Yazar: admin

  • Şema Nedir? Şemalar (18 Şema) Nelerdir?

    Şema Terapisi desteği almak istiyorsanız ön görüşme ve randevu için bizi arayabilirsiniz:

    Gsm: 0534 819 71 42

    Şema [schema], şema terapisinin en temel kavramıdır. Bu yazıda, “Şema nedir?” sorusuna cevap vermeye, şemanın temel özelliklerini ele almaya ve 18 şemadan kısaca bahsetmeye çalışacağım.

    Şema kavramını üç açıdan ele alabiliriz:

    1. Şemanın sözlük anlamı
    2. Şemanın psikoloji literatüründeki anlamı
    3. Şemanın, şema terapisindeki anlamı

    Bu yazıdaki amacım, şema kavramını, şema terapideki anlamıyla ele almaktır.

    Başlarken şunu hatırlatmak isterim ki, bir kavram (zihindeki soyut ve genel bir tasarım) ile ilgileniyoruz. Ortada elle tutup gözle görebileceğimiz veya beyin görüntüleme cihazı sayesinde biçimi üzerinde konuşabileceğimiz somut bir şema yok.

    Kendinizle ilgili temel sorularınızdan biri şu olabilir: Belirli bir durumda, genelde, neden “öyle” davranıyorum? Şema, bu sorunun cevabı için zihnimizde bir pencere açabilecek kavramlardan biridir.

    İnsan yavrusu, doğduğunda, dünyaya dair bir bilgiye sahip değildir, ancak bilgi edinme potansiyeline sahiptir. Şema, söz konusu bilgi edinme sürecindeki önemli zihinsel işlemlerden biridir.

    Doğduğumuz andan itibaren, karşılaştığımız her durum, olay, nesne, kişi vb. ile ilgili zihnimizde bir intiba oluşur. Bir süreç içinde oluşan ve değişe(bile)n bu intibaya şema diyebiliriz.

    Söz gelimi, şu anda bu yazıyı okuyorsanız bunu, harflerle, kelimelerle ilgili şemalarınız sayesinde yapıyorsunuz. Elimize el, kaleme kalem, kadına kadın, erkeğe erkek, üzüntüye üzüntü, acıya acı, hazza haz diyebilmemiz söz konusu şemalar aracılığıyla oluyor. Yani doğduğumuz andan itibaren, zihnimizde el, kalem, kadın, erkek, üzüntü, acı, haz vb. şemaları oluşturmuşuz.

    Şemalar, dünyayı -mesela bir kalemle ne yapılacağını, ateşin yakacağını, yağmurun ıslatacağını, nelerin acı veya haz vereceğini- ön görmemizi sağlayarak, yaşamımızı sürdürmemize aracılık eder.

    Buraya kadar ele aldığımız açıdan, her şeye dair zihinsel şemalarımız olabilir: Acıya-hazza, ayrılığa-kavuşmaya, sadakate-ihanete, acıya-tatlıya, güvene-korkuya vb. Ancak, şema terapide şema kavramını, her şeye dair geliştirdiğimiz yapılar olarak değil “daha özel zihinsel yapılar” anlamında kullanıyoruz.

    Bu girizgahtan sonra, odak noktama, şema kavramının şema terapideki anlamına gelebilirim.

    Şema kavramı

    Jeffrey E. Young, önce erken dönem uyum bozucu şema (early maladaptive schema) kavramını kullanmıştır. Daha sonra, bir kısaltma olarak şema (schema) kavramını tercih etmiştir.

    Şema terapinin kurucusu Jeffrey E. Young’tan hareketle, şemayı şöyle tanımlayabiliriz:

    Şema, çocukluk ve ergenlik dönemi boyunca gelişen, anılardan, duygulardan, bilişlerden ve bedensel duyumlardan oluşan, işlevsel olmayan, bireyin kendilik algısını ve kişiler arası ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen ve yaşam boyunca sürekli tekrar eden kalıp ya da örüntüdür.

    Yazarken benim de gözümü korkutan bu tanımı, öğelerine ayırarak anlamaya çalışalım isterseniz.

    Şema Terapi‘de, tanımını biraz daha ayrıntılandırmak için, şemaya dair şu maddeleri paylaşılır:

    • Genel, yaygın bir tema ya da örüntüdür.
    • Anılardan, duygulardan, bilişlerden ve bedensel duyumlardan oluşur.
    • Kişinin kendini ve başkalarıyla olan ilişkisini dikkate alır.
    • Çocukluk ya da ergenlik boyunca gelişir.
    • Kişinin yaşamı boyunca karmaşıklaşır.
    • Önemli bir dereceye kadar işlevsizdir.

    Erken dönem uyumsuz şemalar, kısaca, gelişimimizin erken dönemlerinde başlayan, yaşamımız boyunca tekrarlanan, kendilik yıkıcı, duygusal ve bilişsel örüntülerdir. (Şema Terapi, Jeffrey E. Young)

    Dikkatinizi çekmiş olabileceği gibi, Young’ın tanımında, davranış yer almıyor. Young, uyumsuz davranışı şemanın bir parçası olarak değil, şemaya verilen bir tepki olarak görmektedir.

    Young’a göre, bir davranış, şema tarafından tetiklenir fakat onun bir parçası değildir. Şemalar, davranışlarımızı tetikleyen zihinsel yapılardır.

    Bu bakış açısı, neden öyle davrandığımız sorusuna, makul bir cevap vermiş olabilir. İşlevsel (uyumlu) şemalara sahipsek işlevsel, işlevsiz (uyum bozucu) şemalara sahipsek işlevsiz davranışlar sergileyebiliriz.

    Şemaların özellikleri nelerdir?

    İsterseniz bu bölümde, şemaları, biraz daha açıklayıcı bir şekilde, bazı sorular üzerinden ele almaya çalışayım.

    Şemalar olumlu mudur olumsuz mudur?

    Şemalar olumsuz da olabilir, olumlu da olabilir. Bununla birlikte, şema terapide ele alınan şemalar, olumsuz, işlev bozucu, ihtiyaçlarımızı gidermemize engel olanlardır. Bu yüzden de, şema terapide ilk kullanılan kavram, erken dönem uyum bozucu şema olmuştur.

    Şemalar nelerden oluşur?

    Şemayı, birtakım öğelerin bileşiminden oluşan bir bütün olarak düşünebiliriz. Burada, öğelerin birlikteliği söz konusudur. Az sonra daha ayrıntılı olarak ele alacağım gibi, öğelerden birinin varlığı, diğerlerinin varlığını da öngörmemizi sağlayabilir.

    Bir şemayı oluşturan söz konusu öğeler şunlardır: Bedensel Duyumlar, Anılar, Duygular, Düşünceler

    Her şemanın kendine has bir duygusu, düşüncesi, anısı (veya anıları) ve bedensel duyumu vardır. Yani, şemaların duygularımızda, düşüncelerimizde, bedenimizde ve anılarımızda karşılıkları vardır. Meseleyi, terk edilme şeması üzerinden ele alırsak şunları söyleyebiliriz:

    • Duygu: Bağlandığınız kişiye (veya kişilere) karşı yoğun bir muhtaçlık duygusu taşırsınız. Onun tarafından terk edilmekle ilgili yoğun endişe hissedebilirsiniz. Kişinin sizden uzaklaştığını fark ettiğinizde dehşet duygusuna kapılabilirsiniz. Sizi bırakıp gideceği için -terk edilme şemanız varsa buna inanırsınız- ona karşı yoğun bir öfke hissedebilirsiniz.
    • Düşünce: Terk edilme şemasına sahipseniz, “Bağlandığım insanlar, önünde sonunda, öyle veya böyle beni bırakacak veya terk edecekler.” şeklinde güçlü bir düşüneniz/ inancınız olabilir.
    • Anı: Bağlandığınız insanlar tarafından (anne, baba, arkadaş vb.) bırakılma/ terk edilmeyle ilgili anılarınız/ hikayeleriniz olabilir.
    • Bedensel duyum: Bağlandığınız kişilerden kopmanın (veya kopma ihtimalinin) bedeninizde bir etkisi olabilir. İçinizde bir boşluk, vücudunuzun muhtelif bölgelerinde ağrılar yaşayabilirsiniz. Terk edilme anılarınızda yaşamış olduğunuz bedensel duyumları, bugün, terk edilme ihtimali aklınıza geldiğinde yaşayabilirsiniz.

    Şemalar ne ile ilgilidir?

    Şemalar en genel anlamıyla, zihnimizi meşgul eden her şeyle -insan, kedi, kalem, kadın, erkek, çocuk, toplum, Allah, ahiret, melek gibi- ilgili olabilirler. Şema terapi özelinde düşünürsek, şemaların aşağıdakilerle ilgili olduğunu söyleyebiliriz:

    • Şemaların bir kısmı “kendimizle” ilgilidir: Bu şemaların içinde, kendimizle ilgili düşünceler/ inançlar, anılar, kendimize dönük duygular ve bedensel duyumlar yer alır. Bu gruptaki şemaları anlamak için, “Ben” ile başlayan, tanımlayıcı bir cümleyi nasıl tamamladığımıza bakabiliriz. Şu örnekler bize ipucu olabilir: “Ben kusurluyum.”, “Ben muhtacım.”, “Ben özelim/ ayrıcalıklıyım.”, “Ben başarısızım.” Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bir durumu/ olayı tanımlamak ile şema aynı şey değildir. “Matematikten düşük puan aldım.” cümlesi bir durumu dile getirirken, “Ben -bir varlık olarak- başarısızım.” cümlesi başarısızlık şemasının bir işareti olabilir.
    • Şemaların bir kısmı “diğer insanlarla” ilgilidir: Bu şemaların içinde, ötekilerle/ diğer insanlarla ilgili düşünceler/ inançlar, anılar, onlara dönük duygular ve bedensel duyumlar yer alır. Bu gruptaki şemaları anlamak için, “İnsanlar” ile başlayan, tanımlayıcı bir cümleyi nasıl tamamladığımıza bakabiliriz. Şu örnekler bize ipucu olabilir: “İnsanlar acımasızdır.”, “İnsanlar yalancıdır/ içten pazarlıklıdır.”, “İnsanlar bencildir.”, “İnsanlar benden güçlüdür.” Burada da, “Ahmet benim yaptığımı beğenmedi.” bir durumu ifade ederken, “İnsanlar kolay kolay beğenmez.” cümlesi, onay arayıcılık şemasına işaret edebilir.
    • Şemaların bir kısmı, en genel anlamıyla “dünyayla/ hayatla” ilgilidir: Bu şemaların içinde, hayatla/ dünyayla ilgili düşünceler/ inançlar, anılar, onlara dönük duygular ve bedensel duyumlar yer alır. Bu gruptaki şemaları anlamak için, “Dünya / hayat” ile başlayan, tanımlayıcı bir cümleyi nasıl tamamladığımıza bakabiliriz. Şu örnekler bize ipucu olabilir: “Dünya adil bir yer değildir.”, “Dünya tehlikelerle dolu bir yerdir.”, “Hiçbir -irili ufaklı fark etmez- hata/ suç karşılıksız kalmamalıdır.”. Burada, “Avcılar deprem hattında yer alıyor.” cümlesi bir durumu ifade ederken, “Her an bir tehlikeyle karşılaşabilirim, bu yüzden teyakkuzda olmalıyım.” cümlesi, karamsarlık şemasının bir işareti olabilir.

    Şemalar nasıl gelişir?

    Şemalar, doğduğumuz andan itibaren oluşmaya başlar. Dünyaya geldiğimizde, kendimize, diğer insanlara ve dünyaya/ hayata dair düşünce ve duygulara sahip değiliz. Elimizde olan şey, deneyimlerimizden öğrenebilme potansiyelidir daha çok. Yani, şemaları doğuştan getirmiyoruz, deneyimlerimizle geliştiriyoruz. Diğer insanlarla -ebeveyn, akraba, arkadaş, öğretmen gibi- ilişkilerimiz ve dünyayla temasımız sayesinde, kendimize, diğer insanlara ve dünyaya dair intibalar oluşturuyoruz.

    Şemalar bilinçsiz bir şekilde, deneyimlerimize bağlı olarak oluşur. Bu açıdan, temel çocukluk yaşantılarımız ve ergenlik yaşantılarımız son derece önemlidir.

    Şemalar, hem deneyimlerimizden hareketle oluşur, hem de deneyimlerimizi şekillendirir. Bu nokta son derece önemlidir. Bu yüzden bu noktayı, bir örnek üzerinden biraz daha açmaya çalışayım.

    Babanızın eleştirel, yargılayan, kolay beğenmeyen birisi olduğunu varsayalım. Sizi daha çok zihinsel becerileriniz üzerinden eleştirdiğini, beklentilerini karşılayamadığınızda size öfkelendiğini ve size, “geri zekalı, aptal, salak” gibi cümlelerle hitap ettiğini düşünelim. Onun bu tutumları, yani deneyimleriniz, kusurluluk şeması -özellikle de zekanızla ilgili- geliştirmenize yol açabilir. Kendinizle ilgili “Benim kafam çalışmıyor.”, “Ben söylenenleri anlamam.” gibi inançlar geliştirirsiniz. Kendinizi beğenmez, potansiyelinize inanmaz, kendinizden şüphe eder bir şekilde sürdürürsünüz hayatınızı. Buraya kadar olan, sürecin birinci kısmı, yani şemanın gelişimi olsun.

    Sürecin ikinci kısmı, yani, şemanın deneyimlerinizi etkilemesi de şöyle olabilir: Öğrencilik hayatınızda karşılaştığınız zorluklar karşısında kendinize güvenemez, cesur davranamazsınız. “Ben nasılsa anlamam.” düşüncesiyle, derslere karşı mesafeli bir tutum sergilersiniz. Başarılarınızı küçümser, başarısızlıklarınızı büyütürsünüz. En ufak bir başarısızlıkta, şemayı onaylar şekilde, “Anlamıyorum.” diye düşünür, yoğun bir stres yaşarsınız. Bütün bunların sonucunda, doğal olarak başarısız olursunuz. Bu durumda da, şemanın deneyimlerinizi şekillendirmesinden bahsedebiliriz.

    Şemalar statik değil dinamik zihinsel yapılardır. Her ne kadar varlıklarını sürdürme eğiliminde olsalar da, yeni anlayış/ bilgi ve yeni deneyimlerle değişebilir yapılardan bahsediyoruz.

    Yukarıdaki örnekten devam edelim isterseniz. Babanızın tutumlarıyla oluşan kusurluluk şemanızla öğrencilik hayatınız devam ederken, sevecen, anlayışlı, size güvenen bir öğretmene denk geldiğinizi varsayalım. Öğretmeniniz bir şekilde sizdeki kıvılcımı görmüş ve size güvenmiş olsun. “Sen yapabilirsin. Bunları sen öğrendin, daha fazlasını da öğrenebilirsin.” gibi bir tutum içinde olsun size karşı. Siz, onun size olan bakışını içselleştirebilir, kendinize güvenmeye/ inanmaya başlayabilirsiniz. Kendinize güvendikçe daha çok çalışır, çalıştıkça daha iyi sonuçlar alırsınız. Bütün bunlar da, şemanıza antidot/ panzehir olur. Yani, yeni deneyimleriniz (öğretmeninizin zihinsel becerilerinize inanması) kusurluluk şemanızın öğrencilik hayatınızdaki etkisi azaltabilir.

    Şemalar nasıl oluşur?

    Şemalar 4 temel yolla oluşur:

    • En temel ihtiyaçlarımızın zedeleyici seviyede engellenmesi
    • Travma/ Başımızdan çok zor yaşantıların geçmesi (deprem, kaza, taciz gibi)
    • İyi şeylerin abartılı derecede bize sunulması
    • Seçici içselleştirme / özdeşim kurma

    Hepimiz bazı temel duygusal ihtiyaçlarla doğarız. Temel duygusal ihtiyaçlarımızı şu şekilde ele alabiliriz:

    1- Güvenli bağlanma: İnsan olarak hiç de bilmediğimiz bir dünyaya doğarız. Bu yabancısı olduğumuz tehlikeli dünyada var olabilmemiz, tutunabilmemiz insanlara ve dünyaya güvenli bağlanmamızla mümkündür. Bunun içinse sevilmeye, ait hissetmeye, kabul edilmeye, onaylanmaya, ihtiyaçlarımızın giderilmesine, tehlikelere karşı desteğe ihtiyaç duyarız.

