • Okula hazırlanan çocuğunuzda bazı becerilerin oluşmadığını görüyor ve okula hazır olup olmadığı konusunda endişe duyuyorsanız CAS testi ile bilişsel durumunu değerlendirme fikri aklınıza gelebilir.  
    • Çocuğunuza test yapılacaksa bunu çocuğa önceden söylememek yararlı olacaktır. Zeka testine gireceğini bilen çocuk kaygı ve stres hissedebilir ve bunun sonucunda test başarısı olumsuz yönde etkilenebilir.  
    • Çocuğun teste hazırlanması gibi bir durum da söz konusu değildir. Yani çocuğun testte başarılı olması için ders çalışmaya zorlamak doğru bir tutum olmayacaktır. Ayrıca test çalışılarak yapılacak bir test olmayıp zihin becerilerindeki işlevleri ölçen bir testtir. 
    • Test sonucunda raporun dikkatle okunması ve uzmandan gerekli bilgilerin alınması oldukça önemlidir. Çocuğunuzun problem yaşadığı konularda destek alması için gerekli yönlendirmelere uyulması çocuğun sağlıklı gelişimi için gereklidir. 
    Referanslar
    • Özgüven, İbrahim Ethem, Psikolojik Testler. Nobel Akademik Yayıncılık, 15. Basım, Kasım 2017. 
    • Ergin, T. (2004). Çocukların Bilişsel İşlemlerini Değerlendirmede Yeni Bir Yaklaşım: PASS Teorisi Ve Bilişsel Değerlendirme Sistemi (CAS). Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Dergisi. (2), 223-245. 
    • Kulaksızoğlu, A. (2003). Farklı Gelişen Çocuklar. 1. Baskı. İstanbul: Epsilon Yayıncılık. 
    • Yavuzer, H. (1995). Çocuk Eğitimi El kitabı. 1. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi. 
    • DANIEL, M. H., 1997 Intelligence Testing: Status and Trends. American Psychologist. 
    • Mcloughlin, J.A. & Lewis, B.R. (1997). Özel Gereksinimli Öğrencilerin Ölçümlenmesi. Çev: Filiz GENCER . Ankara: Gündüz Eğitim ve Yayınları. 
    • Naglieri, J. & Das, J.P. (1997). Cognitive Assessment System Administration and Scoring Manual. Itasca, Illinois: Riverside Publishing. 
    • Brody, N. (1999). Wha t is intelligence? Elektronik nüsha International Review of Psychiatry , 11(1), 19-26, Feb. 99 , (09.08.2001 ,http://ehost.vgw…) 
    • Sevinç, M. (2003). Gelişim ve Eğitimde Yeni Yaklaşımlar. İstanbul: Morpa Kültür Yayınları. 
  • Oyun terapisi nedir?

    Oyun terapisi (play therapy) çocuk psikoterapisinde oyun aktiviteleri ve materyallerinin (örneğin kil, su, bloklar, bebekler, kuklalar, parmak boyası) kullanımını ifade eder. Oyun terapisi teknikleri, bu tür aktivitelerin çocuğun duygusal yaşamını ve fantezilerini yansıttığı, çocuğun duygularını ve sorunlarını “oynamasını” ve yeni yaklaşımları denemesini ve ilişkileri kelimeler yerine eylemde anlamasını sağladığı teorisine dayanır. Çocuğun günlük yaşamına ve mevcut ilişkilerine ek olarak iç çatışmalarına odaklanan bu psikoterapi biçimi, yönlendirici veya yönlendirici olmayan olabilir:

    • Yönlendirici oyun terapisi (directive play therapy) terapistin aktif olarak dahil olduğu, çocuğun aktivitelerini seçili oyun materyalleri sağlayarak ve çocuğu “taklit” durumların canlandırılmasında ve duyguların ifadesinde kullanmaya teşvik ederek yapılandırdığı kontrollü bir oyun terapisi yaklaşımıdır.
    • Yönlendirici olmayan oyun terapisi (nondirective play therapy) bir çocuğun kendi tutumlarını ve davranışlarını gözden geçirme kapasitesine sahip olduğu ilkesine dayanan bir oyun terapisi biçimidir. Terapist çeşitli oyun materyalleri sağlar ve doğrudan öneriler veya yorumlarda bulunmadan arkadaşça, ilgili bir rol üstlenir veya çocuğu çocuğun mevcut duygularına ve mevcut yaşam durumlarına odaklanan bir sohbete dahil eder. Terapistin kabul edici tutumu, çocuğu sorunlarla başa çıkmanın yeni ve daha uygun yollarını denemeye teşvik eder.

    Çocukluk, çocuk olmak ve çocukluk döneminin özellikleriyle ilgili merak ilkçağ filozoflarından bu yana ilgi merkezindedir. Çocukların eğitiminde yeteneklerin önemsenmesi gerektiğini vurgulayan Platon’dan günümüze kadar çocukların gereksinimlerinin neler olduğu, eğitimleri konusunda ebeveynlerin tutumlarının iyileştirilmesi ve gelişim özellikleri göz önünde bulundurularak ihtiyaçlarına karşılık verilmesi gibi çok boyutlu yaklaşımlar benimsenmektedir.

    Birleşmiş Milletler’in tanımına göre 18 yaş altındaki tüm bireyler çocuk olarak kabul edilmektedir. 1989 yılında kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi Türkiye de dâhil 193 tarafından kabul edilmiş, sözleşmede çocuk haklarının korunması amaçlanmış, sözleşmenin 31.maddesinde çocukların “dinlenme ve oyun hakkına sahip oldukları” vurgulanmıştır (7).

    Çocuk ve oyun

    Çocukluk sınırsız hayal gücü ve devamlı bir merak duygusuyla şekillenen doymak bilmeden oyun oynama ile eşleştirdiğimiz bir dönemdir. “Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz” atasözü de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde oyun; yetenek ve zekâ geliştirici, belli kuralları olan, iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence olarak tanımlanmıştır (9).

    Haluk Yavuzer’in yaptığı tanımlamaya göre oynamak; düşünmeden, yalnızca eğlenmek amaçlı yapılan bir eylemdir. Bu tanımlamaya göre oyun bir süreç olarak değerlendirilebilir (7).

    Bir gelişim kuramcısı olarak Piaget, oyunun çocuğun bilişsel gelişiminde önemli bir rolü olduğunu söylemiş, çocuğun çok erken yaşlardan itibaren oynamaya başladığını ifade etmiştir.

    Piaget’e benzer olarak Vygotsky de oyunun çocuklar için bilişsel gelişim ortamı oluşturduğunu söylemiştir. Ona göre oyun çocuklara yeni, meraklı, karmaşık ve heyecanlı bir ortam sunar (6).