    2- Hareket özgürlüğü, yeterlilik ve olumlu kimlik algısı: İstediğimiz şekilde hareket edebilmeye, bizden çok daha güçlü olan dünyada bir şeyler yapabildiğimizi hissedebilmeye; en temelde olumlu, sevilesi bir varlık olduğumuzun bize hissettirilmesine ihtiyacımız var.

    3- Gereksinim ve duyguları ifade özgürlüğü: Kendimizi, düşündüklerimizi, ihtiyaçlarımızı dile getirebilmeliyiz. Bir çocuk açısından bakıldığında daha da önemlisi dile getirdiklerimizin karşımızdakiler tarafından önemsenmesi, yok sayılmamasıdır.

    4- Kendiliğindenlik ve oyun: Hepimiz insan olarak aynı olmamızla birlikte farklı varlıklarız. Bu farklılık üstünlük ya da aşağılıkla alakalı değildir. Sadece kendimize özel olmakla ilgilidir. Kendine özgü olanı yaşamak ve oyun bir çocuğun temel ihtiyaçlarındandır. Oyun, çocuk için bir var olma biçimidir. Onun için oyun, basit bir oyun değildir!

    5- Sağlıklı sınırlar ve öz denetim: Kendimize özgü olmamız içimizden her geleni (dürtülerimizi) rastgele, gelişigüzel yaşamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Kendini ifade etmek, ortaya koymak kadar sağlıklı sınırlar da bir çocuğun (yani insanın) temel ihtiyacıdır. Dünya sadece bizim malımız değildir ve her istediğimiz her zaman yapamayız.

    Söz konusu ihtiyaçları daha da açmak, genişletmek mümkün; ancak bu yazıda bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. Uygun şekilde giderilmeyen her ihtiyaç ruhumuzda bir yara oluşturur, acı kaynağımız olur. Söz konusu ruh yaralarına şema diyoruz.

    Şema alanları ve şemalar nelerdir?

    Uygun şekilde giderilemeyen belirli ihtiyaçlar, belirli bir şema alanı oluşturur. Bu şema alanları çok keskin şekilde birbirinden ayrılamayabilir. Her şema alanı altında farklı şemalar bulunur. Jeffrey Young, şemaları 5 alan ve 18 başlık altında topladı:

    I- Kopukluk ve reddedilmişlik alanı

    Diğerlerine güvenli bağlanma ihtiyacının giderilememesiyle ortaya çıkan şemalar daha çok bu alanda toplanır. Bu alandaki şemalara sahip olan kişiler, güven, istikrar, huzur, sevgi, paylaşım gibi ihtiyaçlarının giderilmeyeceğini, şu anda giderilse bile bunun geçici olduğunu düşünürler. Bu şemalar daha çok, mesafeli, soğuk, dışlayıcı, dengesiz, güven vermeyen aile ortamlarında oluşur.

    1- Terk edilme şeması

    Bu şemaya sahipseniz, temel inancınız şu olur: Birlikte olduğum kişiler eninde sonunda beni terk edecek. Birlikte olduğunuz kişiler ölecek, başka birisiyle birlikte olacak, ya da sizden ayrılacaktır. Nihayetinde bu insanlar güvenilmezdir, tutarsızdır -onları öyle algılarsınız.

    Terk edilme şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Sabit bir ilişki götüremeyen, tutarsız, güven vermeyen veya aşırı seyahat eden bir eş seçmek. (Şemaya teslim olma)
    • “Hayatta kimseye güven olmaz” diyerek yakın ilişkilerden kaçınmak. (Şemadan kaçınma)
    • Eş olarak seçilen kişiye karşı aşırı talepkar, baskıcı ve yapışkan davranmak. Günde defalarca mesaj atmak, görüntülü konuşarak onu devamlı kontrol etmek. (Şemayı aşırı telafi etme)

    2- Kuşkuculuk/ kötüye kullanılma şeması

    Kuşkuculuk şemanız varsa, diğer insanlardan şu ya da bu şekilde zarar görme ihtimali zihninizi çok meşgul eder. Başkaları sizi aldatabilir, kandırabilir, aşağılayabilir, kötüye kullanabilir ya da sizin canınızı yakabilirler. Bu şemanız aktif olduğunda babana bile güvenme düsturunu benimsemeye yatkın olursunuz.

    Kuşkuculuk şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Kendini dolandıracak, arkasından iş çevirecek kişilerle arkadaşlık etmek. (Şemaya teslim olma)
    • Kötüye kullanılırım diye diğerlerine kendini açmamak, her şeyi gizli tutmaya çalışmak. (Şemadan kaçınma)
    • Başkalarını kötüye kullanarak kendinin kullanılmasını engellemeye çalışmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    3- Duygusal yoksunluk şeması

    Normal duygusal ihtiyaçlarınızın, diğerleri tarafından yeterince karşılanmayacağı beklentisiyle yaşarsınız. Birlikte olduğunuz insanlar sizi sevmeyecek, sizinle ilgilenmeyecek, zor anınızda yanınızda olmayacak, size destek olmayacak, sizi dinleyip anlamayacak, gerektiğinde size rehberlik yapmayacaktır. Şemanız tetiklendiğinde, kendinizi üvey evlat gibi algılayabilirsiniz.

    Duygusal yoksunluk şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Duygusal olarak soğuk, donuk ve empatik olmayan eşler seçmek. (Şemaya teslim olma)
    • Biriyle yakın ilişki geliştirmekten kaçınmak. (Şemadan kaçınma)
    • Duygusal olarak yoksun bırakılmamak için diğerlerinden (eş, sevgili vb.) aşırı taleplerde bulunmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    4- Kusurluluk/ utanç şeması 

    Bu şemaya sahipseniz, nedenini tam anlayamadığınız bir şekilde kendinizi kusurlu hissedersiniz. Bu kusurlar, çarpık bacak, fazla kilo, uzun burun gibi açık olabileceği gibi, bencillik, kıskançlık, sapık eğilimlilik gibi gizli de olabilir. Bu şema, sizi eleştiriye, suçlanmaya aşırı duyarlı kılar. Başkalarının yanında rahat olamaz, kendinizi utangaç ve güvensiz hissedersiniz.

    Kusurluluk şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Kendisini değersiz ve kendi gibi olduğunda sevilmediğini hissettiren eşler seçmek. (Şemaya teslim olma)
    • Birileri tarafından yakından tanındığında değersiz olduğu fark edileceği için yakınlaşanlardan kaçmak. (Şemadan kaçınma)
    • Kendini kusursuz ve üstün görerek başkalarının eksiklerine odaklanmak, aşırı eleştirmek. (Şemayı aşırı telafi etme)

    5- Sosyal izolasyon, tecrit edilme/ yabancılaşma şeması

    Sosyal izolasyon şemasında, kendinizi diğer insanlardan farklı ve ayrı; grupların dışında hissedersiniz. Kendinizi bir grubun ya da toplumun parçası hissedemezsiniz. Diğerleri tarafından dışlandığınıza ya da dışlanacağınıza inanırsınız.

    Sosyal izolasyon şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Gruplar içinde, kendi farklılıklarına odaklanmak. (Şemaya teslim olma)
    • Gruplar içinde farklı hissetmekten kaçınmak için insanlardan uzak durmak. (Şemadan kaçınma)
    • Kendine uysa da uymasa da gruplara dahil olmak için aşırı çaba içine girmek. (Şemayı aşırı telafi etme)

    II- Zedelenmiş özerklik ve performans alanı

    Bu alan, zorluklarla aktif mücadele etme, iş başarma, tek başına kalma, sevilen birisinden ayrı kalma, bağımsız çalışma gibi alanlarda yetersizlik inanç ve tutumlarıyla karakterizedir. Aile kökeninde, küçük düşürücü, yetersiz hissettirici, bağımlılığı teşvik edici, aşırı koruyucu tutumlar vardır.

    6- Bağımlılık/ yetersizlik şeması

    Bu şemada, günlük hayatınızı tek başınıza idame etmekte zorlanırsınız. Önemli kararlar almakta ciddi sıkıntılar yaşarsınız. Alacağınız kararın ya da yapacağınız şeyin yanlış olduğunu düşünürsünüz. Çaresizlik, yoğun yaşadığınız bir duygu olur. Tek başına bir işi başlatmakta zorluk yaşarsınız. Öyle ki, ne giyeceğinize dahi başkaları karar verebilir.

    Bağımlılık şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Hayata dair karar alırken hep başkalarına danışmak. (Şemaya teslim olma)
    • Birilerine bağımlı kalmadan yapamayacağı için ihtiyacı olduğu halde evini değiştirmemek [ayrışamamak]. (Şemadan kaçınma)
    • Başkalarından destek alınması gereken durumlarda kimseye sormadan aşırı bağımsız davranmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    7- Dayanıksızlık şeması

    Dayanıksızlık şemasına sahipseniz, her an bir felaketle karşılaşma korkusu, beklentisiyle yaşarsınız. Bu korku ortalama korkudan daha fazladır. Korkularınız, kalp krizi geçirme gibi tıbbi; çıldırma gibi duygusal; asansörde mahsur kalma, terör olaylarına karışma gibi fobik olabilir. Bu şemanız aktifse, pek rahat ve huzurlu olamaz, kendinizi güvende hissedemezsiniz.

    Dayanıksızlık şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Felaket haberlerini devamlı takip etmek, hastalıklarla ilgili forumları okumak. (Şemaya teslim olma)
    • Gidilecek yer çok güvenli değilse oraya gitmemek. (Şemadan kaçınma)
    • Kendini riskli davranışlara atmak. Örneğin gece geç saatte riskli bölgelerde tek başına yürümek. (Şemayı aşırı telafi etme)

    8- Yapışıklık şeması

    Bir ya da daha fazla kişiye (genelde ebeveyn) aşırı duygusal bağlılık hissedersiniz. Kendinizi o kişilerden ayrı, tek başına bir birey olarak düşünemezsiniz. Bu durum, bireyselliğinizden, sosyalliğinizden vaz geçmenize sebep olur. Bununla birlikte bu durum, zamanla bunaltıcı hale gelebilir. Boşluk, amaçsızlık, ne yapacağını bilememe durumu yaşayabilirsiniz.

    Yapışıklık şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Her yapılan şeyin aile veya eş ile paylaşılması. (Şemaya teslim olma)
    • Başkaları müdahale etmesin diye yakınlaşmaktan kaçınmak. (Şemadan kaçınma)
    • Başkalarının fikirlerine ve düşüncelerine ters gidecek şekilde asi ve tepkili davranmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    9- Başarısızlık şeması

    Başarısız olduğunuza ve bundan sonra da başarısız olacağınıza inanırsınız. Buradaki başarısızlık algısı gerçekle orantılı olmayabileceği gibi, bu inancınızdan dolayı başarabileceğiniz halde bazı işleri yapmaktan uzak durabilirsiniz. Kendini aptal, beceriksiz, yetersiz olarak algılayabilirsiniz.

    Başarısızlık şemasının üç farklı yüzüne işaret eden bir örnek:

    • Zaten başarısız olacağı düşüncesiyle yaptığı işi özensiz yapmak. (Şemaya teslim olma)
    • Başarısız olduğu ortaya çıkmasın diye terfi etmek istememek. (Şemadan kaçınma)
    • Başarılı olmak için aşırı detaycı ve mükemmeliyetçi davranmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    III- Zedelenmiş sınırlar alanı

    Gerçekçi limitler ve öz denetim ihtiyacının giderilememesiyle oluşan bir şema alanıdır. Bu alandaki şemalar, kişisel sınırlar, kişisel sorumluluklar ve uzun soluklu davranışları sürdürmedeki yetersizliklerle ilgilidir. Bu şema grubundaki kişiler, başkalarının hakkına saygı duymada, işbirliğinde ve kişisel amaç oluşturmada zorluk yaşarlar. Bu şemaların tipik aile özellikleri, aşırı hoş görülü, şımartıcı, pohpohlayıcı tutumlar sergilemesi; çocuğa, yaşına uygun sorumluluklar yüklememesi, üstünlük hissi uyandıracak tavırların takınılmasıdır. Burada çocuk, uygun rehberlik yaklaşımından mahrum kalmış olabilir.

    10- Haklılık şeması

    Şema, kerameti kendinden menkul bir haklılığı ve üstünlüğü içerir. Her durumda, çatışmada, kendinizi haklı görürsünüz. Empati duygularınız gelişememiştir. Güç ve yetki kazanmaya; üstünlük sağlamaya aşırı şekilde odaklanırsınız. Kendi çıkarlarınız doğrultusunda rekabet yaşayabilir ve karşı tarafa baskı uygulayabilirsiniz.

    Haklılık şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Trafikte önüne geçen kişilere aşırı tepkiler göstermek, üstünlük taslamak. (Şemaya teslim olma)
    • Kendini haklı göremeyeceği durumlardan kaçınmak. (Şemadan kaçınma)
    • Başkalarının ihtiyaçlarına aşırı hassasiyet ve önem atfetmek.(Şemayı aşırı telafi etme)

    11- Yetersiz öz denetim şeması

    Kişisel hedefler oluşturmak ve bunlara ulaşmak için gerekli olan işleri yapmaktan kaçınırsınız. Dürtü ve duygularınızı kontrol etmekte zorluk yaşarsınız. Huzursuzluktan, ağrıdan, sıkıntıdan, yüzleşmelerden ve sorumluluklardan kaçma eğilimi taşırsınız.

    Yetersiz öz denetim şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Sıradan ve sıkıcı işleri devam ettirmekte güçlük çekmek. (Şemaya teslim olma)
    • Tek başına sorumluluk gerektiren bir görevi üstlenmekten kaçınmak. (Şemadan kaçınma)
    • Kendine katı kurallar koyarak, aşırı planlı davranmak, esnemeyi kabul etmemek. (Şemayı aşırı telafi etme)

    IV- Başkalarına yönelimlilik alanı

    Gereksinim ve duyguları ifade etme ihtiyacının giderilememesiyle oluşan şemaların toplandığı bir alandır. Bu şema alanının temel özelliği, kişinin kendi ihtiyaçlarının giderilmemesine rağmen, sevgi ve onaylanmak, olumsuz tepkilerden kaçınmak vb. için karşı tarafın istekleri, duyguları ve beklentileri üzerine aşırı odaklanmaktır. Bu şemadaki insanlar, genelde kendi öfke ve isteklerinin farkında olmazlar. Tipik aile kökenleri, ilgi, sevgi ve onaylanmanın şarta bağlı olduğu tutumlardır. Bu ailelerde, ebeveyn ya da bakıcının istekleri her zaman çocuğunkilerden önde olmuştur.

    12- Boyun Eğicilik/ geri çekilme şeması

    Bu şemada, kararları, denetimi, son sözü, kontrolü başkasına bırakma zorunluluğu hissedersiniz. Bu tutumlarla, karşı tarafın öfkesinden, karşı tepkiden veya terk edilmekten kaçınmayı amaçlarsınız. Buradaki vazgeçiş, ihtiyaçlarınızı, isteklerinizi, kararlarınızı ve öfke gibi duygularınızı bastırmanızı ifade eder.

    İhtiyaçlarınızın başkaları açısından önemli olmadığına inanır; olayları bir oldu bittiye getirmeye çalışırsınız. Aşırı uyumlu davranırsınız. Bu uyum, yoğun bir öfkeye yol açabilir. Bu öfke de madde kullanımı, psikosomatik rahatsızlık, öfke patlamaları, duygularınızın kapanması gibi sonuçları doğurabilir.

    Boyun eğicilik şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • İlişkilerinde ne istediğini bilmediği için karşı tarafın yönlendirmesine izin vermek. (Şemaya teslim olma)
    • Çatışma çıkaracak konulara girmemeye çalışmak, hayır diyememek ve gerçek düşüncelerini söylememek. (Şemadan kaçınma)
    • Başkaları üzerine kontrolü eline almak ve otoriter bir tavır takınarak kendi kararlarını kabul ettirmek istemek. (Şemayı aşırı telafi etme)

    13- Kendini feda etme şeması

    Bu şemada, kendi memnuniyetinizin pahasına da olsa başkalarının ihtiyaçlarını önceler, başkalarının ihtiyaçlarını giderebilmek için aşırı çaba sarf edersiniz.

    Bu çabanın nedenleri arasında, başkalarına sıkıntı vermemek, bencilliğin suçluluğundan kaçınmak, kendilerine karşı aciz olduğunuzu düşündüğünüz kişilerle ilişkiyi devam ettirmek yer alır.

    Başkalarının acılarına aşırı duyarlı olursunuz.

    Zaman zaman, kendi ihtiyaçlarınızın giderilmemesi durumunda, iyilik yaptıklarınıza karşı öfke duyarsınız.

    Kendini feda etme şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Yakınlarına aşırı zaman ayırdığı için kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmek. (Şemaya teslim olma)
    • Kendisinden bir beklenti ortaya çıkarabilecek ilişkilerden uzak durmak. (Şemadan kaçınma)
    • Bencil davranmak, sadece kendini hesaba katmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    14- Onay arama şeması

    Bu şemada, başkalarının onayı, kabulü ve ilgisi sizin için çok önemli olur. Ortama uygun davranmaya çok dikkat edersiniz.

    Sizin için önemli olan, başkalarının gözünde nasıl göründüğünüz, yaptıklarınızı başkalarının nasıl değerlendirdiğidir. Bu tutum zaman zaman, ün, para gibi konulara aşırı önemi beraberinde getirebilir. Okunacak okul, yaşanacak şehir gibi kararlarda başkalarının onayı çok belirleyici olur.

    Onay arama şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Sırf ailesini memnun etmek için hiç istemediği halde, söz gelimi, avukat olmak. (Şemaya teslim olma)
    • Hiyerarşik bir yapıda çalışmaktan kaçarak onay alma durumuna düşmekten uzak durmak. (Şemadan kaçınma)
    • Kendisi de aynı düşünüyor olmasına rağmen diğerlerinin istediğinin tam tersini yapmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    V- Aşırı tetikte olma ve baskılama/ ketleme alanı

    Bu alan kendiliğindenlik ve oyun ihtiyacının giderilememesi ile oluşan şemaları içine alır. Bu alanda, kişinin duygu ve dürtüleri üzerinde aşırı bir denetim vardır. Buradaki amaç, yanlış yapmaktan kaçınmak ve beklentileri yerine getirebilmektir. Mutluluk, kendini ifade etmek, rahatlamak çok önemli değildir. Tipik aile kökeni, mükemmeliyetçi ve baskıcıdır. O ailede, eğlenceye, rahatlığa pek prim verilmez.

    15- Karamsarlık şeması

    Bu şemada, hayatın kötüye gideceğine dair bir inanç taşırsınız. Hayatta, iyilerden ziyade kötüler üzerinde durursunuz.

    Ekonomik, tıbbi, hukuki vb. bir felaket beklentisi içinde olursunuz.

    Kaygı, korku, kadercilik, şikâyetçilik ve kararsızlık sizi tanımlayan özellikler olabilir.

    Karamsarlık şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Olumsuzluklara aşırı odaklanmak ve olumluları görmezden gelmek. (Şemaya teslim olma)
    • Olumsuzluklardan kaçınmak için hiç haber izlememek. (Şemadan kaçınma)
    • Hayata aşırı iyimser yaklaşarak tüm hayata pembe gözlüklerle bakmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    16- Duyguları bastırma şeması

    Duyguları bastırma şemasına sahipseniz, doğal davranış ve dürtülerinizi, sürekli ve aşırı bir baskı altında tutarsınız. Bu şekilde, yanlış yapmaktan, eleştirilmekten, reddedilmekten, dürtülerini kontrol edememekten kaçınmaya çalışırsınız. Size göre, güven ve huzur için bu denetim şarttır.

    Tipik özellikleriniz arasında, duyguları bastırma, aşırı düzenlilik, kurallara aşırı riayet; neşe, cinsel uyarılma ve eğlenceyi bastırma; kırgınlıkları ifade etmede, ihtiyaçları dile getirmede güçlük; akılcılık üzerine aşırı vurgu sayılabilir. Etrafınızdakileri de aşırı şekilde denetlemeye çalışabilirsiniz.

    Duyguları bastırma şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Duygularını hiç göstermemek, psikosomatik rahatsızlıklar geliştirmek. (Şemaya teslim olma)
    • Aşık olduğu halde aşık olduğu kişiye duygularını açmamak. (Şemadan kaçınma)
    • Duygularını aşırı coşkulu yaşamak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    17- Yüksek standartlar şeması

    Bu şemanın temel belirleyicileri, davranışlarda ve iş başarmada mükemmele ulaşma isteğidir. Ancak buradaki mükemmellik, asla gerçekleştirilemeyecek bir hedeftir. Mükemmelliğin temel amacı eleştiriden kaçınmaktır.

    Bu şemaya sahipseniz, sürekli çalışmak, daha iyisini yapmak zorunda hissedersiniz. Tatil size çok çekici gelmez. Hayattan zevk almakta, eğlenmekte zorlanırsınız. Mükemmeliyetçiliğiniz, aşırı titizliğiniz, kuralcılığınız, dini ve kültürel kurallarda katı tutumunuz vb. göze çarpar.

    Yüksek standartlar şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Aşırı mükemmeliyetçi olmak, çok çalışmak. (Şemaya teslim olma)
    • İş yerinde terfi etmekten kaçınmak. (Şemadan kaçınma)
    • Bir işi yaparken normal standartların da dışında özensiz ve dikkatsiz davranmak. (Şemayı aşırı telafi etme)

    18- Cezalandırıcılık şeması

    Cezalandırıcılık şemasına sahipseniz, yapılan hiçbir yanlışın cezasız kalmaması gerektiğine inanırsınız. Öfkeli ve acımasız olabilir; kendiniz dâhil, standartlara uymayan kimseye katlanamazsınız. Hataları affetmeye karşı olumsuz tavır takınırsınız.

    Yukarıda ele alınan şemalardaki özellikler hemen herkeste bir miktar bulunabilir. Bizim için önemli olan, bu özelliklerin dozu ve kişinin hayatına nasıl yansıdığıdır.

    Cezalandırıcılık şemasının üç farklı görünümüne işaret eden bir örnek:

    • Yapılan hatalara karşı son derece acımasız olmak. (Şemaya teslim olma)
    • Hata yapıp cezalandırılacağı endişesiyle karar almaktan kaçınmak. (Şemadan kaçınma)
    • Başkaları ne yaparsa yapsın aşırı affedici davranmak. (Şemayı aşırı telafi etme)
    Referanslar

    1Young E. J., Klosko J.S. & Weishaar M. E. (2013). Şema terapi: Terapistin rehberi (T. V. Soylu, Çev.). Litera Yayıncılık

    2Rafaeli E., Berstein D. P. & Young J. E. (2012). Şema terapi: Ayırıcı özellikler (M. Şaşıoğlu, Çev.). Psikonet Yayınları

    3Zabcı, N., & Erol, E. (Eds.). (2021). Yetişkin psikoterapileri: Temel yaklaşımlar ve teknikler. İdeal Kültür Yayıncılık

  • Dissosiyatif amnezi nedir?

    Dissosiyatif amnezi veya çözülmeli amnezi dissosiyatif bozukluklardan biridir. Terimin İngilizce karşılığı dissociative amnesia‘dır.

    Dissosiyatif amnezi “travmatik veya stres yaratıcı bir yaşantı sonucunda önemli kişisel bilgileri hatırlayamama durumu” olarak tanımlanır. Bellek rahatsızlığı gibi gözükmesine rağmen dissosiyatif bir bozukluk olarak kabul edilir.

    Dissosiyatif amnezideki hafıza kaybı her konuyla ilgili değildir, genellikle seçicidir, yani kişi belirli konularla ilgili hafıza kaybı yaşar.

    Dissosiyatif amnezi durumunda, kişi var olan hafızasından ayrılır ve yaşamlarını önemli bir ölçüde etkileyen şekilde anormal hafıza kaybına uğrarlar. Bu durum unutkanlıktan daha farklıdır ve genellikle yoğun stres durumlarında ya da kişinin bilincini etkileyen travmatik bir durumda ortaya çıkar.  Dissosiyatif amnezi yaşayan kişiler hayatlarının belirli bir bölümünü ya da daha fazlasını unutabilirler. Ancak dissosiyatif amnezi durumu kaybolduğunda anılar tekrar hatırlanabilir.

    Dissosiyatif amnezinin belirtileri nelerdir?

    Dissosiyatif amnezi anahtarı evde unutmak ya da bir veya iki kez tanıştığınız birinin adını unutmak gibi değildir. Belirtiler kişinin kendi adını, evini veya adresini, yaşadığı travmatik olayları hatta hayatının büyük bir bölümünü unutmaya kadar gidebilir. Dissosiyatif amnezisi olan bir kişi, arkadaşlarını aile üyelerini veya sosyal hayatta görüştüğü arkadaşlarını hatırlamayabilir.

    Dissosiyatif amneziye çoğu zaman tanı koymak o kadar da kolay değildir. Çünkü hasta durumuyla ilgili somut bir kanıt sunamaz ve bu da tanı koyma aşamasını zorlaştırabilir. Genellikle soruna sahip olan kişi hem hafıza kaybının varlığından hem de buna neden olan bastırılmış geçmiş deneyimlerin farkında değildir. Tanı hastanın etrafındaki kişilerin, hastanın anılarını anlatması sonucu ortaya çıkmaktadır. Ciddi dissosiyatif amnezi durumlarında, kişi farkında olmamasına rağmen başkaları tarafından fark edilme olasılığı bulunmaktadır ve bu da tanının konulabilmesini sağlamaktadır. Sonuç olarak dissosiyatif amnezide en önemli belirti, otobiyografik bilgilerin hatırlanamaması(geçmişte yaşanılan deneyimleri hatırlayamama, örneğin hastanın çocukluğunu geçirdiği evi bilmemesi gibi) ile karakterizedir.

    Bir savaş deneyimi, doğal bir felaket, tecavüz, çocukluk travmaları gibi durumlar kişi için o kadar dayanılmaz bir boyuttadır ki bu sırada yaşanılan travmatik görüntüler kişinin hatıralarını da engeller. Dissosiyatif amnezi başlamadan önce kişi depresyona girebilir. Ayrıca bu dissosiyatif bozukuluk türü yaşanılan travmatik olaydan hemen sonra gerçekleşebilir. Eğer kişi daha önce böyle bir durum yaşamadıysa teşhis edilmesi de zorlaşır.

    Dissosiyatif amnezisi olan bir kişiler yaşamları hakkında her şeyi unuturlarsa yeni bir yere gidip yeni bir kimlik altında yaşamaya kadar varan bir süreci yapabilirler. Dissosiyatif amnezi vakalarının çoğu geçicidir. Hafıza boşlukları birkaç dakika veya uzun yıllar sürebilir. Bu bozukluktaki hafıza kaybının en sık geriye dönük niteliktedir ve çoğu zaman geçmiş yaşam deneyimlerinin unutulmasıyla ilişkilidir. Ortak belirtiler aşağıdaki gibidir:

    • Belirli zaman periyotları, insanlar ve kişisel bilgiler hakkında hafıza kaybı
    • Duygulardan kopma hissi
    • Etraftaki insanları ve nesneleri çarpık ve gerçek dışı olarak algılamak
    • Bulanık bir kimlik duygusu
    • Stresle başa çıkamama

    Dissosiyatif amnezinin nedenleri nelerdir?

    Psikolojik nedenler

    Daha önce de bahsettiğimiz gibi aşırı stresli veya travmatik nedenler genellikle dissosiyatif amnezinin nedenlerindendir. Bununla beraber bu nedenler savaş, doğal felaket veya acı bir yaşam olayını gözlemleme gibi durumlarda ortaya çıkabilir. Tecavüz, fiziksel veya cinsel taciz, sevilen birinin kaybı gibi kişisel deneyimler de bu dissosiyatif amnezinin ortaya çıkış nedenini oluşturabilir. Diğer nedenlere göre daha az görülmekle beraber derin suçluluk duygusu, suç işleme gibi kişinin yaşadığı çözülmemiş iç çatışmalar da bir neden olarak sayılabilir.

    Fiziksel nedenler

    Hafıza kaybı, beyin travması, enfeksiyon, hastalık, felç, uyuşturucu veya alkol kullanımı sonucu oluşan beyin hasarları gibi fiziksel durumlar da dissosiyatif amnezinin nedeni olabilir. Bu tür durumlarda hafıza kaybının boyutu, beyindeki var olan fiziksel hasara göre değişkenlik göstermektedir.

    Dissosiyatif amnezi ne kadar yaygındır?

    Genel popülasyonda erkeklerin yaklaşık %1’i ve kadınların %2,6’sında görülmektedir. Sorunun ortaya çıkmasında çevre yapısı ve yaşanılan olaylar ayrıca önemli rol oynamaktadır.

    Kişide dissosiyatif amnezi olduğu nasıl belirlenir?

    Kişide var olan unutkanlık fiziksel bir hastalıktan kaynaklı değilse, zihinsel hastalıkların teşhisi için alanında yetkin bir psikiyatrist ve tedavisi için de psikoterapi desteğinde bulunan uzman bir psikoloğa yönlendirilebilir. Uzman, kişinin deneyimleri ve mevcut işleyişin tam resmini çıkarabilmek için klinik bir gözlem yapacaktır. Aynı zamanda dissosiyatif bozukluklarda kullanılan bazı testler de sorunun nedenin belirlenmesinde kaynaklık edebilir.

    Dissosiyatif amnezi önlenebilir mi?

    Her ne kadar dissosiyatif amneziyi önlemek mümkün olmasa da, kişide var olan semptomlar başlar başlamaz tedaviye başlamak yararlı olarak kabul edilmektedir. Travmatik bir olay ya da duygusal olarak üzücü bir deneyimden sonra acil müdahale dissosiyatif bozukluk olasılığını azaltmaya yardımcı olabilmektedir.

    Dissosiyatif amnezi nasıl tedavi edilir?

    Dissosiyatif amnezi tedavisinin temel amacı semptomları hafifletmek, danışanın ve danışanın etrafındaki insanların güvende olduğundan emin olmak ve kişiyi kaybolan anılarını yeniden hatırlamasını sağlamaktır. Tedavi daha sonra kişinin acı veren anıları güvenli bir şekilde ifade etmesine ve işlemesine, yeni başa çıkma ve yaşam becerileri geliştirmesine, işleyişini geri kazanmasına ve ilişkileri geliştirmesine yardımcı olmayı amaçlar. En iyi tedavi yaklaşımı kişiye ve semptomlarının ciddiyetine bağlıdır. Kişinin başa çıkamadığı travmatik olayları klinik bir ortamda güvenle ele almak ve bunun için başa çıkma becerileri geliştirmesi hedeflenmektedir.

    Dissosiyatif amnezinin tedavi yaklaşımı kişiye, amnezi tipine ve semptomların şiddetine göre değişkenlik göstermektedir. Tedavi aşağıda bulunan yöntemlerin bir kombinasyonunu içermektedir:

    Bilişsel Davranışçı Terapi: Bu psikoterapi biçimiyle, kişiye zarar veren düşünme kalıpları ve bu bozuk düşünme kalıplarına neden olan düşünce, duygu ve davranış döngülerin kırılması amaçlanmaktadır. Var olan zarar verici düşünme kalıpları kişinin olayları algılayış biçimini değiştirmekte ve travmatik anılarıyla da başa çıkabilmekte zorlanmasına neden olmaktadır. Kişi travmatik olayın getirdiği bozuk düşünme kalıpları ile başa çıkabilirse günlük hayatta tekrar eski işlevselliğini de kazanmış olacaktır.

    EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme): Dissosiyatif amnezide travma kaynaklı hafıza kayıplarını gidermek için uygulanmaktadır. EMDR ile var olan travmalar çalışılarak, kişinin bu travmalar karşısında hissettiği olumsuz beden duyumlarını giderme amacını hedeflemektedir.

    İlaç Tedavisi: Yukarıda bahsedilen psikoterapi yöntemleriyle beraber kombine olarak kullanılan ilaç tedavisi dissosiyatif bozukluklara sahip olan kişilerdeki tedavinin daha olumlu sonuçlanmasını sağlayabilmektedir. Dissosiyatif bozuklukları olan kişiler için antidepresan veya anti – anksiyete ilaçları kullanılabilmektedir.

    https://terapievi.com.tr/psikoterapi/

    Dissosiyatif amnezide tedavi ne oranda başarılı olur?