    Oyun kuramları

    1) Klasik kuramcılar

    a. Fazla enerji kuramı: 19.yy İngiliz filozofu ve psikoloğu Spencer, oyuna fazla enerji kuramıyla yaklaşmıştır. Ona göre tamamen anne babaya bağımlı olan, onlar tarafından ihtiyaçları karşılanan, hayatta kalmak için herhangi bir çaba harcamayan bebek ve çocuklar enerji fazlasına sahiptirler. Bunu dışarı atabilmenin tek yolu da oyundur (5).

    b. Eğlence kuramı: Alman şair Lazarus fazla enerji kuramının tersine kuramını enerjinin tüketilmesine dayandırmıştır. İnsan bir şeyle meşgulken enerji harcar ve sisteminde bir enerji açığı meydana gelir. Hoşa giden bir aktivite ile uğraşıldığında ya da uyku esnasında bu enerji açığı kapanır. Dolayısıyla oyun, sistemde meydana gelen enerji açığını kapatma yoludur (5).

    c. Tekrarlama kuramı: Çocuk psikolojisinin öncülerinden olan 19.yy kuramcısı Hall, gelişime evrimsel açıdan yaklaşmıştır. Çocukların oyunla içgüdülerini sergilediklerini ve oynanan oyunların yaşlara göre bir düzen içerdiğini ifade etmiştir. Ona göre koşma, atlama, zıplama, vurma gibi oyun eylemleri eski çağlardaki avlanma faaliyetlerinin bir uzantısı olarak ortaya çıkmaktadır (5).

    d. Pratik ve egzersiz öncesi kuramı: Bir başka 19.yy düşünürü olarak Gross, oyunun içgüdüsel olduğunu söylemiştir. Ona göre bazı hayvan türlerinde oyun döneminin olmaması yavrunun tüm içgüdüsel davranışları edinmiş olarak doğmasından kaynaklanmaktadır. İnsanda ise oyun ile içgüdüsel davranışlar edinilmektedir, dışarıda gördüklerini oyunda tekrarlayan çocuklar bu davranışları öğrenmektedirler. Kovalamak, vurmak, kırmak eylemler içeren oyunlar deneysel ve genel fonksiyonlu oyunlar; aile oyunları ve hayali oyunlar ise sosyal oyunlar olarak tanımlanmıştır (5).

    e. Uyandırma-değiştirme kuramı: 20.yy kuramcılarından Berlyne ve Ellis oyuna nörobiyolojik bir açıdan bakmışlardır. Buna göre oyun uyarıcı arama aktivitesidir. Dış dünyadaki uyaranlar fazlalaştıkça bireye rahatsızlık verirler. Bu nedenle rahatsız uyarıcıları daha uygun uyaranlar bularak azaltma faaliyetleri aranmaya başlanır (5).

    2) Modern kuramcılar

    a. Psikoanalitik kuram: Freud, çocuğun oyun sayesinde duygusal problemlerini anlayabileceğimizi söylemiştir. Ona göre oynayan çocuk, karşılaştığı güçlük ve problemlerden oyunla uzaklaştığından kendini daha güçlü hissedecektir (5). Erickson oyunu psikososyal gelişim için önemli bir unsur olarak değerlendirmiştir. Oyunda gerçek yaşamdan esinlenilir, ebeveynler model alınır. Erickson aynı zamanda kız ve erkeklerin farklı içerikte oyunlar oynadığını da göstermiştir. Kızlar daha içe kapanık, sakin oyunlar kurarken erkekler aktif ve dışadönük oyunlarla ilgilenmektedir (5,6). Adler oyunun çocuğu geleceğe hazırladığını vurgulamış, oyunu toplum hayatıyla ilgili bir egzersiz olarak görmüştür. Aynı zamanda oyunu çocuğun kendini ifade etme aracı olarak tanımlamıştır (3).

    b. Zihinsel kuram: Piaget, oyunun bilişsel gelişimde önemli bir yer tuttuğunu ve farklı yaşlarda farklı tarzda oyunlar oynandığını belirtmiştir. Piaget tarafından yaşamın ilk yıllarında elleriyle oynama, çıngırağı sallama gibi amaçsız eylemlerle kendini gösteren oyunlar “alıştırmalı oyunlar” olarak tanımlanmıştır (4). 9.aydan itibaren yavaş yavaş başlayan “sembolik oyun” ve 18 aylıkken ortaya çıkan “mış gibi oyun” 4-5 yaşlarında zirveye ulaşır. Bu yaşlarda çocuklar bir sopayı at gibi, masayı evmiş gibi kullanarak oynarlar (6,7). 7-11 yaşları arasında ise diğerleriyle oynama, oyunun kurallarını belirleme ve grup içi dinamiklerine dikkat etmeyle paralel olan “kuralı oyunlar” oynanmaya başlanır (6).

    c. Sosyokültürel kuram: Gelişim kuramcılarından bir başka önemli isim olan Vygotsky, çocukların oyun oynarken nesnelerin ya da kavramların anlamlarını da öğrendiklerini söylemiştir. Sopayı “at”mış gibi oynayan çocuk atın anlamını öğrenmiş demektir. Sosyokültürel özelikleri ön plana çıkaran bir başka isim ise Bruner’dir. Oyunda yaratıcılık ve esnekliği ilerletmeye vurgu yapmıştır. Çocuklar oyun içinde birçok davranışı deneyimleyebilirler, oyun içinde yanlış-doğru yapmak yoktur. Bu bakımdan oyun bir öğrenme ortamıdır (5).

    Oyun çocuklar için doğal bir süreçtir ve neredeyse bir ihtiyaç gibidir. Çocuklar oynadıkça hem dünyayı hem de kendilerini tanırlar. Aynı zamanda büyür ve gelişirler (11). Oyunun çocuğun gelişiminde oynadığı role birçok açıdan değinilebilir:

    • Fiziksel gelişim: Atlama, koşma, tırmanma gibi fiziksel güç kullanımıyla birlikte vücut sistemlerinin düzenli çalışması, fazla yağın yakılması, kasların güçlenmesi, obezite ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu bir işlev görmesi (3).
    • Psikomotor gelişim: Dengesini sağlayabilme becerisi, hızını ve gücünü yerinde-zamanında kullanabilme, dikkat, konsantrasyon ve esneklik becerileri kazanma, el-göz koordinasyonu, kaba ve ince motor becerilerinin gelişmesi (3).
    • Duygusal gelişim: Çocuğun ifade edemediği duygularını oyunla açığa çıkarması, duygusal ifadelerin uygun bir şekilde verilmesini oyun ortamında test etme, olumsuz duyguları ve fazla enerjiyi oyunla dışarı atma (11).
    • Sosyal gelişim: Oyunda diğerleriyle dayanışma ve işbirliğine dayalı ilişkiler kurma, ebeveynlerin tutumlarını ve kendine davranışlarını oyuncaklara yönelterek onlarla özdeşim kurma çabaları, farklı roller deneme, liderlik, hak, özgürlük, diğerlerine saygı, sıra bekleme gibi kavramları öğrenme (2,10).
    • Dil gelişimi: Oynanan oyunlarda sesli bir şekilde anlatım, masal anlatma ve şarkı söyleme gibi faaliyetlerle dil kullanımı konusunda ustalaşma (3).
    • Bilişsel gelişim: Dünyayı ve nesneleri keşfetme, merak duygusunu tatmin etme, araştırma ve düşünme, nesneler yardımıyla büyüklük, ağırlık, hacim gibi kavramları tanıma, duyuların keskinleşmesi, sahip olduğu beceri ve yeteneklerinin gelişmesi, özgürlük sınırlarını test etme, hayal gücünün ortaya çıkması ve zenginleşmesi (2,10).

    Oyunun çocuğun doğasında olması ve gelişiminde oynadığı büyük rol düşünüldüğünde çocukların kendilerini sözel olarak ifade etmelerindeki yetersizlikler oyun kullanarak çocukları daha iyi anlama anlayışını doğurmuştur. Çocuklarda görülen davranışsal ve duygusal problemleri oyun ile ele almaktan doğan bu süreçte oyun terapisinin çocuklar için tedavi amaçlı ilk kullanımı fobiler üzerinde olmuştur. Fobiler üzerinde çalışmada, çocuğun korktuğu fobik nesne ile yüzleşmesi, onunla oynayarak korkutucu değerini gözünde küçültmesi ve bu sayede benlik değerinin artması söz konusudur (7).

    Oyun terapisi nedir?

    Amerika merkezli Oyun Terapisi Derneği’nin sitesinde oyun terapisi, “eğitimli oyun terapistleri tarafından, danışanların psikososyal sorunlarını çözmelerine, ideal büyüme ve gelişimi gerçekleştirmelerine yardımcı olmak amacıyla, oyunun terapötik gücünden yararlandıkları kişiler arası bir süreç inşa etmek için kuramsal bir modelin sistemli bir biçimde kullanılması” olarak tanımlanmıştır. İngiltere merkezli Oyun Terapisi Derneği ise oyun terapisini, “çocukların davranışlarını değiştirmede, özgüvenlerini geliştirmede, sağlıklı ilişkiler kurmasında çocuklara yardımcı olan etkili bir terapi” olarak tanımlamıştır (7).

    Oyun terapisinin tarihsel süreci

    Psikanalizin bilinçdışı içeriğin bilinçli hale getirilmesinde başvurduğu temel yöntem “serbest çağrışımdır”. Burada hasta hiçbir sansür uygulamadan aklına gelen tüm düşünceleri sözel olarak aktarır. Oysaki çocuklar kendilerini sözel olarak anlatmakta henüz yetkin değildirler. Üstelik çocuklardan bunların ne anlama geldiğine dair farkındalık geliştirmeleri de beklenemez. Dolayısıyla çocukların psikoterapisinde klasik psikanaliz yöntemleri dışında yeni yöntemler denemek zorunlu hale gelmiştir (7).

    Oyunla tedavide ilk kez bir yöntem geliştiren Anna Freud olmuştur. Anna Freud’un terapisinde çocuk oyuncak dolabından istediği oyuncakları seçerek bir oyun kurar ve oynamaya başlar. Terapist çocuğu uzun süre gözlemledikten sonra oyundaki gizli temaları yorumlamaya ve çocuğa bunları anlatmaya çalışır (7).

    Melanie Klein, Anna Freud’dan farklı olarak kullandığı oyun terapisi yönteminde çocuğu uzun süre gözlemlemek yerine, bir şey sezer sezmez yorumlaya çalışmıştır (7). Hem Anna Freud hem de Klein’in yöntemlerinde psikanalizin bir getirisi olarak yorumlama ön plana çıkmıştır. Ancak daha önce de vurgulandığı üzere çocuklar farkındalık geliştirmede başarılı değildirler.

    İsviçreli psikanalist Hans Zulliger, kendi terapi yaklaşımında yorumlamayı çıkarmış, çocukların yalnızca oyun oynayarak da iyileşebileceklerini ifade etmiştir. Bilinçdışı içeriğe olan ilgiden ziyade çocuğun oynamasını ve oyundan bir şeyler öğrenmesini önemsemiştir (7).

    1930’lu yıllarda David Levy’nin geliştirdiği “Salınım-Boşaltım Terapi” tekniğinde çocuklarda stres ve baskı oluşturan durumları oyuncaklar yoluyla tekrar canlandırma ve böylece çocuğun sıkıntısını boşaltmasını sağlama temel amaç olmuştur (7). Psikanalitik yaklaşımlardan sonra bu terapi tekniği büyük bir gelişme olarak kendini göstermiştir. Gove Hambridge, Levy’nin çalışmalarını genişleterek “Yapılandırılmış Oyun Terapisi” tekniğini oluşturmuş, burada çocuğun oyuncaklar yardımıyla sıkıntısını daha sistematik bir biçimde ele alma ve çocuğun da endişesini kontrol edebilir hale gelmesini sağlama hedeflenmiştir (7).

    Oyun terapisinin gelişimindeki üçüncü önemli akım ise ilişki merkezli oyun terapileri olmuştur. Terapinin temelini terapistle çocuk arasında kurulan doğal ilişki oluşturmuştur (7). Terapist harekete geçirici ve empatik bir konumdadır. Şartlandırmaz, olumlu kabul sergiler (5).

    Oyun terapisindeki bir diğer önemli gelişme Virginia Axline’nin Carl Rogers’in Danışan Merkezli Terapi esaslarını oyun terapisine uyarlayarak “Yönlendirmesiz oyun Terapisi” tekniğini geliştirmesi olmuştur. Burada çocuk istediği gibi oynar, çocuktan oyun içinde kendi davranışlarını ve kendini yönetmesi beklenir. Bu teknik daha sonraları Gary Landerth tarafından kavramsallaştırılarak Çocuk Merkezli Oyun Terapisi olarak genişletilmiştir. (5,7).

    Jung’un öğrencilerinden olan Dora Kalff Kum Terapisi adını verdiği teknik ile çocukların kumdaki çalışmalarının içsel psikşik güçleri ifade ettiğini düşünmüştür (7).

    Çocukla ebeveyn arasındaki ilişkiye ve çocuğun güçlülüğü ve potansiyeline yapılan vurguyla kendini gösteren yönlendirmesiz bir oyun terapisi tekniği olarak ortaya konan Theraplay terapi Anna Jernberg ve ekibi tarafından uygulanmaya başlamıştır (7).

    Oyun terapisinin mantığı

    • Çocuklar etraflarında veya içlerinde neler olup bittiğini, neler deneyimlediklerini oyun yoluyla anlatırlar,
    • Terapideki oyuncaklar çocuğun dilidir,
    • Oyunların sembolik anlamları önemlidir, çocuk korkularını, kaygılarını, fantezilerini nesnelere aktarır ve bu şekilde bir oyun kurar,
    • Oyun ortamı çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar,
    • Terapistin kabul ediciliği, yargılamadan ve eleştirmeden orada bulunuşu çocuğun güvende hissetmesine ve kendini açmasına olanak verir,
    • Çocuk yaşadığı travmaları ve sıkıntıları oyuna aktardığında problemlerle baş etme ve uyum sağlama becerilerini doğrudan gözlemleme fırsatı doğar,
    • Gözlemlenen içerikler çocuğa daha işlevsel baş etme yollarının gösterilmesi için fırsat sunar,
    • Terapide konulan sınırlar çocuğun kendini kontrol etme becerilerini artırır,
    • Terapi süreci çocuğun duygu ve düşüncelerini ifade etmesiyle beraber kendi iç dünyasını keşfettiği bir süreçtir (5).

    Oyun terapisinde oyuncak kullanımı

    • Terapi odası yüzlerce oyuncağın bulunduğu oyuncaklarla donatılmış bir oda olmak zorunda değildir,
    • Önemli olan çocuğun kendini ifade edebileceği ve duygularına hitap eden oyuncakları seçmesi, onlarla oynamasıdır,
    • Orada bulunan oyuncakların seçiminde gerçek yaşam deneyimlerinin ifadesi, duyguların tüm boyutlarıyla açıklanması ve söze gerek kalmadan açıklayıcı olması amaçlarına hizmet etme derecesi önemsenmelidir,
    • Mekanik ve karmaşık oyuncaklar olmamalıdır,
    • Çocukları bağımlı, kendine güvenini sarsacak içerikte oyuncaklar olmamalıdır,
    • Çocuk bütün oyuncakları görebilmelidir,
    • Oda dağınık olmamalıdır,
    • Oyun oynarken çocuk kendini özgür hissetmelidir (5).