    Dissosiyatif amnezisi olan kişilerde uygulanan uygun tedavi yöntemleriyle beraber kayıp olan anılar yavaş ya da aniden geri döner ve bu durum danışanın genel görünümünü oldukça iyi hale getirir. Kişinin bakış açısını olumlu hale getirebilmek için herhangi bir dissosiyatif amnezi problemini en kısa sürede tedavi etmek gerekmektedir. Bunun dışında hafıza kayıplarına bağlı olarak kişide var olan depresyon, anksiyete (kaygı), madde bağımlılığı gibi diğer sorunları ya da komplikasyonları tedavi etmek de önem taşımaktadır.

    Referanslar

    1Cleveland Clinic (Mayıs, 2016) Dissociative Amnesia. www.my.clevelandclinic.org

    2Goldberg, J. (Nisan, 2019) Mental Health and Dissociative Amnesia www.webmb.com

    3Kikuchi H, Fujii T, Abe N. Et al. Memory repression: Brain mechanisms underlying dissociative amnesia. Journal of Cognitive Neuroscience. March 2010; 22(3) : 602 – 613

    4Mayoclinic (Kasım, 2017) Dissociative Disorders www.mayoclinic.org

    5Radulovic J. Using new approaches in neurobiology to rethink stress – induced amnesia. Current Behavioral Neuroscience Reports. March 2017; 4(1): 49 – 58

    6Staniloiu A, Markowitsch HJ. Dissociative amnesia. The Lancet Psychiatry. August 2014;1(3):226-241.

  • Bağımlılık nedir?

    Birçoğumuzun şikâyetçi olduğu, çeşitli şekillerde karşımıza çıkan ve geniş yelpazede incelenebilecek “bağımlılık” konusunu ele alacağız bu yazımızda.

    Bağımlılık denildiğinde akla belki ilk sıralarda sigara ya da uyuşturucu ve madde bağımlılığı gelecektir; ancak gelişen ve modernleşen dünyada artık farklı farklı bağımlılık türleriyle karşılaşmaktayız. Teknolojinin gelişmesi ve hayatımıza dâhil olmasıyla birlikte ortaya çıkan akıllı telefon, sosyal medya, internet ve oyun bağımlılığı da son zamanlarda dikkat çeken bağımlılık türleri arasında yer almaktadır. Para harcamadan duramama, kumar oynama, bazı maddelerin yoksunluğuna dayanamama gibi hem fiziksel hem de davranışsal bağımlılık türleriyle karşılaşmaktayız.

    Peki, neden bir şeylere bağımlı oluyoruz? Neden bazılarımız bağımlı olmazken bazılarımız bağımlı olmaya daha müsait? Bağımlılığı oluşturan etkenler neler? Bağımlılığın psikolojik mekanizmasını hep birlikte inceleyelim.

    Bağımlılık

    Bağımlılık terimine anlam açısından baktığımız zaman çok çeşitli tanımlar görüyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre bağımlılık: “Periyodik ve kronik olarak herhangi bir maddenin kötüye kullanılması ya da bir davranışın gerçekleştirilmesi, bu durumun gönüllü olarak önüne geçilmesinde sıkıntı yaşanması ve fırsat buldukça yerine getirilmesidir.”.

    Kötüye kullanılan maddeler genellikle ilaçlar (sakinleştiriciler), uyuşturucular (eroin, kokain), uçucular (tiner, sıvı yapıştırıcılar) olarak sayılabilir. Önüne geçilmez şekilde aşırıya kaçarak gerçekleştirilen davranışlara ise kumar oynamak, sürekli yemek yemek, alışveriş yapmak, kontrolsüz cinsellik, aşırı televizyon izlemek, internete bağımlı olmak, oyuna bağımlı olmak ve akıllı telefonlarla uzun zaman geçirmek örnek gösterilebilir.

    Ruh Bilimleri Sözlüğüne göre bağımlılık, “Kişinin gereksinim ve isteklerini karşılamakta yetersiz oluşu, karar verme ve işlerini başarmada başkalarından yardım istemesi durumu.” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım bağımlılığı daha çok herhangi bir kişiye ihtiyaçları doğrultusunda bağlı olma durumu olarak ele almıştır. Buna bağlı olarak oluşan bağımlılığa kişiler arası bağımlılık diyoruz.

    Kişiler arası bağımlılık nedir?

    Bağımlılık, birey olma süreci içindeki her insanın karşılaşacağı ve çözmesi gereken bir durumdur. Özellikle bebeklik ve çocukluk çağındaki hayatı kendi başına sürdürebilme yönündeki yetersizlik insanların anne, baba ve bakım veren kişilere karşı bağımlılık geliştirmesine yol açar. Çocukluk döneminde oluşan bu bağımlılığın çocuğun kendi gereksinimlerini kendi karşılamaya başlamasıyla giderek azalması beklenir.

    Kişiler arası bağımlılık, çocukluk çağında olduğu kadar, yetişkinlikte de insan ilişkilerinde önemli bir rol oynamaya devam etmektedir. Öte yandan, bağımlılık aşırı düzeye kaçtığında, patolojik hale gelir ve kişiler arası ilişkilerde birtakım sorunlara neden olabilir. Bu durumda kişilere aşırı bağımlılık ve boyun eğici davranışlar kişilik bozukluğu çerçevesinde değerlendirilmektedir.

    Bağımlı kişiler doğru karar verme yetisinden yoksun olduklarına inanırlar. Bu yüzden, yaşamlarını devam ettirebilmek için güçlü birine güvenme ihtiyacı duyarlar ve bu kişinin yanlış davrandığını düşünseler dahi terk edilme veya reddedilmenin yaratacağı yoğun kaygıdan kaçınmak için çoğu zaman pasif ve boyun eğici davranışlar sergilerler. Bu kişilerin ilgi ve destek görmek amacıyla başkalarını memnun etme konusundaki güdüsü oldukça yüksektir; bu nedenle de diğerlerinin istek ve beklentilerini karşılamak için yoğun çaba gösterirler ve kolayca başkalarının etkisi altında kalabilirler.

    Bunun yanı sıra,  bağımlı kişiler ilişkiyi bitirme ile tehdit edildiklerinde, terk edilmemek uğruna bir taktik olarak, oldukça saldırgan bir tutum sergileyebilirler.

    Bu kişilerin genellikle özgüvenle ilgili sorunları vardır ve kendilerini başarı ve becerileri için takdir etme yetisinden yoksunlardır. Kendilerini çaresiz, yönlendirilmeye ve diğerleri tarafından desteklenmeye muhtaç biri olarak gördükleri için de sürekli bir yardım arayışı içerisindedirler. Bu kişiler etraflarında kendilerine bakan, koruyan, destek olan ve kendileri adına karar veren kişiler olmadığında kendilerini çok güvensiz, tedirgin ve çökkün hissederler.

    Sonuç olarak, kişiler arası ilişkilerdeki bağımlılık, hem kişinin var olan potansiyellerini ortaya çıkarmasını engellemesi hem de birtakım fizyolojik ve ruhsal bozuklukların ortaya çıkmasına zemin hazırlaması yönünden ele alınması gereken bir sorun gibi görünmektedir. Kişiler arası bağımlılığın ileri evresi bağımlı kişilik bozukluğuna yol açmaktadır. Bu yazının konusu genel olarak bağımlılık tanımı, türleri ve bağımlılığı oluşturan etmenler olduğundan bu bozukluğun detayına şimdi girmeyeceğiz.

    Psikolojik ve fizyolojik bağımlılık nedir?

    Bağımlılık kavramı, geleneksel olarak fiziksel bağımlılık oluşturan esrar, kokain, alkol, morfin vb. maddeler veya kimyasallar için kullanılsa da artık insanların işi, arkadaşları ve bilgisayarları ile olan ilişkilerini tanımlamak için de kullanılmaktadır. Bağımlılık kelimesi farklı disiplinler ve öğretilerde kendine kullanım alanı bulsa da genel olarak ortak bir anlamı yansıtır: “Bir kişinin varlığını sürdürebilmesi ve istediği yönde idame ettirebilmesi için bir şeye (insan, madde, internet vs.) gereksinim duyma durumudur.”. Bireyi ilgilendiren bağımlılık durumu psikolojik ve fizyolojik bağımlılık olarak ikiye ayrılmaktadır.

    Psikolojik Bağımlılık: Psikolojik bağımlılık, sıkıntı ve huzursuzluktan kurtulmak, haz duymak amacıyla devamlı ve tekrarlayan aralıklarla maddenin ya da davranışın aranmasıdır ve bütün bağımlılık durumlarında bulunan temel öğedir. Aslında bu bir maddeye ya da davranışa alışma, onsuz yapamayacağına inanma halidir.

    Madde kullanıldığında veya davranış gerçekleştirildiğinde doyum, rahatlama ve zevk meydana gelir. Madde veya davranış, yalnızca psikolojik bağımlılık oluşturmuş ise anksiyete, bunalım, sinir gibi psikolojik yoksunluk belirtileri izlenir. Fiziksel bağımlılık yapmamışsa, alışkanlığın kesilmesi fiziksel yoksunluk belirtilerine neden olmaz. Ayrıca psikolojik bağımlılıkta;

    • Maddenin yeniden alınması veya davranışın sürekli tekrarlanması yönünde aşırı ve güçlü
      bir istek olması,
    • Maddenin miktarının artırılmaya gereksinim duymadan kullanılması,
    • Kullanılan maddeye bağlı olumsuz etkilerin veya tekrarlanan alışkanlığın istenmeyen sonuçlarının genellikle kişisel sınırlar içinde kalması, gibi özellikler bulunur.

    Fiziksel Bağımlılık: Bu bağımlılık türü daha çok kendini madde kullanım alanında göstermektedir. Fiziksel bağımlılık, kişinin vücudunun uzun süre ya da kısa ve düzenli olarak kullanılan bağımlılık yapıcı maddenin etkisine alışması, alışılan maddenin alınmaması ya da azaltılması durumunda da, bedende yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkmasıdır. Belirli bir madde ile ilgili psikolojik bağımlılığın derecesi bireyler arasındaki farklılıklara göre şiddetlenip zayıflayabildiği halde, fizyolojik bağımlılık için böyle bir değişkenlik yoktur. Oluşan fizyolojik bağımlılığın derecesi, madde kesildiğinde yoksunluk belirtilerinin şiddeti ile ölçülür.

    Maddenin alınmaması ya da az alınması durumunda ortaya çıkan yoksunluk belirtileri: şiddetli baş ağrısı, üşüme, bulantı, kusma, ter, iştahsızlık, ishal, uykusuzluk, taşkınlık, kasılma, sara nöbeti gibi belirtilerdir. Maddenin kesilmesi ya da azaltılması yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olmuyorsa, fizyolojik bağımlılıktan söz edilemez.

    Bağımlılık türleri nelerdir?

    Bağımlılık kişisel özelliklere bağlı değişiklikler gösterebilir. Her bireyde bir veya birden fazla alanda bağımlılık türü ortaya çıkabilir. Bazı madde kullanımına yönelik bağımlılıkların literatürde tanı kriterleri olsa da tüm bağımlılık türleri için tanı kriteri bulunmamaktadır. Belli başlı sık karşılaşılan bağımlılık türleri şunlardır:

    Alkol bağımlılığı

    Kişinin alkol tüketimi, sosyal içici düzeyindeyse ve bazen iş, aile ve sosyal çevresine zarar verecek ölçüde olsa bile bu duruma bağımlılık denemez. Bağımlılık oluşabilmesi için kişinin alkol tüketimini her kullanımda alması gereken dozun üstünde alması gerekir. Bağımlılık tanımı, hem düzenli olarak yüksek dozda alkol tüketimi, hem de belirli bir süre ara verdikten sonra tekrar yüksek dozda alkol tüketimine başlamaktır. Bu bağımlılık bireyin ruhsal ve fiziksel sağlığını, aile, sosyal ilişkiler ve iş uyumunu olumsuz yönde etkileyen bir bozukluktur.

    Sigara (nikotin) bağımlılığı

    Sigarada çok sayıda zararlı kimyasal madde bulunduğu artık herkes tarafından bilinmektedir. Bu maddeler kalp ve damar hastalıkları, cilt sararması gibi etkilerinin yanı sıra lösemi, akciğer, dudak ve ağız, pankreas gibi kanser çeşitlerine neden olabilir. Sigarayla ilgili tüm bu zararların bilinmesine rağmen sigara içmeyi sürdürmek ve bırakamamak sigara bağımlılığı olarak tanımlanır.

    Madde bağımlılığı nedir?

    Vücudu ve merkezi sinir sistemini uyuşturan maddelerin (Eroin, esrar, kokain, uçucu madde vb.) verdiği zararlara rağmen kullanımının bırakılamaması durumudur. Birçok bağımlılık merkezi bu alışkanlığın bırakılmasında bireylere yardımcı olmaktadır.  

    Madde bağımlılığı kişide nasıl gelişir?

    Bağımlılığın en önemli özelliği kendini yineleyen bir döngü olmasıdır. Kişi ilk olarak maddeye karşı merak duyar, bir yandan da maddenin olası etkilerinden çekinme meydana gelir. Bu süreçten sonra merak ve korku arasında kişinin içinde adeta bir güç savaşı ortaya çıkar. Eğer baskın gelen taraf merak olursa, kişi başlangıçta bir kez kullanmak üzere ve tekrar etmemek koşulu ile kendisini kandırır ve eylemin gerçekleşmesini sağlar.

    Devam eden aşamada, eylem tekrarlanır ve kişi kontrolü elinde tuttuğunu, istediği zaman maddeden uzaklaşabileceğini, herhangi bir sorun yaşamadığını iddia eder. Kişinin işlevselliği bozulmaya başladığı anda, kişi farkındalık yaşar ve maddeyi bırakmak ister. Durumunu düzeltene ve kendine olan güvenini yeniden kazanana kadar kişi maddeden bir süreliğine uzak durur.

    Zaman içerisinde önceden yaşamış olduğu sorunları unutur ve yeniden -yalnızca bir kez daha kullanmak kaydıyla- kendisini kandırır ve eylemi yeniden gerçekleştir. Aradaki geçen kendini kandırma sürecine rağmen, kullanmaya bıraktığı yerden devam etmiş olur. Bunun sonucu olarak farkında olmadan kendini bağımlılık sürecinin içinde bulur. Bu uyuşturucu maddelerle ile birlikte alkol ve sigara bağımlılığı başka bir yazının detaylı inceleme konusu olabilir.

    Kafein bağımlılığı

    Diğer bağımlılık yapıcı maddeler gibi kafein de, özellikle çay, kahve, çikolata ve kola gibi yiyecek ve içeceklerfazla tüketildiğinde sağlığa zararlıdır. Kafeinin, uyku ihtiyacını azaltma, dikkati toparlama gibi etkilerinden dolayı tüketim oranı çok yüksektir ancak bu tüketim aşırıya kaçtığı zaman ve alınmadığı taktirde huzursuzluk, dikkat eksikliği, uyku ihtiyacı, baş ağrısı, gibi psikolojik ve fizyolojik belirtiler ortaya çıkabilir.

    Kumar bağımlılığı

    Kişi, kumar oynamanın kendisine, ailesine, iş hayatına zarar verdiğini bile bile kumar oynamaktan vazgeçemez. Maddi gücü olmasa dahi ve kaybedeceğini bile bile bu davranışını kontrol edemez ve engelleyemez çünkü hastalık derecesindeki kumar bağımlılığı bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kumar bağımlıları, bütün zamanını kumar oynayarak geçirirler ve sonunda kazanıp kazanmamak için değil, bu davranışı kontrol edemedikleri için oynamaya devam ederler.

    Gıda bağımlılığı

    Gıda bağımlılığı bireyin özellikle yüksek kalorili, hoşa giden ve bağımlılık potansiyeli yüksek gıdaları doyum sınırının üstünde çok fazla tüketmesine bağlı olarak ortaya çıkar. Bu bağımlılık, davranış temelli olan bir bağımlılık türüdür.

    Teknoloji/internet bağımlılığı

    Teknoloji ilerleyip geliştikçe internet hayatımızın bir parçası haline geldi. İnternetin, hayatı kolaylaştırmanın yanı sıra yeni bilgiler edinme ve sosyalleşme gibi pozitif yönleri göz ardı edilemez ancak bilinçsizce internet kullanımı özellikle gençleri tehdit ederek insanları bağımlı hale getirebilmektedir.

    Günlük rutin ihtiyaçları, sorumlulukları, sosyal yaşamı ve fiziksel ihtiyaçları ihmal ederek, interneti gereksinimden fazla kullanan insanlara internet bağımlısı denebilir.