    Oyun terapisinde sınır koyma

    Çocuğun oyun oynarken kendini özgür hissetmesi sağlanırken bir yandan da oyun terapisi sürecine sınır koymak oldukça önemlidir. Buradaki temel amaç gerçek yaşam düzenini terapide de sürdürmek, terapiden sonra yaşamın normal seyrinde devam edeceğini göstermektir. Terapötik ilişkiyi korumak, çocuğun kendini kontrol etmesi, kendi sorumluluğunu almasının sağlanması, çocuk ve terapist arasındaki güven hissinin korunması sınır koymadaki diğer amaçlardır. Seansların belirli bir sürede gerçekleşmesi ve terapinin hep devam etmeyecek olması temel sınırdır. Terapi odasından oyuncak alınamaz ve odanın dışına çıkarılamaz. Çocuk kendine zarar veremez. Terapi yaklaşımında ebeveyn katılımı yoksa çocuk ebeveyni ile birlikte odada bulunamaz. Bunlar çocuğa terapinin başında açıklanmalıdır. Bunun gibi sınırlar başlıca sınırlardır. Sınırlar olmadan çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenemez. Bununla beraber çocuğun sınırları kırma arzusu veya girişimi de çocuk hakkında bazı ipuçlarının elde edilmesine yardımcı olmaktadır (5).

    Oyun Terapisi Çeşitleri Nelerdir?

    Çocuk merkezli oyun terapisi (ÇMOT)

    Temellerini Carl Rogers’in Danışan Merkezli Terapisi’nden almış olan yaklaşım Virginia Axline tarafından 1940’lı yıllarda oyun terapisinde kullanılmıştır (7).Temel amaç çocuğun davranışlarını değiştirmek ve kontrol etmek yerine çocuğun kendi davranışlarının farkına varmasını sağlamaktır. Terapistle çocuk arasında kurulan ilişkinin iyileştirici gücü olduğu varsayılır.

    • Çoğunlukla 2-10 yaş arasındaki çocuklarda kullanılır,
    • Problem yerine çocuk; geçmiş yerine şu an; düşünce, hareketler yerine duygular; açıklama yerine anlayış; düzeltme yerine kabullenme önemlidir,
    • Hangi oyuncağı seçeceği ve hangi oyunu oynayacağı çocuğa kalmıştır, terapötik süreci çocuk yönetir,
    • Terapist çocukla ilgilidir ve sıcak bir ilişki kurma çabasındadır,
    • Çocuğun duyguları ona geri yansıtılır,
    • Çocuğun becerileri, potansiyeli ve içsel süreçlerine güvenilir,
    • ÇMOT’nin depresyon, kaygı, takıntı gibi belli başlı sorunlarda etkili olduğu gösterilmiştir (7).

    Deneyimsel oyun terapisi (DOT)

    Byron E. Norton ve Carol Norton tarafından geliştirilen deneyimsel oyun terapisi ilişkisel oyun terapisi ve çocuk merkezli oyun terapisinin bir birleşimi ve onların genişletilmiş halidir. DOT’un temel varsayımı çocukların dünyayı bilişsel değil deneyimsel algıladıkları şeklindedir. DOT, çocuk merkezli oyun terapisinden metaforların yorumu noktasında ayrılır. “Ormandayız ve etrafımda bir sürü böcek var” ifadesi DOT terapisti için yalnızca bir korku ifadesi değil, çocuğun deneyimlemiş olduğu travmatik bir yaşantıya dair önemli ipuçları barındıran bir metafor olarak görülür. Çocuğu anlamak için bu ifadelere önem verilir, gerektiğinde aile ile de paylaşılır. ÇMOT’de ise terapistin çocukla kurduğu ilişki önemsendiğinden metaforlar araştırılmaz ve yorumlanmaya çalışılmaz. ÇMOT’de terapistin sözel geribildirimi ve yansıtma varken, DOT’da terapistin rolü çocukla beraber oyunu deneyimlemektir. Çocuk oyununa terapisti dahil etmek istediğinde terapist oyuna katılır. Terapist çocuk tarafından verilen rolü yerine getirir, çocuk nasıl isterse o şekilde davranır. Kaygı ve korkuları olan, depresyon, boşanma sonrası uyum sorunu, psikosomatik sorunlar gibi problemleri olan çocuklarda bu terapinin etkili olduğu görülmüştür (7).

    Deneyimsel oyun terapisinde çocukların 5 aşamadan geçerek terapiyi tamamladıkları görülmüştür (7):

    1. Keşif aşaması: İlk birkaç seansı içerir. Odanın keşfedilmesi, oyuncakları inceleme söz konusudur. Çocuk temkinlidir.
    2. Korunma için sınama aşaması: Çocuk terapiste güvenip güvenemeyeceğini sınar. Ne kadar özgürlüğe sahip olduğunu, terapistin ona ne kadar tahammülü olduğu ve ihtiyacı olduğunda orada olmaya devam edip etmeyeceğini çeşitli davranışlarıyla test eder. Yeterli güvenlik hissi oluştuğunda kendini açmaya hazır hale gelir.
    3. Bağımlılık aşaması: Çocuk travmatik deneyimini fantezi oyunlarıyla açığa çıkarır. Terapisti oyuna davet etmede isteklidir.
    4. Terapötik büyüme aşaması: Travmatik deneyimini aktardığı için donuklaşır, odada gezinmeye başlar. Yeni kimliğinive hissettiği yeni duyguları keşfetmeye çalışır.
    5. Sonlandırma aşaması: Aktarılan ve keşfedilen her şeyle beraber çocuk artık bağımsızlığını kazanır ve terapiye veda etmeye hazırdır.

    Gelişimsel oyun terapisi (GOT)

    Gelişimsel oyun terapisi Viola Brody tarafından geliştirilmiş, terapist tarafından yönlendirilmeyi içeren bir tekniktir. Terapinin temelini çocuğun dokunma yoluyla iyileştirilmesi oluşturur. Dokunma çocuğun gelişimsel sürecinde önemli bir yere sahiptir. Sevginin aktarımı, güven duygusunun hissedilmesi ve diğerlerince değer verildiği hissi dokunmayla geçer. Bu nedenle GOT dokunmanın terapötik gücüne güvenmektedir. Gelişimsel oyun terapisinde oyuncak yoktur, dokunmaya dayalı oyunlar vardır. Bu özelliği nedeniyle tüm yaş gruplarındaki çocuklar için uygun bir terapi yöntemidir. Dokunma temelli oyunlar çocuk ile temel bakım veren arasındaki güvenli bağın kurulmasına yardım eder ve çocukta sıkıntı oluşturan durumun endişesinin azalmasına yardımcı olur (7).

    Gelişimsel oyun terapisinin 6 temel prensibi vardır:

    • Bir başkası tarafından dokunulmayı deneyimleyen çocuk, kendilik hissini geliştirir,
    • Çocuk, başkaları tarafından psikolojik anlamda görüldüğünü ilk olarak dokunulma yolu ile deneyimler,
    • Çocuğun dokunulmayı deneyimleyebilmesi için dokunma konusunda yeterli bir yetişkinin ona dokunması gerekir,
    • İyi bir dokunucu olabilmek için, yetişkinin kendisine dokunulmaya müsaade etmesini öğrenmesi gerekir,
    • Çocuğun dokunmayı hissedebilmesi için, kendisine dokunmaya müsaade eder hale gelmesi gerekir,
    • Çocuğun dokunulduğu bir ilişkiyi sağlayabilmek için, terapist GOT’daki dokunma aktivitelerini doğru uygulamalıdır.

    Psikanalitik oyun terapisi

    Terapötik oyun fikriyle ilgilenenlerin başında Freud gelmektedir. Çocuklarda oyunun kendini ifade etme, arzuların gerçekleşmesi ve travmatik yaşantıların üstesinden gelinmesi olmak üzere üç temel işlevi olduğunu söylemiştir (7). Freud yetişkinler üzerinde terapi uygulamış ancak çocuklarla terapi yapmamıştır. Yalnızca “Küçük Hans Vakası” olarak bilinen bir vakanın takibini yapmıştır. Bu vaka Freud tarafından aktarılmıştır ve Freud çocukla yalnızca bir kez yüz yüze görüşmüştür. Çocuğun analist olan babası ve Freud arasında geçen yazışmalarla ve babanın günceleriyle, çocuğun tedavi planı Freud tarafından yürütülmüştür. Babanın aktardığı oyunlar ve çocuğun kullandığı dil bilinçdışı çatışmaların anlaşılması ve yorumlanmasında kullanılmıştır (4).

    Psikanalitik oyun yaklaşımın öncülerinden biri daha önce oyun terapisinin tarihsel sürecinde de ifade edildiği gibi Anna Freud’dur. Onun yaklaşımı çocukların oyun oynarken uzun süre izlenmesi ve oyunun altında yatan saklı anlamların keşfedilmesi üzerine kuruluydu. Klein’in yaklaşımı da Anna Freud ile benzerlik gösterse de uzun gözlemler yerine hemen yorumlama söz konusuydu. Her iki kuramcının da yöntemi gözlemlenen içeriklerin çocuğa yorumlanmasını içermekteydi. Erken dönem psikanalistlerinden olan Hans Zulliger yorumlama yaklaşımının çocuklara uygun olmadığını görmüş ve çocuğun yalnızca oyun oynamasına odaklanılması gerektiğine inanmıştı (7).

    Çocuk psikanalizinde öncü olan isimlerden bir diğeri Winnicott’tur. Kendinden önceki oyun terapisi yaklaşımlarını oyunun içeriğine gereğinden fazla odaklanmakla eleştirmiştir. Ona göre bu odaklanma çocuğun ihmal edilmesine neden olmuştur (7). Oyunun evrensel olduğunu ve  çocuklar için doğal bir süreç olarak ortaya çıktığını ifade etmiştir. Oyunun kendisi bir terapidir. Terapide oyun, çocukla iletişim kurmada bir araç gibi işlev görmekte, çocuk hakkında bilgi edinmeye yardımcı olmaktadır. Üstelik oyun sayesinde hem çocuklar hem de yetişkinler yaratıcı olmakta özgürdürler (10).

    Filial terapi (FT)

    1960’lı yıllarda Louise Guerney ve Bernard Guerney tarafından geliştirilmiştir. Çocuk merkezli oyun terapisi üzerine temellenen ilişki odaklı bir yaklaşım olmakla beraber terapist-çocuk ilişkisi yerine ebeveyn-çocuk ilişkisine önem verilir. Filial terapi ebeveynlerin terapötik değişimden sorumlu başlıca kişiler olduğunu kabul eder. Çocuk ve ebeveyn arasında sağlıklı bağlanmalar geliştirmek terapinin temel amaçlarındandır. Bu yönüyle bağlanma kuramından temel aldığı söylenebilir. Temel bakım verenle çocuk arasında sıcak, duyarlı ve olumlu kabule dayalı bir ilişki oluşturularak temel bakım verenin çocuk için “güvenli üs” haline gelmesine yardımcı olunur. Filial terapi, aile sistemleri kuramından da temel alır. Ebeveyn çocuk arasındaki ilişkiyi geliştirmenin yanında ebeveynlerin çocuk yetiştirme becerilerinin artırılması, tüm aile üyelerinin birbirlerinin ihtiyaçlarına yanıt verir hale geldiği bir aile ortamı oluşturmak hedeflenir. Bu özelikleri ile FT’nin davranış değişimi ya da belirtilerin azaltılmasından ziyade kişisel dönüşümleri hedeflediği söylenebilir (8).

    Filial terapistleri ebeveynleri terapiler konusunda eğitir, terapiler önce ofis ortamında daha sonra evde gerçekleştirilir. Terapist ebeveynlere süpervizyon verir ve geliştirilen ebeveynlik becerilerinin günlük yaşama da uyarlanması sağlanır. FT en çok 2-12 yaş aralığında uygulanmakla birlikte bu yaş sınırı dışındaki çocuk ve daha büyük bireyler için de uygun düzenlemelerle uygulanabilir. Koşullara ve bireylerin özelliklerine göre değişmekle beraber çoğunlukla 10-20 seans süren Filial terapi, kısa süreli bir terapi olarak değerlendirilmektedir (8).

    Theraplay

    İlk olarak Chicago Head Start programındaki anneler ve çocuklar arasındaki bağı güçlendirmek amaçlı kullanılan bu yaklaşım, diğer yöntemleri de kullanarak fiziksel temas ve çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak, çocukla ilişki kurmak üzerine kurulmuştur. 1971 yılında kurulan Theraplay Enstitüsü ile bu yöntem yaygınlaşarak kullanılmaya devam elmiştir (1). Theraplay bir bakıma oyun terapisi tekniği olarak görülebilir. Ebeveyn çocuk ilişkisi terapinin odağıdır. Temel amaç çocuk ile bakım verenler arasında düzenli, uyumlu bir ilişki oluşturmaktır, bu amaçla beveynler de terapiye dahil olurlar (1,7).

    Theraplay’de özel bir oyun odasına ihtiyaç yoktur, oyuncaklardan çok oyunlar ön plandadır. Diğer tekniklerden farklı olarak bu yöntem sade bir odada yerde oturularak uygulanır (7). Terapistin başlattığı terapi sürecinde ebeveynler etkileşime hazır olduklarında terapiye aktif olarak katılım sağlarlar. Terapist geribildirimlerle onları destekler (1). Theraplay bebeklikten itibaren 18 yaşa kadar ve hatta yetişkinlikte bile kullanılabilen bir yöntemdir. Özellikle bağlanma sorunu olan çocuklar başta olmak üzere, depresyon, karşıt gelme bozukluğu, öfke sorunları, gelişimsel bozukluklarda da etkili olduğu belirtilmiştir (7). Bunun yanında klinikler, ruh sağlığı merkezleri, okullar, kreşler, bakım evleri gibi birçok ortamda uygulanabilmektedir (1).

    Theraplay’de 4 farklı kategoride oyunlar oynanır: Yapı, bağlılık, beslenme ve mücadele. Oyunlar bağlanma, dokunma, uyumu artırma ve etkileşim sağlama amaçlarına hizmet edecek şekilde belirlenmiştir (1). Çocuğun bu kategorilerden hangisindeki oyunlara daha çok ihtiyacı olduğu terapist tarafından belirlenir. Dolayısıyla terapi çocuğa özeldir (7). Yapı boyutu güvenlik, organizasyon, düzenleme; bağlılık boyutu bir aradalık, mutluluk, uyumluluk; besleme boyutu güven, öz değer, stresin azalması; mücadele boyutu yetkinlik ve uzmanlık kavramlarını içerir (1): Oynanan bazı oyunlara şu örnekler verilebilir (1):

    • Yapı Boyutundaki Oyunlar: El çırpma, baloncuk patlatma, ellerin, ayakların veya vücudun etrafını çizme.
    • Bağlılık Boyutundaki Oyunlar: Yanakları patlatma, patlamış mısır parmaklar, yapışkan burun.
    • Besleme Boyutundaki Oyunlar: Küçük atıştırmalıklar, ninni, pamuk topu mu? Kuş Tüyü mü?
    • Mücadele Boyutundaki Oyunlar: Emekleme yarışı, karate vuruşu, yastık itme.