    Gereğinden fazla zaman harcayarak, temel ihtiyaçları yerine getirmeden, aile ve sosyal yaşamı ihmal ederek kendinden ödün verme birtakım psikolojik ve fiziksel bozukluklara yol açmaktadır. Uyku bozukluğu, aile içi huzursuzluk, agresyon, depresyon, anksiyete, panik atak, göz hastalıkları, bel ağrısı gibi hastalıklar bunların başında sıralanabilir. Günümüzde en sık karşılaşılan ve sorun yaşanan bağımlılık türlerindendir.

    İnsan bağımlılığı

    Bağımlılık ve bağlılık arasında önemli bir fark bulunur. Bağlılık birine derin sevgi duyma, yoğun sevme durumu olarak tanımlanabilir. Bir insana bağımlı olmak ise bağımlı olunan kişinin ona zarar verdiğini bile bile, onsuz yapamayacağına, hayatının onsuz anlamsız olduğuna inanmasından dolayı ondan ayrılamama halidir. Ayrılsa bile tekrar tekrar birleşir ve yaptığı her işte ondan destek, yardım, beğenilme arzusu bekler, kendi başına bir şeyler üretemez, başaramaz ve kendini güvensiz hisseder. Bu durum bağlılıktan öte, kişiye bağımlı olmaktır.

    Egzersiz bağımlılığı

    Fiziksel yararlarıyla birlikte, egzersiz yapmanın ruh sağlığı üzerinde de ciddi yararları bulunmaktadır. Egzersiz yapan bireylerde uykunun düzenli olması, depresyon oluşumunun azalması, kişinin kendine olan güveninin artması gibi olumlu etkiler gözlemlenmektedir. Tüm bu etkilerinin yanı sıra fiziksel egzersizleri yapmaya aşırı istekli olmak ve kontrol edilemeyecek düzeyde egzersiz yapmak egzersiz bağımlılığına neden olmaktadır. Kişi, spor yapmadığında kendini suçlu hissedebiliyor, yaptığı sporu hiçbir zaman yeterli bulmuyor hatta agresyon (sinirlilik, öfke), depresyon ve uyku bozuklukları gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Kişi, spora bağımlı olduğu için ailesini, işini hatta kişisel ihtiyaçlarını ihmal edebiliyor. Tüm bu saymış olduğumuz bağımlılık türlerine ek olarak akıllı telefon, alışveriş, seks, deri koparma gibi farklı türlerde birçok davranışsal bağımlılıkla karşılaşmaktayız.

    Davranışsal bağımlılıklar

    Davranışsal bağımlıklar genellikle bağımlılık türü olarak akla gelmiyor gibi görünmektedir. Ancak madde bağımlılıkları kadar sık görülen oldukça çeşitli bir gruptur.

    Davranışşal bağımlılığın madde bağımlılığından ayrıştığı en önemli nokta kişiden kişiye göre değişkenlik göstermesidir.

    Madde bağımlılığın tanı ölçütleri bellidir ve yoksunluk belirtileri de hemen hemen her bireyde aynı şekilde gözlemlenir. Davranışsal bağımlılık ise çok çeşitli şekillerde görülür. Mesela nikotin her insanda bağımlılık yapıcılığı kesinleşmiş olan bir maddeyken belirli bir davranışın bireyde bağımlılık yapması kişisel birtakım şartlara göre değişmektedir. Mesela evdeki aile içi problemlerden kaçmak isteyen kadın kendini alışverişe verebilir sürekli dışarı çıkarak dikkatini asıl soruna vermek yerine başka anlamsız alanlara yorabilir veya aile içi şiddet ortamında büyümüş çocuk bunlarla baş edemeyip tırnak yeme davranışı geliştirebilir.

    Görüldüğü gibi davranışsal bağımlıklar kişiye ve yaşantıya göre değişkenlik gösterebilmektedir. Bu sebeple de davranışsal bağımlılık türleri bireye özgü ve oldukça fazladır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

    • Patolojik kumar oynama,
    • Problemli internet kullanımı,
    • Bilgisayar oyunlarının problemli
      kullanımı,
    • Problemli sosyal medya kullanımı,
    • Yangın çıkarma(kundakçılık),
    • Çalma/ Hırsızlık,
    • Aralıklarla sinir krizi geçirme,
    • Saç yolma,
    • Tırnak yeme,
    • Deri cimcikleme/ sivilce patlatma,
    • Kompulsif(iradesine ters davranma, zorlanım)
      satın alma,
    • Çeşitli yeme bozukluğu tipleri,
    • İş bağımlılığı,
    • Estetik ameliyat bağımlılığı,
    • Mükemmel kas takıntısı,
    • Heyecan ve tehlike bağımlılığı,
    • Satın alma/ alışveriş bağımlılığı,
    • Aşk/ ilişki bağımlılığı,
    • İnsan bağımlığı vb. gibi birçok
      davranışsal bağımlılıktan söz edilebilir.

    Davranışsal bağımlılığın ölçütleri nelerdir?

    Davranışsal bağımlılığın kendine has belirtileri olmakla beraber neticede bir bağımlılık olmasından dolayı madde bağımlılıkları ile ortak belirtilerde içerir. Kişide bağımlılık olup olmadığını tespit etmede yardımcı olacak ölçütler:

    • Bağımlılık yapan davranış, kişinin yaşamındaki en önemli etmen olur. Tüm duygu, düşünce, davranışlarını etkiler. Kişi hayatını bu davranışa göre planlar ve buna göre
      olayları yorumlar.
    • Kişi bu davranışı bazen haz duymak bazen de kaygılarından kaçınmak için tekrar eder
      ve sonuçta bağımlılık yapan davranış katlanılması güç durumlarla baş etme yöntemi haline gelir. Asıl sorun görmezden gelinir bastırılır.
    • Bir süre sonra davranış üzerinde duygusal tolerans gelişir, bu sebeple de aynı hazzı alabilmek için davranışa ayrılan zaman ve tekrar artar.
    • Kişi, bu davranışı gerçekleştiremediği durumlarda gerginlik, sinirlilik gibi rahatsız edici duygular yaşamaya başlar. Kaygı, titremeler, sersemlik hissi gibi fiziksel zorluklar yaşayabilir.
    • Bağımlılık yapıcı davranışların gerçekleştirilmesiyle beraber sürekli bir çatışma hali yaşanır. Davranış, kişinin de çevresinin de beklenti ve isteklerine karşıttır. Bu davranışlar kişinin hobileriyle ya da yaptığı diğer aktivitelerle bağdaşmaz.

    Hangi kişilikler bağımlılığa daha yatkındır?

    Madde bağımlılarının anti-sosyal veya sınırda kişilik yapısında olduğuna yönelik yanlış bir inanç söz konusudur. Araştırmalara göre Obsesif Kompulsif Bozukluğu (takıntılı düşünce ve davranış bozukluğu) olan bireylerde bağımlılık gelişimi daha yaygındır. Mükemmelliyetçi, titiz, ya hep ya hiç inancıyla yaşayan, aşırı kontrolcü, detaycı kişiliklerde bağımlılık riski daha yüksektir. Bu kişilerde hem davranışsal hem de maddeye bağımlılıklar sık görülür.

    Yaşanan üzücü ve yıpratıcı olaylar sonrasında sıkıntıları, acıları gidermek için alkol ve maddeye yönelme yaygın görülen bir davranıştır. Bağımlı, çekingen kişiliklerde ve sosyal kaygı bozukluğu yaşayanlarda toplum içinde cesaretli olabilmek için alkol ve maddeye başvurabiliyorlar. Bunlarla birlikte depresyon, kaygı bozukluğu gibi problemleri olan kişiler de bağımlılığa açık olabilirler.

    Görüldüğü gibi genellikle bir psikiyatrik bozuklukla birlikte ikinci hastalık olarak bağımlılık türleri karşımıza çıkmaktadır. Bunlar dışında kişinin büyüdüğü ortam, sosyoekonomik durum, çocukluktaki ebeveyn tutumları, ebeveyn modelleri, sosyal olarak olumsuz davranışları gözlemleme, sosyal yalıtılmışlık, duygusal eksiklik gibi farklı durumlarda kişiyi bağımlılığa itebilmektedir.

    Neden bir şeylere bağımlı oluyoruz?

    Bu sorunun cevabını verebilmemiz için öncelikle insan beyninin yapısını biraz tanımamız gerekmektedir. İnsan beyni çoğu durumda ödül-ceza mekanizmasıyla çalışmaktadır. Bu mekanizma bir nevi hoşa giden, haz veren davranışları sürekli tekrar etme isteği uyandırmakla birlikte diğer yandan da acı veren, rahatsız edici durumlardan ve sorunlardan kaçma isteği yaratır.

    Ödül-ceza sistemi beyindeki bazı kimyasalların salınımıyla gerçekleşmektedir. Bize hoşluk hissi veren belirli bir davranışı tekrar tekrar yapmamıza sebep olan kimyasal da dopamindir.

    Dopamin, beyinde doğal olarak üretilmekle birlikte kişinin duygusal tepkilerinin ve eylemlerinin kontrolünde önemli yer tutar. Kişinin hem fiziksel hem de ruhsal sağlığında ciddi etkileri bulunmaktadır. Dopamini, insanı yaşamda motive eden ve ona yaşamdan zevk almasını sağlayan bir hormon olarak da nitelendirebiliriz. İnsanın hoşuna giden çeşitli davranışların tekrarı beyindeki dopamin salgısını artırarak davranışı pekiştirir. Kişi için bu kimyasal salgı gerçekleştirdiği davranışın ödülüdür. Dopamin salgısının artmasıyla beyindeki haz merkezi aktive olur ve bu durum kendimizi daha iyi, tatmin olmuş, mutlu hissetmemize yol açar.

    Bu sistemin beyinde var olmasının temel biyolojik sebebi, sıradan fizyolojik ihtiyaçlarımız olan yeme-içme, cinsel güdüler ve egzersiz (hareket) gibi özelliklerimizi pekiştirerek onlardan keyif almamızı sağlamak ve böylece hayatta kalmamıza destek olmaktır. Ancak insan olarak bazı doğal süreçleri kontrol etme veya bu süreçlere müdahale etme eğilimi göstermekteyiz.

    Özellikle, hoşumuza giden besin maddelerini veya birtakım yaşamsal deneyimleri, doğada bulunmayacak derecede yoğunlaştırabilme ve doğal olmayan bir şekilde ulaşılabilir durumda tutabilme yeteneğine sahibiz. Mesela, alkol adlı maddeyi çeşitli içeceklere karıştırıp tüketebiliyoruz. Şekeri fabrikalarda işleyerek değişik formlarda cazip hale getirebiliyoruz.

    Yemeklerimizde tat duyumuzu daha çok uyarmak ve yemeği daha lezzetli hale getirebilmek için aroma artırıcılar kullanabiliyoruz. Bazı kimyasal maddeleri haz almak amacıyla bilinçsizce kullanabiliyoruz. Doğada doğal olarak bulunmayan ve temel ihtiyaçlarımızın dışında olan bu maddeleri veya besinleri tüketmek bir şekilde ödül sistemimizin doğal yapısını değiştirmekte ve böylece birçok kimyasal madde ve uyarana karşı hızla bağımlı hale gelmekteyiz. Tabii ki bağımlılık maddesel bağımlılıkla sınırlı değildir insanın birtakım davranışsal bağımlılıkları da vardır.

    Davranışsal bağımlılıklar da aynı madde ve besin bağımlılıklarında olduğu gibi rahatsız edici durumlardan kaçınmak ve rahatlamak amacıyla sürekli yinelenen davranışlardan oluşur. Kişi belirli bir davranışı sıkça tekrarlayarak mutluluk ve huzur hisseder, başka bir ifadeyle kişi kendini bu davranışla ödüllendirir.

    Bağımlılığı tetikleyen en önemli etken hazdır. İkincisi ise acıdan kaçınma denilen olgudur. Örneğin insan hayatında konfor ve lüks hızla bağımlılık yapar. Bunun temel sebebi, acıdan ve rahatsızlıktan kaçınma isteğidir. Acıdan ve rahatsızlıktan kaçınma, beyinde hoşluk, refahlık hissi oluşturduğundan, bunun sonucunda da dopamin miktarının artacağını söyleyebiliriz.

    Sonuç olarak bağımlılık yapan sinirsel süreçlerin temelinde ödül ve tatmin mekanizması bulunur. Ancak bu mekanizmanın aşırı uyarımla kötüye kullanılması, ihtiyaç dışında gereğinden fazla tatmin aramayı ve bağımlılık sürecini başlatır.

    Bağımlılığa karşı ne yapılabilir?

    Yazımızda genel olarak bağımlılık kavramının tanımından ve bağımlılık türlerinden bahsettik. Bağımlılığı madde kullanımının ötesinde daha çok sosyal ve davranışsal yönüyle ele aldık. Bağımlılığın oluşma mekanizmasını ve görülebileceği alanları inceledik. Bütün bunların sonucunda bağımlılığın aslında ikinci bir bozukluk olarak ortaya çıktığı söylenebilir.

    Bağımlılık aslında temelde var olan problemlerin, sıkıntı veren duyguların, düşüncelerin veya olayların, acı veren durumların ifadesinden kaçınmak ve kendini bir nevi korumaya yönelik kullanılan baş etme yoludur diyebiliriz. Bu sebeple de kişide derinde var olan sorunları ortaya çıkarmak, kişinin zihnindeki olumsuz şemaları iyileştirmek ve bunlarla sağlıklı baş etme yolları aramak bağımlılığın tedavisinde önemli bir adım olacaktır.

    Referanslar

    1https://www.acibadem.com.tr/bagimlilikmerkezi/davranissal-bagimliliklar/

    2Cüceloğlu, D. (1992). İnsan ve Davranışı. İstanbul: Remzi.

    3Amerikan Psikiyatri Birliği (2013). Ruhsal bozuklukların tanısal ve sayımsal elkitabı, 5. Baskı. (E, Köroğlu. Çev.). Ankara: Hekimler.

    4Esen, E. (2010). Ergenlerde internet bağımlılığını yordayan psiko-sosyal değişkenlerin incelenmesi. Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İzmir.

    5Freud S. (1999) Uygarlığın Huzursuzluğu. Çev. Haluk Barışcan.  İstanbul: Metis Yayınları, 38.

  • Panik Atak İçin Hangi Doktora Gidilir?

    Panik atak için -şayet ilaç tedavisi isteniyorsa- bir doktor olarak psikiyatrist ile görüşülür, hastanelerin de psikiyatri bölümlerine gidilir. Ayrıntılar için yazıyı okumaya devam edin.

    Panik atak, beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan ve yoğun kaygı, korku veya panik hisleriyle kendini gösteren bir belirtidir. Bu tür ataklar, kişinin günlük yaşamını olumsuz etkileyebilir ve kontrol edilmediğinde daha ciddi ruhsal problemlere yol açabilir.

    Panik atak belirtileriyle karşılaşan bireylerin doğru uzman desteği alması, sürecin yönetimi açısından büyük önem taşır. Peki, panik atak için hangi doktora gidilmelidir? İşte uzman seçimi hakkında detaylı bilgiler.

    Panik atak belirtileri nelerdir?

    • Yoğun korku veya panik hissi
    • Kalp çarpıntısı
    • Terleme, titreme
    • Nefes darlığı
    • Baş dönmesi, bayılacak gibi hissetme
    • Göğüs ağrısı
    • Kontrolünü kaybetme veya ölüm korkusu

    Bu belirtiler, bireyde ciddi fiziksel rahatsızlıklar hissi uyandırabilir ve bazı kişiler bu durumun kalp krizi olduğunu düşünebilir. Bu nedenle panik atak belirtilerini yaşayan kişilerin öncelikle doğru teşhis ve tedavi için uygun uzmana yönlendirilmesi gerekir.

    Panik atak için hangi doktora başvurulmalıdır?

    Psikiyatrist

    Panik atak gibi anksiyete bozukluklarının tanı ve tedavisinde en yetkin uzmanlar psikiyatristlerdir. Psikiyatristler, bu rahatsızlıkların biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutlarını değerlendirir. Gerekli durumlarda ilaç tedavisi başlatarak kişinin belirtilerini kontrol altına almasına yardımcı olurlar.

    • Ne zaman psikiyatriye başvurulmalıdır?
      Eğer panik ataklar sıklaşıyor, yaşam kalitenizi ciddi şekilde etkiliyorsa ve yoğun anksiyete haliyle baş etmekte zorlanıyorsanız, psikiyatrist desteği almanız önemlidir.