    Kum terapisi

    Kum terapisi bir oyun terapi tekniğidir. Tekniğin geliştiricisi Jung’un öğrencilerinden Dora Kalf’tır. Kullanılan materyaller kum, su, minyatür oyuncaklar ve kum tepsisidir. Sözel olmayan bir tekniktir ve özellikle 8 yaştan sonraki çocuklarda, ergen ve yetişkinlerde kullanılabilir. Diğer terapilere ek olarak da kum terapisi uygulanabilir. Bu teknikteki temel varsayım kumun kendisinin terapötik bir etkiye sahip olduğudur (7).

    Terapide terapist danışana birinde kuru kum diğerinde ıslak kum olan iki adet tepsi sunar. Tepsiler deniz, nehir ve suyu temsil eden mavi renge boyanmıştır. Danışan hangi tepsiyi kullanacağını kendi seçer. Danışana tarihi mekânlar, taş, deniz kabuğu gibi gerçek objelerden oluşan çok fazla sayıda minyatür sunulur. Danışan istediği minyatürleri seçer ve kum üzerinde bir sahne oluşturur. Tekniğin temelleri Jung’un öğretisine dayandığından arketipler, kolektif bilinçdışı gibi kavramlar terapiyi şekillendirir. Danışanın minyatürler ile kum üzerine çatışmalarını, bilinçdışı süreçlerini yansıttığı varsayılır. Bilinçdışı içeriği bilinçli hale getirerek iyileşme sağlama hedeflenir (7).

    Kukla terapisi

    Kuklaların terapide kullanımı, çocukların kendilerini sözel olarak ifade edemeyişleri karşısında duygu ve düşüncelerini kuklalarla ifade etmelerinden doğmuştur. Çocuklar kukla ile kendilerini özdeşleştirebilir, kuklalar hayatlarındaki önemli kişiler yerine geçebilir ya da öfkelerini yansıttıkları cansız bir nesne olarak işlev görebilirler. İfade ettikleri duygular ve düşünceler yargılanmadığı ya da eleştirilmediğinden ve üstelik kuklaların hakimi kendileri olduğundan çocukların egolarının güçleneceği varsayılmaktadır (7).

    Çocuk kuklalar karşısında serbest bırakılır, istediğini seçer ve onunla ilgili bir öykü oluşturur. Terapist öyküyü analiz ederek çocuk hakkında bilgi edinmeye çalışır, değerlendirme yapar. Öyküdeki çatışmalar, çözümsüzlükler, bilişsel hatalar ve duygu ifadeleri analiz edilerek çocuğa aktarılır. Terapist tespit ettiği bu olumsuz imgeleri tersine çevirerek daha iyi bir öykü tasarlar ve bunu kuklalarla canlandırır. Böylece çocuğun problemine karşı bir çıkış yolu gösterilir (7).

    Oyun terapisine yönelik çalışmalarda çocuğun kendi duygu ve hislerinin daha çok farkına varır duruma geldiği, kendilik algısı ve tasarımının olumlu yönde arttığı, kişisel yeterliliğinin arttığı, kaygı düzeyinin azaldığı, aile bireyleri arasındaki ilişkinin etkilendiği, davranışsal ve duygusal uyumun arttığı, maruz kalınan travmatk yaşantının etkilerinin azaldığı, yıkıcı davranışlar ve dikkat sorunları üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Aynı zamanda çocuğun gösterdiği depresyon, somatizasyon bozuklukları, dikkat ve düşünce sorunları, sosyal problemler ve diğer psikolojik problemlerde de oyun terapisinin etkili olduğu görülmüştür (7).

    Türkiye’de oyun terapisi

    Oyun terapisi dünyada 1930’lu yıllarla beraber gelişirken Türkiye’de kullanımı ve yaygınlaşması 2000’li yıllarda geç olarak başlamıştır (7). Bunun başlıca sebebi psikologlara ve psikiyatristlere “deli doktoru” gözüyle bakılması ve bu alana dair bilginin az olmasıdır. Ekonomik kalkınma ve artan farkındalıkla beraber günümüzde bu yaklaşım terkedilmekte ve terapiye gitmek normalleşmektedir.

    İbni Sina, Gazali gibi eski düşünürler, oyunun çocuk için elzem olduğunu ifade etmişlerdir. Dilimizde çocuklarla ilgili atasözleri ve deyimlerde oyunun çocuklarla özdeşleştirildiğini görmekteyiz. Oyun terapisi ile ilgili ülkemizdeki ilk kitap 1974 yılında yayınlanan Hans Zülliger’in Çocukta Oyunla Tedavi adlı kitabıdır. Ülkemizde oyun terapisi ile ilgili ilk kitabı kaleme alan Berka Özdoğan’dır. İlk baskısını 1988 yılında yapan Çocuk ve Oyun: Çocuğa Oyunla Yardım adlı kitap oyun terapisi ile ilgili ilk kapsamlı kitaptır (7).

    Ülkemizde oyun terapisi alanındaki ilk eğitimler 2000’li yıllarda verilmiştir. 2010’lu yıllarda ülkemizde yabancı uzmanların açtığı birçok oyun terapisi eğitim programı düzenlenmiştir. Byron Norton, Oyun Terapisi ile ilgili ilk eğitimini ülkemizde 2009 yılında vermiştir. Sonraki yıllarda Byron Norton’un Deneyimsel Oyun Terapisi eğitimleri ile ülkemizde oyun terapistleri yetişmiştir. 2012 yılında ülkemize gelen Reyhana Seedat da açtığı kapsamlı eğitim programları ile birçok oyun terapisti yetiştirmiştir. 2012 yılında açılan Theraplay eğitimleri sonraki yıllarda da devam etmiştir. Yine aynı yıl Lenore Steinhardt, Kum Terapisi eğitimi için ülkemize gelmiştir (7).

    Ülkemizdeki Oyun Terapisi Derneği 2012 yılında kurulmuştur. 2014 yılında 19. Dünya Oyun Kongresi’nin ev sahibi Türkiye olmuştur. 2015 yılında ise Erzurum’da Uluslararası Oyun ve Oyuncak Kongresi düzenlenmiştir (7). Tüm bu tarihsel süreçler birlikte değerlendirildiğinde ülkemizde oyun terapisinin yaygınlaşmasının 2010’lu yıllardan sonra olduğu söylenebilir

    Ülkemizde oyun terapisinin önde gelen isimleri Ferhunde Öktem, Bahar Gökler, İsmail Ersevim’dir. Öktem, Virgina Axline’nin yönlendirmesiz oyun terapisi yaklaşımını çocuklarla yaptığı klinik çalışmalarda kullanmış ve eğitimler de vermiştir. Bu alanda öncü diğer isimler Filiz Çetin, Birgül Emiroğlu, Elif Göçek’tir. Bu uzmanlar hem terapilerinde yoğun şekilde oyun terapisini kullanmakta hem de bu konuda eğitimler vermektedir (7).

    Referanslar

    1Akar Gençer, A. ve Aksoy, A. B. (2016). Anne çocuk etkileşiminde farklı bir yaklaşım: Theraplay oyun terapisi. Psikiyatride Güncel Yaklaşılar, 8(3), 244-254.

    2Bekmezci, H. Ve Özkan, H. (2015). Oyun ve oyuncağın çocuk sağlığına etkisi. İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Dergisi, 5(2), 81-87.

    3Berktay, A. (Ed.). (2017). İnsan Tabiatını Tanıma (13.Baskı). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

    4Freud, S. (2017). Çocukta Fobinin Analizi Küçük Hans Vakası (3. Baskı). (D. Muradoğlu, Çev.). İstanbul: Say Yayınları.

    5Öğretir, A. D. (2008). Oyun ve oyun terapisi. Gazi Üniversitesi Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesi Dergisi, 22, 94-100.

    6Santrock, J. W. (2015). Erken çocuklukta sosyoduygusal gelişim. Yaşam Boyu Gelişim içinde (s.241-272). (G. Şahin, Çev. Ed.). Ankara: Nobel Yayınları.

    7Teber, M. (2015). Çocuk merkezli oyun terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarının çözümüne etkisi (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Klinik Psikoloji Bilim dalı, Gaziantep, İstanbul?

    8Tortamış Özkaya, B. (2015). Ebeveyn-çocuk ilişkisi üzerine odaklanan bir oyun terapisi yaklaşımı: Filial terapi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 7(2), 208-220.

    9Türk Dil Kurumu. http://www.tdk.gov.tr/ Erişim Tarihi:27.04.2019.

    10Winnicott, D. W. (2014). Oyun ve Gerçeklik (3.Baskı). (T. Birkan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

    11Yörükoğlu, A. (2018). Çocuk Ruh Sağlığı (38.Basım). İstanbul: Özgür Yayınları.

  • Şema Terapi: Nedir, Kimler İçin Uygundur, Nasıl Yapılır?

    Şema terapisi [schema therapy], bir başka ifadeyle şema odaklı terapi [schema-focused therapy] her şeyden evvel bir psikoterapi (psychotherapy) modelidir.

    Şema terapisi, klinik anlamda kişinin sağlıksız davranışlarda bulunmasına ya da yetişkin ilişkilerini sürdürmekte zorlanmasına yol açabilen uyum bozucu düşünme örüntülerini tanımlamak için kullanılan şema [schema] kavramını hedef alan bir terapi türüdür.

    Şemaların, özellikle duygusal ve fiziksel gereksinimleri karşılanmamış çocuklarda geliştiği düşünülür; bunun yanı sıra aşırı ölçüde şımartılan ya da ebeveynleri tarafından uygun sınırlar konulmayan çocuklarda da ortaya çıkabilirler. Yetişkinlikte bu şemaların bireyin düşüncelerini ve davranışlarını olumsuz yönde etkilediği; kaçınma, aşırı telafi ya da kendini aşırı derecede feda etme gibi davranışlara yol açtığı kabul edilir. Bu davranışlar da ilişkileri ve duygusal iyi oluşu olumsuz biçimde etkileyebilir.

    Şema terapinin amacı, bireyin kendi davranışlarını fark etmesine, bu davranışların altında yatan nedenleri anlamasına ve düşünce ile davranışlarını değiştirerek ilişki güçlükleri ya da duygularla daha sağlıklı ve işlevsel biçimde başa çıkabilmesine yardımcı olmaktır. Şema terapisi, bilişsel davranışçı terapi (BDT), psikanaliz, Gestalt terapi ve benzeri yaklaşımların öğelerini bir araya getirir.

    Görece yeni bir terapi yaklaşımı olmasına rağmen, bugüne kadar yapılan küçük ölçekli çalışmalar şema terapinin özellikle kişilik bozukluğu olan bireylerde etkili olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte literatür hâlâ sınırlı olduğu için bazı araştırmacılar, şema terapinin etkililiğini ve hangi koşullarda daha fazla ya da daha az etkili olduğunu belirlemek amacıyla -özellikle randomize kontrollü çalışmaların kullanıldığı- daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır.

    Şema Terapisi Ne Zaman Kullanılır?

    Şema terapisi başlangıçta kişilik bozukluklarını tedavi etmek amacıyla geliştirilmiş olup özellikle borderline kişilik bozukluğunun (BKB) tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. Örneğin bir randomize kontrollü çalışmada, şema terapisi uygulanan borderline kişilik bozukluğu tanılı bireylerin, olağan tedavilerine devam eden bireylere kıyasla iyileşme sürecine girme (yani artık BKB tanı ölçütlerini karşılamama) olasılıklarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur.

    Şema terapisi ayrıca yeme bozuklukları, anksiyete, depresyon ve diğer ruh sağlığı sorunlarının tedavisinde de kullanılmaktadır; özellikle diğer tedavi biçimlerine yeterli yanıt vermeyen durumlarda tercih edilmektedir.

    Günümüzde şema terapisi esas olarak yetişkinlerle uygulanmakla birlikte, çocuklarda ve ergenlerde kullanım potansiyelini araştıran çalışmalar da bulunmaktadır.

    Şema Terapisinde Neler Beklenir?

    Şema terapisi genellikle uzun süreli bir terapi biçimidir (yani belirli sayıda seansla sınırlı olmaktan ziyade aylar ya da yıllar boyunca devam edebilir). Zaman içinde terapist, danışanın şemalarını tanımlamasına, bu şemalara nasıl tepki verdiğini -“başa çıkma stilleri” [coping styles] olarak adlandırılan tepkileri- fark etmesine ve gereksinimlerini sağlıklı ve uyumlu yollarla karşılayabilmek için neleri farklı yapabileceğini öğrenmesine yardımcı olmayı amaçlar.

    Şema terapisi üzerine çalışan araştırmacılar çok sayıda farklı şema tanımlamış olmakla birlikte, bunların çoğunun beş temel kategori altında toplandığını ileri sürmektedir:

    1. Kopukluk ve reddedilme (Disconnection and rejection): Başkalarının duygusal destek için güvenilemez olduğuna inanmak ya da kişinin kendisini toplumdaki diğer insanlardan yalıtılmış hissetmesi gibi inançları içerir.
    2. Zedelenmiş özerklik ve performans (Impaired autonomy and performance): Kendisinin başarısızlığa mahkûm olduğuna inanmak ya da günlük yaşamın sorumluluklarını tek başına yerine getiremeyeceğini düşünmek gibi inançlarla karakterizedir.
    3. Zedelenmiş sınırlar (Impaired limits): Kendisinin üstün olduğuna ve ayrıcalıklı bir muamele görmesi gerektiğine inanmak gibi örüntüleri kapsar.
    4. Başkalarına yönelimlilik (Other-directedness): Başkalarının gereksinimlerinin her zaman kendi gereksinimlerinden önce gelmesi gerektiğine ya da çoğu durumda kontrolün başkalarına bırakılması gerektiğine inanmakla ilişkilidir.
    5. Aşırı tetikte olma ve ketlenme (Overvigilance and inhibition): Duygularını ifade etmenin olumsuz sonuçlara yol açacağına inanmak ya da yaşamın olumsuz yönlerinin her zaman olumlu yönlerden daha baskın olduğunu düşünmek gibi inançları içerir.