    Klinik Psikolog

    Klinik psikologlar, panik atakların altında yatan düşünce kalıplarını ve olası tetikleyicileri belirleyerek terapi uygularlar. Bilişsel davranışçı terapi (BDT), panik atak tedavisinde sıklıkla kullanılan etkili bir yöntemdir. BDT, kişinin olumsuz düşünce kalıplarını değiştirmeyi ve ataklarla baş etme stratejileri geliştirmeyi hedefler.

    • Psikolog seçimi ne zaman önemlidir?
      Eğer panik atakların kökeninde travmatik yaşantılar, uzun süreli stres veya olumsuz düşünce kalıpları varsa, bir psikolog ile terapi sürecine başlanması önerilir.

    Online terapi desteği almak isterseniz, klinik psikologlarımızın yer aldığı Online Terapi sayfasına göz atabilirsiniz.

    Aile hekimi

    Panik atak belirtileri bazen başka tıbbi durumlarla karıştırılabilir. Örneğin, göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi belirtiler, kalp veya akciğer hastalıklarının da habercisi olabilir. Aile hekimine başvurmak, panik atakla karıştırılabilecek diğer rahatsızlıkların elenmesini sağlar. Aile hekimi, gerekli görürse kişiyi psikiyatri veya psikoloji gibi uzmanlık alanlarına yönlendirebilir.

    Kardiyolog veya dahiliye uzmanı

    Panik atak esnasında hissedilen kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı gibi belirtiler kalp kriziyle benzerlik gösterebilir. Bu nedenle bazı kişiler ilk olarak kardiyoloji veya dahiliye polikliniklerine başvurabilir. Yapılacak testlerin sonucunda fiziksel bir rahatsızlık olmadığı anlaşılırsa, kişi psikiyatri veya psikolojiye yönlendirilir.

    Tedavi süreci ve izlenecek yol

    Panik atak tedavisinde genellikle psikoterapi ve ilaç tedavisi birlikte uygulanır. Psikoterapi ile kişinin atakları tetikleyen durumları fark etmesi ve onlarla başa çıkmayı öğrenmesi sağlanır. İlaç tedavisi ise beynin kimyasal dengesini düzenleyerek kişinin anksiyetesini azaltabilir. Tedavi sürecinde düzenli uyku, dengeli beslenme ve egzersiz gibi yaşam tarzı değişiklikleri de önerilir.

    Sonuç

    Panik atak, doğru tedavi ve uzman desteği ile yönetilebilir bir rahatsızlıktır. İlk adımda psikiyatri uzmanına başvurmak, tanı koyma ve tedavi sürecinin başlaması açısından önemlidir. Psikoterapi desteği almak da kişinin uzun vadede sağlıklı baş etme yöntemleri geliştirmesine yardımcı olur. Ayrıca, aile hekimi gibi genel sağlık uzmanlarının yönlendirmeleri de tedavi sürecini kolaylaştırabilir. Bu nedenle panik atak şikayetleri yaşayan kişilerin gecikmeden bir uzmana başvurmaları önerilir.

    Referanslar

    Sağlık Bakanlığı. (2023). Anksiyete Bozuklukları ve Tedavi Yöntemleri. https://www.saglik.gov.tr

    American Psychiatric Association. (2023). Anxiety Disorders. https://www.psychiatry.org

    National Institute of Mental Health. (2023). Panic Disorder: When Fear Overwhelms. https://www.nimh.nih.gov

    Türk Psikologlar Derneği. (2022). Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir? https://www.psikolog.org.tr

  • Depersonalizasyon Derealizasyon Bozukluğu Nedir?

    Yazının merkezinde üç terim yer almaktadır: depersonalizasyon, derealizasyon ve depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu. İlk ikisi belirli deneyimleri tanımlayan birer semptom (belirti) iken üçüncüsü, bu semptomların da yer aldığı bir ruhsal bozukluk türüdür. Yazıda, önce semptomlara sonra da bozukluğa dair bilgileri ele almaya çalışacağım.

    Hepimiz, genel olarak, kendimizle ve dış dünyayla ilgili, tanıdıklık, bildiklik ve gerçeklik hissiyle -isterseniz buna aşinalık da diyebilirsiniz- yaşarız hayatı. Bu hisler, güvenli, sürdürülebilir bir hayat için bize kolaylık sağlar. Bazen, söz konusu aşinalık bozuluverir. Bu bozulma, günlük dildeki, “Ben kimim?”, “Burası neresi?” sorularıyla kendini gösterebilir. Bahsettiğim deneyimler, psikiyatri literatüründe dissosiyasyon (çözülme) diye isimlendirilir. Sanki, iç dünyamızla ve/veya dış dünyayla bağımız çözülüvermiştir. Okuyacağınız yazı, bu tür deneyimlerle ilgilidir.

    Uyarı: Buradaki bilgileri sadece ipucu olarak kullanabilirsiniz. Bu bilgiler hiçbir şekilde, tanı, teşhis veya tedavi amacıyla kullanılamaz; sadece bilgi edinme amacıyla kullanılabilir.

    Depersonalizasyon (kendine yabancılaşma)

    İngilizce “depersonalization” kelimesinin İngilizce-Türkçe sözlüklerdeki bazı karşılıkları şöyledir: 

    • depersonalizasyon
    • kendine yabancılaşma
    • kişiliğini kaybetme
    • benlik yitimi
    • duyarsızlaşma
    • öze yabancılaşma
    • kendi bedenini yanlış anlama

    Bunların arasından psikiyatri literatüründeki en yaygın çevirileri ise, kendine yabancılaşma ve kişiliksizleşme olarak görüyoruz.

    İsterseniz, depersonalization teriminin bazı farklı çevirilerine ve anlamlarına bir göz atalım:

    Depersonalizasyon [depersonalization] kalıcı ve tekrarlayan bir şekilde kişinin kendisinden ayrılması veya kendisinden uzaklaşma duygusu şeklinde tanımlanmaktadır.1 Depersonalizasyon yaşayan birey, kendisini robot gibi hissettiğini veya kendisini bir sinemada izliyormuş gibi algıladığını söyleyebilir.1

    Benlik yitimi [depersonalization] kişinin kendiliğini tuhaf bir şekilde yabancı veya eksik bulduğu veya dış gerçekliğe uygun davrandığını ama duygusal katılımının olmadığını izlediği hissidir.2

    Benlik yitimi, içsel veya dışsal akut ve aşırı tehlike anında normal bir tepki olabilirken, ufak bir tehlike karşısında görülmesi anormal bir tepkidir.2

    Kişiliksizleşme / depersonalizasyon [depersonalization] kişinin özünü (ya da kendiliğini), kendi gerçekliğinin duygusunu yitirmesidir. Kişinin, kendisini değiştirilmiş gibi ya da yabancı gibi hissetmesidir. Bu gibi kişiler, kendilerini, rüyada gibi veya kendini dışarıdan seyrediyormuş gibi hissederler.3

    Kişiliksizleşme [depersonalization] benlik, kimlik duygusunun kaybedilmesi, kendine yabancılaşma; şizofreni, depresyon, hipokondri, çözülmeli rahatsızlıklar, şakak lopu epilepsisi, vb. gibi hastalıklarda gözlenen ve kişinin kendi benliğine, vücuduna, dış gerçeklikle ilişkisine dayalı algılarının değişmesiyle tanımlanan bir rahatsızlık.4

    Kişiliksizleşmede kişi bir gerçekdışılık veya kendine yabancılaşmış olma duygusuna kapılır (ancak gerçeklikle ilişkisini kaybetmez), bedensel imajına ilişkin algısı değişir, kendi hareketlerinin veya konuşmasının kendi kontrolünde olmadığını düşünür. Kendi yaşantıları, adı kendisine yabancıymış gibi gelir, onlara sanki başkasının yaşantısıymışçasına uzaktan bakar. Bu tür duyguların birden bire ortaya çıkması ve kişinin, sosyal, bireysel, mesleki yaşamında ciddi kötüleşmelere yol açacak kadar ağır olması halinde durum kişiliksizleşme rahatsızlığı [günümüzde bu depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu olmuştur] olarak adlandırılır. Kişiliksizleşme genellikle kişinin tehdit edici durumlardan kaçma çabası [buna savunma mekanizması diyebiliriz] olarak yorumlanır.4

    Öze yabancılaşmada [depersonalization] kişi kendi benliğini, yüzünü, bedeninin tümünü ya da parçalarını, hareketlerini, duygularını değişmiş, kendisini eskisinden farklı, yabancı bir varlık olarak görür. Hareketleri, düşünce, duygu ve algıları sanki kendisinin değildir. Aynaya bakarak ya da düşüncede “Bu ben miyim?” diye sorgular; “Ben, ben değilim; kendimi tanımıyorum; kendimi algılayamıyorum; kendim olduğumu hissedemiyorum!” gibi tanımlamaları olur. Bazen kişi bu duyguyu kendisi sanki kendi bedeninden çıkmış ve kendisini dışarıdan gözlüyormuş gibi anlatır. Ellerinin, ayaklarının büyüdüğü, uzadığı biçiminde algılamaları olabilir.5

    Depersonalizasyon (kendine yabancılaşma) yaşayan kişi deneyimini şu tür cümlelerle dile getirebilir:

    • Kendimi tanıyamıyorum.
    • Kendimi yabancı biri gibi görüyorum.
    • Kendimi robot gibi hissediyorum.
    • Kendimi sanki bir sinemada seyrediyorum.
    • Kendimi algılayamıyorum; kendim olduğumu hissedemiyorum.
    • Vücudum (kolum, bacağım, gözüm, kafam vb.) bana yabancı gibi geliyor.
    • Ellerim, araklarım vb. değişiyor.
    • Sanki bedenimden çıkmışım ve kendimi dışardan seyrediyorum.
    • İsmim bana yabancı gibi geliyor.
    • Ölü gibi hissediyorum.
    • Kendimden uzakta bir yerde oturuyorum.

    Depersonalizasyon, bozukluğun kendimizle ilgili boyutunu ifade etmektedir.

    Derealizasyon (çevreye yabancılaşma)

    Derealization kelimesini sözlükler, derealizasyon olarak karşılıyor. Kavram Türkçe literatürde şunlarla karşılanıyor:

    • derealizasyon
    • gerçekdışılaşım
    • gerçekdışılık
    • gerçekdışılaşma

    Derealizasyon [derealization], daha çok kişinin kendi çevresinden ayrılması veya gerçek olmama hissi ile ilişkilidir. Hasta dış dünyayı sanki rüya görüyormuş gibi veya ölüymüş gibi berraklıktan ve duygusal renklilikten uzak bir ortam gibi algıladığını belirtebilir.1

    Gerçeklikten kopma [derealization] dışsal gerçeklikten yabancılaşma hissi; çevrenin gerçek dışı, yabancı, tanıdık bir çevreyse değişime uğramış gibi deneyimlenmesi.2

    Gerçeklikten kopmada algı ve muhakeme bozulmamış olmakla beraber, kişi gerçekleşmiş gibi görünen değişimler karşısında tehlike altında veya korkmuş hissedebilir.2

    Gerçekdışılaşım / gerçekdışılık [derealization], dış dünyaya yabancı olma duygusudur. Kişi, içinde yaşadığı her zamanki çevresini ve bu çevredeki kişileri değişmiş ya da yabancı gibi hisseder. Dış dünyaya yapılan duygusal yatırımın geri çekilmesiyle, dış dünyanın anlamı ve gerçeklik duygusunun yitirilmesi, dünyanın ve insanların yabancı, anlamsız, adeta iki boyutlu bir resim, bir film sahnesi veya bir robot gibi algılanması durumudur.3

    Gerçekdışılaşmada [derealization] kişi çevredeki eşyayı, inanları, doğayı olduğundan değişik, yabancı, aşırı renkli ya da renksiz, yapay, gerçek değilmiş gibi algılar. Bazen daha önce içinde yaşanılmamış bir yer, bir olay kişiye bildik, tanıdık, daha önce yaşanmış gibi gelir. Kişi kendisini daha önce orada yaşamış, o olayı görmüş gibi algılar. Buna gördüm sanı (déja vue) denir. Kimi zaman da kişi bildik, tanıdık bir yeri ya da olayı hiç görmemiş, yaşamamış gibi algılar. Buna “hiç görmedim sanı olayı” (jamais vue) denir.5

    Derealizasyon (çevreye yabancılaşma) yaşayan kişi, deneyimini şu tür cümlelerle dile getirebilir:

    • Çevremi/etrafımı tanıyamıyorum.
    • Çevremi yabancı bir yer gibi görüyorum.
    • Etrafımdaki her şey bana yapay geliyor.
    • İlk kez yaşadığı bir durum [ilk kez bulunduğu bir yerde bulunma gibi] için: Şu anı sanki daha önce de yaşamıştım.
    • Daha önce de yaşadığı bir durum [daha önce bulunduğu bir yerde bulunma gibi] için: Şu anı sanki ilk kez yaşıyorum.
    • Hiçbir şey gerçek gibi gelmiyor.
    • Derealizasyon, bozukluğun, dış dünyayla ilgili boyutuna işaret etmektedir

    Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu

    Depersonalizasyon bozukluğu ilk kez 19. yüzyıl sonlarında tanımlanmıştır. Bozukluk, psikozdan anksiyete bozukluğuna uzanan geniş bir spektrumda ele alınmıştır. DSM-III depersonalizasyon bozukluğunu dissosiyatif bozukluklar arasında ele almıştır.7

    Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu farklı tanı sistemlerinde yer almaktadır:

    • Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabında, Çözülme (Dissosiyasyon) Bozuklukları ana başlığı altında yer almaktadır.
    • Psikodinamik Tanı Kılavuzunda, Olay ve Stresör ile İlişkili Bozukluklar ana kategorisinde, Çözülme Bozukluklarının bir alt maddesi olarak listelenmektedir.
    • ICD-10‘da da, Başka Nevrotik Bozukluklar arasında sınıflandırılmaktadır.

    Bu bozukluktan bahsedebilmemiz için, depersonalizasyon (kendine yabancılaşma) veya derealizasyon (gerçekdışılık) deneyimlerinin, ayrı ayrı veya ikisi birlikte, sürekli veya tekrar tekrar yaşanması gerekiyor. Aynı zamanda, bu deneyimler esnasında, gerçeği değerlendirme yetisi sağlam olmalıdır -değilse başka bozukluklar düşünülebilir.10

    DSM-5’e göre bu tanının konabilmesi için, şizofreni, travma sonrası stres bozukluğu ve sınırda kişilik bozukluğu gibi bozukluk belirtilerinin dışlanması önemlidir.8

    Bozukluğun tanı kriterleri nelerdir?

    Türkiye’de psikiyatri alanında, yaygın olarak kullanılan tanı kılavuzu DSM-5‘tir. Bunun anlamı şudur: Yaşadığınız bir deneyimin, psikiyatri literatüründeki karşılığı için uzmanlar/psikiyatristler, çoğunlukla bu kılavuzu referans alırlar. Yaşadığınız sorunun tanısal karşılığı için bu kılavuza bakılır.

    DSM-5’e göre, kendine yabancılaşma-gerçeğe yabancılaşma tanısının konabilmesi için, yaşadıklarınız şu kriterleri karşılamalıdır.

    A. Sürekli ya da yineleyici olarak, kendine yabancılaşma, gerçekdışılık yaşantıları ya da her ikisinin birlikte olduğu yaşantıların varlığı:

    – Kendine yabancılaşma (depersonalizasyon): Kişinin düşünceleri, duyguları, duyumları, vücudu ya da eylemleriyle ilgili olarak gerçekdışılık, kendinden kopma ya da dışarıdan bir gözlemciymiş gibi olduğu yaşantıları (örn. algısal değişiklikler, zaman algısında çarpıklık, kendiliğin gerçekdışılığı ya da yokluğu, duygusal ve/ya bedensel uyuşma).

    Bununla ilgili, size şu soru sorulabilir: Sık sık, zihninize, düşüncelerinize, duygularınıza, duyumlarınıza, vücudunuza ya da bütün bir benliğinize, dışarıdan bir gözlemciymişsiniz gibi olduğunuz, gerçekdışılık ya da kopma yaşantılarınız oluyor mu? Cevabınız “evet” olursa, bu, bozukluğun varlığına işaret edebilir.

    – Gerçekdışılık (derealizasyon): Çevredekilerle ilgili olarak gerçekdışılık ya da kopukluk yaşantıları (örn. insanlar ya da nesneler gerçekdışı, düşsel, sisli, cansız ya da görsel açıdan çarpık olarak yaşantılanır).

    Bununla ilgili, size şu soru sorulabilir: Sık sık, çevrenizle ilgili, insanların ya da birtakım yerlerin gerçekdışıymış gibi olduğu, düşteymiş gibi olduğunuz, ortamını sisli, cansız ya da görsel olarak çarpık olduğu, gerçekdışılık ya da kopma yaşantılarınız oluyor mu? Cevabınız “evet” olursa, bu, bozukluğun varlığına işaret edebilir.

    B. Bu kendine yabancılaşma ya da gerçekdışılık yaşantıları sırasında gerçeği değerlendirme bozulmuş olmamalıdır. Bunu değerlendirmek için size şu soru sorulabilir: Bu yaşantılarınız sırasında, bu yaşantılarınızı, sizin dışınızda olup biten gerçek olaylardan ayırt edebiliyor musunuz? Cevabınız “evet” olursa, bu, bozukluğun varlığına işaret edebilir; “hayır” olursa, başka bir bozukluk düşünülebilir.

    C. Bu belirtiler, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur. Hepimiz zaman zaman, birtakım çözülme (dissosiyasyon) deneyimleri yaşayabiliriz. Bu, hemen bir tanı alabileceğimiz anlamına gelmez.

    D. Bu bozukluk, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örn. katılmalar) fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.

    E. Bu bozukluk, şizofreni, panik bozukluğu, yeğin depresyon bozukluğu, akut gerginlik bozukluğu, örselenme sonrası gerginlik bozukluğu ya da başka bir çözülme bozukluğu ile daha iyi açıklanamaz.

    Sıklık ve yaygınlık (Epidemiyoloji)

    Bu bölümü okurken şuna dikkat edilmelidir: Belirtiler (depersonalizasyon ve derealizasyon) ile bozukluk (depersonlizasyon-derealizasyon bozukluğu) aynı şey değildir. Dolayısıyla, belirtilerin sıklık ve yaygınlığı ile bozukluğun sıklık ve yaygınlığı farklı olabilir.

    Özeyabancılaşma ve gerçekdışılaşma, gelip geçici olarak, genç yaşta birçok kişide görülür.5

    Depersonalizasyon ve derealizasyon ile ilgili geçici yaşantılar normal ve klinik örneklemde aşırı derecede yaygındır. Bunlar [bozukluk değil de depersonalizasyon ve derealizasyon yaşantıları], depresyondan ve kaygıdan sonra en çok bildirilen üçüncü psikiyatrik belirtilerdir. Bir araştırmaya göre bir yıllık prevalans genel nüfusta %19 bulunmuştur. Nöbet [panik atağı] hastalarında ve migrenden yakınanlarda yaygındır; ayrıca sanrı [varsanı, halüsinasyon] gördüren ilaçlar, özellikle esrar, liserjik asit dietilamit (LSD) ve meskalin kullananlarda görülürken antikolinerjik ajanlar gibi bazı ilaçların yan etkisi olarak da daha az sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Bunlar, çeşitli türlerdeki meditasyon, derin hipnoz, genişletilmiş ayna veya kristale bakma ve duyusal mahrum bırakma gibi yaşantılarından sonra tanımlanmıştır.1

    Orta ve hafif kafa yaralanmalarında yaygındır; burada bilinç kaybı ya çok azdır ya da hiç yoktur, ancak bilinçsizliğin 30 dakikadan daha uzun sürmesi durumunda ortaya çıkma olasılığı anlamlı derecede daha azdır.1

     Kendine yabancılaşmanın kadınlarda erkeklere göre iki-dört kat daha fazla [bazı araştırmalara göre iki bazılarına göre dört] olduğu saptanmıştır.1 Bazı araştırmalarda ise, cinsiyetler arasında bir farklılık yoktur.10

    Bu bozukluğun toplumda görülme oranı %1’dir; yani her yüz kişiden biri, depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğuna sahiptir.10 Türkiye’de [Sivas’ta yapılan bir araştırmaya göre] kadınlarda %2.4 olarak bulunmuştur. New York’ta ise, her iki cinsiyet için ve 12-aylık prevalans [bozukluğun görülme süresi] olarak bu oran %0.8’dir.7 [Farklı araştırmalarda, farklı ve yakın sonuçlar bulunmuştur.]

    Tanı

    Bozukluk çok nadiren teşhis edilebilir. Uzmanların çoğu bu tanıya aşina değildir; bu yüzden, doğru tanı, genellikle yıllarca tedaviden sonra konur.10

    Bozukluğun ortalama başlangıç yaşı 16’dır. Bozukluk genellikle 25 yaşından önce başlar.10 200’den fazla vakayı kapsayan bir çalışmada ortalama başlangıç yaşının 23 olduğu görülmüştür.9

    Bozukluk ansızın ya da sinsice başlayabilir.8 Başladığı zaman, kronik bir gidişatı olur yani uzun zaman devam eder.8

    Depersonalizasyon ve derealizasyon [semptom olarak], psikiyatrik bozukluğu olan ve olmayan kişilerde görülebileceği gibi, yaşamı tehdit eden durumlar ve ağır stres karşısında, geçici olarak [herkeste] görülebilir.7

    Bozukluk gelip geçici olarak, genç yaşta birçok kişide görülebilir ve önemli bir rahatsızlığın belirtisi olmayabilir.5

    Vücutta ciddi yaralanma olsun veya olmasın, yaşamı tehdit eden yaşantılardan sonra da yaygındır.1

    Özeyabancılaşma ve gerçekdışılaşma sırasında kişinin gerçeği değerlendirme yetisi bozulmaz.5

    Tanı koymak için gerekli işaretler, neredeyse hiç, gözle görülmez; bu yüzden tanının koyulabilmesi için hastanın kendini tamamen açması gerekir.10

    Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu ile birlikte en yaygın görülen rahatsızlıklar, depresyon ve kaygı bozuklukları olup, arkalarından da kaçıngan, borderline, obsesif-kompulsif kişilik örüntüleri gelir.10

    Özeyabancılaşma ve gerçekdışılaşma şizofreni, çökkünlük, bunaltı bozuklukları, epilepsi ve başka tür beyin bozukluklarında sık görülebilir. Böyle durumlarda bunlar yalnızca bir belirti olarak kabul edilir ve asıl tanı birincil rahatsızlığın tanısıdır.5

    Daha seyrek olarak şizofreni, çökkünlük ya da bunaltı bozukluğu gibi bir tanı bulunmaksızın yalnız başına özeyabancılaşma [depersonalizaasyon] ve gerçekdışılaşma [derealizasyon] belirtilerinin günlerce, hatta haftalarca sürdüğü dönemler yaşayan olgular vardır. Böyle durumlarda “özeyabancılaşma ve gerçekdışılaşma bozukluğu” tanısı konabilir.5

    Tanı konurken, genel olarak şu bozuklular/durumlar da dikkate alınır:

    • depresyon10, 8, 7
    • kaygı bozuklukları10, 8
    • kişilik bozuklukları10, 8 (kaçıngan10, borderline10, 7, obsesif kompulsif10, 7)
    • diğer dissosiyatif bozukluklar7
    • akut anksiyete nöbeti7
    • ruhsal travma sonrası stres bozukluğu7
    • hipokondriyaklık7
    • şizofreni7, 1
    • madde kullanım bozuklukları7
    • epilepsi7
    • organik hastalıklar7
    • ilaçların yan etkileri7
    • tıbbi bir durum1
    • nörolojik bir durum1
    • yasa dışı ilaçların kullanımı1
    • panik ataklar1
    • fobiler1
    • beyin tümörü, beyin sarsılması sendromu vb.1

    Bozukluğun olası nedenleri nelerdir? (Etiyoloji)

    Zaman zaman gelip geçen depersonalizasyon ve derealizasyon yaşantılarının nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Günlük bunaltılar, aşırı uykusuzluk, yorgunluk, çok kaygı verici yaşam olayları, belki aşırı çay, kahve, alkol ve başka toksik nedenler düşünülebilir.5

    Panik ataklar, esrar zehirlenmesi, depresif epizotlar ve psikososyal stresörler, kendine yabancılaşma ve gerçekdışılığı hızlandırıcı yaygın etkenlerdir.10

    Çok sayıda birbirinden farklı unsurlar kendine yabancılaşma yaşantısını meydana getirir. Bunların içerisinde 1) bedenle ilgili değişiklikler, 2) gözlemci ve aktör olarak kişinin ikiye bölünmesi, 3) diğerleri ile ilişkisini kesme, ve 4) kendi duyguları ile ilişkinin kesilmesi yer almaktadır.1

    Duygusal ihmal ve istismar ciddi çevresel risk faktörleridir.10 Çocukluk travması sıkça bildirilmektedir.8

    Bazı temperamental [mizaçla ilgili, doğuştan gelen] özellikler ve çocukluk çağı ruhsal travmaları ile ilişki kurulmuştur.7

    Zarar görmekten kaçınma özelliğinin, mizaca bağlı bir risk faktörü olduğu düşünülmektedir. Kimlik çözülmesi bozukluğundan farklı olarak, ağır travmatik deneyimler pek görülmez.10

    Geleneksel psikodinamik formülasyonlar kendine yabancılaşmada ego bütünlüğünün bozulmasına vurgu yapmışlar veya kendine yabancılaşmayı ego savunmasında gösterilen bir duygusal yanıt olarak ele almışlardır. Bu açıklamalar, tetikleyici olaylar olarak karşı konulamaz ağrılı yaşantılara veya çatışan dürtülerin rolüne vurgu yapmaktadır.1

    Klinik olarak kendine yabancılaşma olgu serilerinde  yer alan hastaların önemli bir kısmı, genellikle üçte biri ila yarısı, geçmişlerinde önemli bir travma olduğunu bildirmektedir. Kazazedeler ile ilgili yapılan çeşitli araştırmalarda; yaşamı tehdit eden olay deneyimi olan kişilerin %60’ı en azından olay sırasında veya hemen sonrasında geçici kendine yabancılaşma yaşadıklarını bildirmektedirler. Askeri eğitim çalışmaları, kendine yabancılaşma ve çevreye yabancılaşma belirtilerinin genellikle stres ve yorgunlukla ortaya çıktığını ve performans ile ters ilişkili olduğunu ortaya çıkarmıştır.1

    Kendine yabancılaşmanın migrenle ve esrarla ilişkili olması, genel olarak seçici serotonin geri alım inhibitörlerine olumlu tepki vermesi (SSGİ) ve serotonin prekürsörü olan L-triptofanın tükenmesi ile görülen kendine yabancılaşma belirtilerinde artış, serotoninerjik ilişkiye işaret etmektedir. Kendine yabancılaşma, dissosiyasyonun nörobiyolojik kuramları ile ilgili kısımda açıklanan ilaç-zorlama araştırmalarının açığa çıkardığı temel disosiyatif bulgudur. Bu çalışmalar kesinlikle glutamat reseptörüne ait N-metil-D-aspartat (NMDA) alt tipinin kendine yabancılaşma bulgularının kökeninde bulunduğunu ileri sürmektedir.1

    Depersonalizasyon ve derealizasyonun fizyolojik ya da anatomik bir bozukluktan kaynaklanabileceği, ruhsal travma karşısında beynin önceden biçimlenmiş bir yanıtı olarak ortaya çıkabileceği düşünülmüştür. Bu durum acı veren ya da çatışmalardan kaynaklanan duygulara karşı savunma olarak nitelendirilmiştir.7

    Gidiş ve sonlanış

    Bozukluğu yaşayan kişiler, görünür olan davranışları, motor ifadeleri ve duygulanımları ile bağdaştırılması zor duygusal acı çekerler. Çoğu, uyanık olduğu saatlerde sürekli, hatta bazen rüyalarında bile, kendine yabancılaşma ve/veya gerçekdışılık yaşarlar.10

    Semptom yoğunluğu hiç dinmeden, sürekli devam edebilir; yahut inişli çıkışlı seyredebilir. Bazen yapay ışık, sosyal temas gibi belirli durumlarla tetiklenebilirken, bazen görünürde herhangi bir tetikleyici unsur bulunmaz.10

    Travmatik yaşantılardan veya zehirlenmeden sonra oluşan kendine yabancılaşma durumu genellikle travmatik koşullar ortadan kaldırıldıktan veya zehirlenme dönemi sona erdikten sonra sıklıkla yatışır. Duygudurum, psikotik veya diğer kaygı bozuklukları ile birlikte ortaya çıkan yabancılaşma bu koşulların kesin tedavisi ile birlikte yatışır.1

    Kendine yabancılaşma epizodik, yatışma-nüks dönemli (relapsing-remitting) veya kronik bir gidişat gösterebilir. Kronik depersonalizasyon bozukluğu olan çok sayıda hastada mesleki, sosyal ve kişisel işlevsellikte görülen ciddi eksikliklerle karakterize bir gidişat olabilir.1

    Ayrıca vakaların yaklaşık %80’inde oldukça kronik bir gidişat olduğu ve yoğunlukta dalgalanmalara çok az rastlandığı ya da hiç rastlanmadığı görülür.9

    Bu bozukluk, genellikle süreğen, zaman zaman düzelip yineleyen bir rahatsızlıktır.5 Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu olan hastalarla çalışan klinisyenler çoğu kez onları istisnasız klinik açıdan tedavisi güç olduklarını düşünmektedirler.1

    Çok sayıda hastanın bu terapi türlerine yeterli yanıtı olmamaktadır.1 Tedaviye dirençli vakalar çoktur. Yeni araştırmalara gereksinim duyulmaktadır.7

    Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğunun tedavisi nasıl olur?

    Literatürde, depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu için iki tedavi yaklaşımından bahsedilmektedir:

    • İlaç tedavisi (farmakoterapi)
    • Psikoterapi

    Genel kanaate göre, bozukluk için netleşmiş bir ilaç tedavisi bulunmamaktadır [Tabii bu durum, siz bu metni okuduğunuz anda değişmiş olabilir -umarım öyle olur.] Bununla birlikte, bir psikiyatriste giderseniz size bazı ilaçları reçete edebilir. Bu bazı anlamlar taşıyabilir: Belki hekiminiz burada yazanların dışında, işe yarar bir tedaviyi keşfetmiştir ve size onu uyguluyordur; belki bazı ilaçların bozukluk için işe yaradığını deneyimlemiştir; belki, söz konusu ilaçları, bu bozukluğa eşlik eden diğer bozukluklar için almanızı öneriyordur. Her ne olursa olsun, en doğrusu, tedaviyle ilgili zihninizi meşgul eden en ufak bir şeyi doktorunuza sormanızdır.

    Psikoterapi, ilk adımda önerilen tedavi yöntemidir.9 Bozukluk için klasik psikoterapi, değişik derecelerde yararlı olmaktadır.7

    https://terapievi.com.tr/psikoterapi

    Psikodinamik terapi, bilişsel terapi, bilişssel-davranışçı terapi, hipnoterapötik ve destekleyici terapi gibi çok sayıda farklı psikoterapi türü, depersonalizasyonu tedavi etmede kullanılmaktadır.1

    Kendine yabancılaşma ve gerçekdışılığı, sırasıyla, duygusal deneyim ve anksiyeteye karşı özgül, karmaşık savunmalar olarak yorumlayan psikodinamik yaklaşımlar olmuştur.10

    Fenichel, bu bozuklukta görülen, takıntılı bir şekilde kendini gözlemlemenin, ayrılma-bireyleşme, çatışmalı özdeşimler, özsaygı gibi konularda yaşanan çatışmalardan kaynaklı anksiyete hislerine karşı bir enerji yatırımını temsil ettiğini öne sürmüştür.10

    Stres yönetim stratejileri, dikkat dağıtma teknikleri, duyusal uyarılmanın azaltılması, rahatlama eğitimi ve fiziksel egzersiz bazı hastalarda işe yarayabilir.1

    Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğunun özgül bir sağaltımı [ilaç tedavisi] yoktur; ilk adımda önerilen tedavi yöntemi psikoterapidir.5, 7, 9 Bozukluk için henüz onaylanmış bir ilaç yoktur.8 Bu tür hastalarda ilaç olarak klomipramin ve serotonin geri alım önleyicileri denenebilir.5

    Bazı durumlarda, serotonerjik antidepresif ilaçlar yararlı olabilmektedir. Ancak bu durum, genellikle obsesyon yönü belirgin vakalar için geçerlidir.7

    Bazı sistematik kanıtlar fluoksetin (Prozac) gibi SSRI antidepresan ilaçların depersonalizasyon bozukluğu olan bazı hastalarda yararlı olduğunu göstermektedir. Ancak iki tane yeni çift-kör, plasebo kontrollü çalışma, depersonalizasyon bozukluğu ile ilgili sırasıyla fluvoksamin (Luvox) ve lamotrijinin (Lamictal) ne yazık ki herhangi bir etkinliğinin olmadığını buldu. Depersonalizasyon bozukluğu olan bazı hastalar, tek başına veya kombinasyon şeklinde, antidepresan, duygudurum dengeleyiciler, tipik ve atipik nöroleptikler, antikonvülsanlar vb. gibi ilaçların bazı gruplarına kısmen ve sporadik  olarak yanıt vermektedir.1

    Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğu ile ilgili deneyimlerinizi yorum kısmından benimle paylaşırsanız memnun olurum.