    Bu şemalara yanıt olarak ortaya çıktığı düşünülen sağlıksız başa çıkma stilleri şunlardır:

    • Teslim olma (Surrender): Bu başa çıkma stiline sahip kişi şemaya boyun eğer ya da onu gerçekmiş gibi kabul eder ve bunun sonucunda kendine zarar verici biçimlerde davranabilir. Örneğin, kötü muameleyi hak ettiğini söyleyen bir şemaya sahip olan biri istismara katlanabilir ya da adaletsiz davranıldığında itiraz etmeyebilir.
    • Kaçınma (Avoidance): Bu başa çıkma stilinde kişi şemayı tetikleyebilecek durumlardan uzak durmak için yoğun çaba gösterir. Bunu yapmak için madde kullanımı gibi dikkat dağıtıcı davranışlara yönelebilir ya da şemayı harekete geçirebilecek ilişki ve durumlardan kaçınabilir. Bunun sonucunda başkalarına yakınlaşmakta ya da kişisel gelişim yaşamakta zorlanabilir.
    • Aşırı telafi (Overcompensation): Bu başa çıkma stilinde kişi şemaya bilinçli olarak onun tam tersi yönde davranarak “karşı koymaya” çalışır. Bir şemayı sorgulamak kimi zaman sağlıklı ve terapötik sürecin bir parçası olabilir; ancak aşırı telafi başa çıkma stili çoğu zaman olumsuz sonuçlara yol açar. Örneğin değersiz olduğu yönündeki bir şemayı telafi etmeye çalışan bir kişi aşırı derecede başarılı olmaya çalışabilir; bu da tükenmişliğe, doyumsuzluğa ya da ilişkilerde zorlanmaya neden olabilir.

    Başa çıkma stilleri zaman içinde değişebilir. Buna karşılık altta yatan şema genellikle aynı kalma eğilimindedir. Aynı şemaya karşı bir kişinin birden fazla başa çıkma stilini sergilemesi de mümkündür.

    Şemalar ve başa çıkma stilleri belirlendikten sonra, terapist büyük olasılıkla şemaların kendisini değiştirmek ve/veya sağlıksız başa çıkma stillerini uyumlu davranışlarla değiştirmek için çeşitli teknikler kullanacaktır. Bu süreç bilişsel, duygusal ve davranışsal müdahalelerin birlikte kullanılmasını içerir.

    Örneğin bilişsel yaklaşımlarda danışandan, söz konusu şemayı destekleyen ve çürüten kanıtları incelemesi ve şemanın doğruluğunu doğrudan sorgulaması istenebilir. Davranışsal teknikler ise şemayı tetikleyen yaygın durumların rol oynama yoluyla çalışılmasını ve uyumsuz başa çıkma stiline başvurmak yerine uyumlu bir tepkinin uygulanmasını içerebilir.

    Şema terapi sürecinde danışanlardan seanslar arasında ev ödevleri yapmaları istenebilir. Bu ödevler; şemalara meydan okuyan bilgi kartlarını gözden geçirmeyi ya da şemaları tetikleyen yaşantıların kaydedildiği bir kayıt tutmayı (çoğu zaman “şema günlüğü” olarak adlandırılır) içerebilir. Bu kayıtlar seans içinde birlikte ele alınarak danışanın ilerlemesini izlemesine ve farklı davranışsal tepkiler gerektiren durumları fark etmesine yardımcı olur.

    Bazı durumlarda danışanın partneri, aile üyeleri ya da yakın ilişkide olduğu kişiler de bir şema terapi seansına davet edilebilir; böylece danışanın şemalarının ilişkilerini nasıl etkilediğini daha iyi anlaması sağlanır.

    Şema Terapisi Nasıl Çalışır?

    Şema terapisi, psikolog Jeffrey Young tarafından 1980’lerden 1990’lara uzanan süreçte geliştirilmiştir ve bu yönüyle görece yeni bir terapi yaklaşımıdır. Young, çocukluk döneminde oluşan uyum bozucu düşünce örüntülerinin yetişkinlikte sağlıklı işlevselliği engelleyebileceğini; bunun özellikle kişilik bozukluğu, ağır depresyon ya da anksiyete ve diğer ruh sağlığı sorunları yaşayan bireylerde belirgin olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca bu düşünce örüntülerinin doğrudan hedef alınmasının, söz konusu kişilerin süreğen olumsuz duygularla başa çıkmalarına, dünyayla daha uyumlu yollarla ilişki kurmayı öğrenmelerine ve işlevsel olmayan şemalar nedeniyle zarar görmüş olabilecek ilişkilerini güçlendirmelerine ya da yeniden inşa etmelerine yardımcı olacağını savunmuştur.

    Şema terapisi, danışanın kendisini rahat ve duygusal olarak güvende hissedebildiği güçlü bir terapötik ilişkiye dayanır. Bu yaklaşımda empatik yüzleştirme [empathic confrontation] merkezi bir öneme sahiptir. Terapist, danışanın ne kadar uyum bozucu olursa olsun şemalarına ve davranışlarına empati ve anlayışla karşılık verir; aynı zamanda danışanı değişim gereksinimini görmeye teşvik eder ve bunu gerçekleştirebilmesi için gerekli araçları sunar.

    Şema terapistleri ayrıca “sınırlı yeniden ebeveynlik” (limited reparenting) olarak adlandırılan bir müdahaleyi de kullanırlar. Bu yaklaşımda terapist, danışanın çocukluk döneminde karşılanmamış bazı duygusal gereksinimlerine terapötik çerçeve içinde yanıt vermeye çalışır. Örneğin bakımverenlerinden nadiren duygusal destek almış bir danışan, terapistin koşulsuz şefkat ve onay sunmasından yarar görebilir; ihmal ya da terk edilme yaşamış bir danışan ise tutarlılık ve süreklilik sunan bir terapötik ilişkiyle desteklenebilir.

    Her ne kadar “yeniden ebeveynlik” ifadesi terapistin ebeveyn rolünü üstleneceğini düşündürse de, yetkin bir şema terapisti bunu her zaman “sınırlı”, yani etik ilkelere bağlı kalarak ve terapötik sınırları koruyarak gerçekleştirir.

    Bir Şema Terapistinde Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Şema terapisi, terapist-danışan ilişkisine güçlü bir vurgu yaptığı için danışanların kendilerini rahat hissettikleri, gereksinimlerine ve davranışlarına karşı anlayışlı ve empatik olan bir terapist aramaları önemlidir. Diğer terapi türlerinde olduğu gibi, terapist tarafından yargılandığını hissetmek ilişkinin uygun bir eşleşme olmadığına işaret eden önemli bir uyarı işaretidir.

    Danışanlar ayrıca şema terapi alanında özel sertifikasyon programlarını tamamlamış klinisyenleri tercih etmek isteyebilirler. Bu sertifikaların bir kısmı Uluslararası Şema Terapi Derneği (International Society of Schema Therapy – ISST) ve onunla bağlantılı kuruluşlar tarafından verilmektedir. ISST onaylı bir şema terapisti olabilmek için klinisyenin en az yüksek lisans derecesine sahip olması ve süpervizyon eşliğinde yürütülen seansları da içeren belirli sayıda eğitim saatini tamamlaması gerekir.

    Referanslar

    Taylor, C., Bee, P., & Haddock, G. (2017). Does schema therapy change schemas and symptoms? A systematic review across mental health disorders. Psychology and psychotherapy90(3), 456–479. https://doi.org/10.1111/papt.12112

    Bamelis, L., Evers, S., Spinhoven, P., & Arntz, A. (2014). Results of a Multicenter Randomized Controlled Trial of the Clinical Effectiveness of Schema Therapy for Personality Disorders. The American Journal of Psychiatry171(3), 305–322. https://doi.org/10.1176/appi.ajp.2013.12040518

    International Society of Schema Therapy (ISST); https://schematherapysociety.org/