    Kaynaklar

    1Sadock, B. J., Sadock, V. A., & Ruiz, P. (2016). Psikiyatri: Davranış Bilimleri/Klinik Psikiyatri. (A. Bozkurt, Çev.) Güneş Tıp Kitabevi.

    2Gabbard, G. O., Litowitz, B. E., & Williams, P. (2015). Temel Psikanaliz Sözlüğü. Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları.

    3Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü: Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022) [Erişim: 14.09.2022]

    4Budak, S. (2005). Psikoloji Sözlüğü. Bilim ve Sanat Yayınları.

    5Öztürk, O., & Uluşahin, A. (2015). Ruh Sağlığı ve Bozuklukları. Bayt Yayınevi.

    6Amerikan Psikiyatri Birliği. (2014). Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Beşinci Baskı (DSM-5) Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı. (E. Köroğlu, Çev.) Hekimler Yayın Birliği.

    7Demet, M. M., & Demet, S. (2018). O. Karamustafalıoğlu (Ed.). Temel ve Klinik Psikiyatri. Güneş Tıp Kitabevleri.

    8Kring, A. M., Johnson , S. L., Davison, G., & Neale, J. (2015). Anormal Psikolojisi [Abnormal Psychology 12e]. (M. Şahin, Çev.) Nobel Akademik Yayıncılık.

    9Butcher, J. N., Mineka, S., & Hooley, J. M. (2011). Anormal Psikoloji. Kaknüs Yayınları.

    10McWilliams, N., & Lingiardi, V. (Ed.). (2020). Psikodinamik Tanı Kılavuzu – 2 (Cilt 3). (M. Benveniste, & M. Arık, Çev.) Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları.

    11Nussbaum, A. M. (2015). DSM-5 Yönelimli Tanısal Görüşme. (E. Köroğlu, Çev.) Hekimler Yayın Birliği.

  • Ruhsal bozukluk nedir?

    Ruhsal bozukluk (mental disorder), bireyin düşünce, duygu veya davranışlarında gözlemlenen, işlevsellikte bozulmalara yol açabilen, psikolojik, biyolojik veya çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan zihinsel rahatsızlıklardır. Ruhsal bozukluklar bireylerin günlük yaşamını, sosyal ilişkilerini ve mesleki performanslarını olumsuz etkileyebilir.

    Neden hastalık değil de bozukluk?

    Ruhsal bozukluk (mental disorder) ve hastalık (disease) kavramları, hem tıbbi hem de psikolojik bağlamda farklı anlamlar taşır. Bu kavramlar, sağlık alanında bireylerin yaşadığı sorunları tanımlamak için kullanılsa da, aralarındaki farklar tanısal yaklaşımı, tedavi süreçlerini ve toplumdaki algıyı etkileyen önemli ayrımlardır.

    Kavramsal farklar

    • Hastalık (disease): Hastalık, genellikle vücutta belirli bir biyolojik veya fizyolojik işlev bozukluğunun sonucu olarak ortaya çıkan sağlık sorunlarını tanımlar. Hastalık, belirli bir biyolojik neden veya patojen tarafından tetiklenebilir (örneğin, bir virüs ya da bakteri), dolayısıyla gözlemlenebilir yapısal değişiklikler veya hasarlar içerir. Örneğin, kalp hastalığı, diyabet veya kanser gibi durumlar hastalık olarak tanımlanır.
    • Ruhsal bozukluk (mental disorder): Ruhsal bozukluk ise, bireyin düşünce, duygu ve davranışlarında işlevsel bozukluklarla ortaya çıkar. Ruhsal bozukluklarda biyolojik bir temelin varlığı bazı durumlarda saptanabilir, ancak çoğunlukla çevresel, psikolojik ve genetik etmenler karmaşık bir etkileşim içindedir. Ruhsal bozukluklar, özellikle işlevselliği bozacak şekilde, bireyin içsel ve dışsal yaşamını etkileyen belirtilerle kendini gösterir.

    Tanısal yaklaşım ve sınıflandırma

    • Hastalık: Tıbbi hastalıklar genellikle biyokimyasal testler, görüntüleme teknikleri ve diğer objektif ölçüm araçları kullanılarak teşhis edilir. Örneğin, kan testleri, röntgen ve biyopsi gibi yöntemlerle hastalığın varlığı doğrulanabilir.
    • Ruhsal bozukluk: Ruhsal bozuklukların tanısı, genellikle gözlemlenen belirtilerin ve bireyin yaşadığı işlevsel bozuklukların değerlendirilmesi yoluyla konur. Ruhsal bozuklukların teşhisinde, DSM-5, ICD-11 ve PDM-2 gibi tanısal kılavuzlar kullanılır ve bu kılavuzlarda belirli tanı kriterleri vardır. Tanı süreci çoğunlukla semptomların sürekliliği, sıklığı ve işlevsellik üzerindeki etkisi üzerine odaklanır, ancak objektif biyolojik ölçümler çoğunlukla sınırlıdır.

    Etiyoloji (nedensellik)

    • Hastalık: Hastalıkların etiyolojisi genellikle biyolojik bir kökene dayanır. Örneğin, enfeksiyon hastalıkları bir mikrop veya virüs tarafından tetiklenirken, kanser belirli hücrelerin anormal büyümesi sonucu ortaya çıkar. Dolayısıyla, hastalıkların nedeni daha somut ve biyolojik olarak gözlemlenebilir bir süreçtir.
    • Ruhsal Bozukluk: Ruhsal bozuklukların etiyolojisi daha karmaşıktır ve biyolojik, genetik, psikolojik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonunu içerir. Örneğin, depresyon genetik yatkınlık, nörotransmitter dengesizlikleri ve çevresel stres etmenlerinin etkileşimi sonucu gelişebilir. Bu karmaşıklık nedeniyle, ruhsal bozuklukların nedeni genellikle tek bir biyolojik faktöre indirgenemez.

    Tedavi yaklaşımı

    • Hastalık: Hastalıkların tedavisinde genellikle biyomedikal yaklaşımlar kullanılır. İlaç tedavileri, cerrahi müdahaleler veya belirli tıbbi prosedürlerle hastalığın ilerlemesi durdurulabilir veya tedavi edilebilir. Hastalıkların çoğu somut biyolojik temellere dayandığından tedavi süreci daha objektif ve somut ölçümler üzerinden planlanır.
    • Ruhsal bozukluk: Ruhsal bozuklukların tedavisi, genellikle psikoterapi, danışmanlık ve gerektiğinde psikiyatrik ilaçları içerir. Biyolojik tedaviler (örn. antidepresanlar) bazı durumlarda kullanılsa da, psikolojik destek ve terapötik müdahaleler genellikle önceliklidir. Tedavi süreci, kişinin yaşadığı belirtileri anlamaya, başa çıkma stratejileri geliştirmeye ve işlevselliği artırmaya yönelik olarak yapılandırılır.

    Toplumsal algı ve damgalama

    • Hastalık: Hastalıklar toplumda genellikle daha biyolojik ve fiziksel bir temele dayandığı için daha kabul edilebilir olarak algılanır. Örneğin, kanser veya diyabet gibi hastalıklar genellikle bireyin kontrolünde olmayan biyolojik süreçlerle ilişkilendirilir, bu da hastalık yaşayan kişilere karşı daha destekleyici bir yaklaşımı teşvik eder.
    • Ruhsal bozukluk: Ruhsal bozukluklara karşı toplumda genellikle bir damgalama ve önyargı bulunabilir. Ruhsal bozukluklar çoğu zaman yanlış anlaşılır veya bireyin kendi iradesiyle kontrol edebileceği durumlar olarak değerlendirilir. Bu durum, ruhsal bozukluk yaşayan bireylerin destek arayışını zorlaştırabilir ve toplumsal önyargılarla mücadele etmelerine neden olabilir.

    Terimlerin kullanım amacı

    • Hastalık: Hastalık terimi, vücutta meydana gelen somut biyolojik veya fizyolojik bozuklukları tanımlamak için kullanılır. Hastalık, tıbbi tedavi veya biyomedikal müdahale ile iyileştirilebilir veya kontrol altına alınabilir.
    • Ruhsal bozukluk: Ruhsal bozukluk terimi, bireyin ruh sağlığıyla ilgili zorlukları tanımlamak için daha uygun bir terimdir. “Bozukluk” kavramı, hastalık gibi biyolojik değil, işlevsel bir aksaklık olarak görülen durumları tanımlar. Bu nedenle, “bozukluk” ifadesi ruhsal sorunların daha nötr ve daha geniş bir çerçevede ele alınmasına olanak sağlar.

    Ruhsal bozukluk (mental disorder) ve hastalık (disease) kavramları, bireylerin yaşadığı sağlık sorunlarını tanımlamak için kullanılsa da, aralarındaki temel fark biyolojik ve işlevsel ayrımlara dayanır. Hastalık daha biyolojik bir temel üzerine kurulu ve genellikle somut tıbbi müdahalelerle tedavi edilebilirken, ruhsal bozukluklar daha karmaşık, psikolojik ve çevresel etmenlerin etkisi altında gelişen durumlardır. Bu farklar, tanı süreçlerini, tedavi yaklaşımlarını ve toplumda algılanış biçimlerini doğrudan etkiler.

    DSM-5, ICD-11 ve PDM-2 perspektifleri

    DSM-5’e göre ruhsal bozukluk

    • Tanım ve kapsam: DSM-5 (Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı), Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanır ve ruhsal bozuklukların sınıflandırılmasında geniş bir kılavuz sağlar. DSM-5, ruhsal bozuklukları davranışsal ve psikolojik açıdan işlevselliği olumsuz etkileyen ve genellikle bireyin çevresiyle olan etkileşimini zorlaştıran bir durum olarak tanımlar.
    • Bozuklukların belirtileri ve kriterleri: DSM-5, her bir ruhsal bozukluk için tanı kriterlerini ve tanımlayıcı semptomları ayrıntılı şekilde açıklar. Tanı sürecinde bireyin yaşadığı belirtilerin süresi, yoğunluğu ve yaşam kalitesine etkisi dikkate alınır.

    ICD-11’e göre ruhsal bozukluk

    • Tanımlama ve kapsam: Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı ICD-11 (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması), ruhsal ve bedensel bozuklukların küresel ölçekte sınıflandırılması ve anlaşılması için kapsamlı bir kaynak sağlar. ICD-11, ruhsal bozuklukları tıbbi bir çerçevede ele alırken, her kültür ve topluma uyumlu olabilecek esnek bir yapı sunar.
    • Bozuklukların kültürel açıdan incelenmesi: ICD-11, ruhsal bozuklukların bireyin kültürel bağlamı çerçevesinde değerlendirilmesini önerir. Kültürel farklılıklar, belirtilerin nasıl anlaşıldığını ve ifade edildiğini etkileyebilir; bu nedenle ICD-11, kültürel değişkenleri göz önünde bulundurarak ruhsal bozuklukların küresel olarak anlaşılmasına yardımcı olur.

    PDM-2’ye göre ruhsal bozukluk

    • Psikodinamik perspektif: PDM-2 (Psikodinamik Tanı Kılavuzu), ruhsal bozuklukları anlamada psikodinamik bir çerçeve sunar. Bu kılavuz, bireyin içsel dinamiklerine, kişilik yapısına ve gelişimsel süreçlerine odaklanır.
    • Kişilik yapısı ve semptomların fonksiyonel Anlamı: PDM-2, bireylerin içsel dünyalarındaki çatışmaları, savunma mekanizmalarını ve kişilik örgütlenmelerini analiz eder. Ruhsal bozukluklar, PDM-2’ye göre bireyin ruhsal yapısındaki gelişimsel süreçlerin ve savunmaların bir sonucu olarak değerlendirilir. Bu nedenle ruhsal bozukluklar sadece yüzeydeki belirtilere indirgenmeden bireyin içsel işleyişi bağlamında ele alınır.

    Ruhsal bozukluk belirtileri nelerdir?

    Ruhsal bozukluk belirtileri, genellikle bireyin düşünce, duygu, davranış ve işlevselliğinde çeşitli aksamalara yol açan geniş kapsamlı semptomları içerir. Belirtiler her bireyde farklı yoğunlukta ve kombinasyonda görülebilir, ancak bazı genel belirtiler şöyle sıralanabilir:

    1. Duygudurum değişiklikleri: Uzun süreli mutsuzluk, umutsuzluk, kaygı, huzursuzluk veya aşırı coşku gibi duygular yaşanabilir. Kişi bu duyguları sık ve yoğun olarak deneyimleyebilir.
    2. Düşünce bozuklukları: Gerçeklikle bağın zayıflaması, mantıksız düşünceler, takıntılı düşünceler (obsesyonlar) veya aşırı endişeli düşünceler sık görülür. Kişi düşüncelerini kontrol etmekte zorluk yaşayabilir.
    3. Davranışsal değişiklikler: Günlük alışkanlıklarda belirgin değişiklikler (örneğin, uyku düzeninde bozulma, iştah kaybı veya artışı) görülebilir. Ayrıca sosyal geri çekilme, kendini izole etme veya aşırı tepki verme gibi davranış değişiklikleri de yaygındır.
    4. İşlevsellikte bozulma: Kişinin sosyal, mesleki veya eğitim alanındaki performansında düşüş yaşanabilir. Günlük işlerini yerine getirme veya sorumluluklarını sürdürme konusunda zorluk çekebilir.
    5. Fiziksel belirtiler: Baş ağrısı, mide problemleri, kas gerginliği veya yorgunluk gibi fiziksel belirtiler, ruhsal bozukluklarla birlikte görülebilir. Bu belirtiler sıklıkla psikolojik kökenli olup, stresle ilişkili olabilir.
    6. Konsantrasyon ve dikkat zorlukları: Birey, dikkatini toplamakta veya karar almakta zorlanabilir. Düşünce ve planlama süreçlerinde kesintiler yaşanabilir.
    7. İçsel huzursuzluk ve hareketsizlik: Birey, içsel bir huzursuzluk, sürekli gerginlik hissi veya yerinde duramama gibi durumlar yaşayabilir. Bu durum, çoğu zaman yoğun kaygı ve endişeyle birlikte görülür.

    Bu belirtilerin uzun süre devam etmesi veya günlük işlevselliği belirgin şekilde etkilemesi durumunda, bireyin bir uzmandan yardım alması önerilir. Ruhsal bozukluklar, belirti çeşitliliği ve yoğunluğu açısından geniş bir yelpazede yer aldığından, profesyonel bir değerlendirme, belirtilerin doğru şekilde anlaşılması ve yönetilmesi açısından önemlidir.

    Ruhsal bozukluk tanısı nasıl konur

    Ruhsal bozukluk tanısı koymak, multidisipliner bir yaklaşımı gerektiren, karmaşık ve dikkatli bir süreçtir. Bu süreç, bireyin yaşadığı belirtilerin detaylı bir değerlendirmesini, çeşitli testleri ve klinik görüşmeleri kapsar. İşte ruhsal bozukluk tanısı konma süreci ayrıntılı olarak:

    Ön görüşme ve ilk değerlendirme

    • Kapsamlı anamnez (geçmişe dair bilgi toplama): İlk adım olarak, bireyin tıbbi, psikolojik ve sosyal geçmişi hakkında ayrıntılı bilgi alınır. Bu süreçte çocukluk dönemi deneyimleri, travmatik olaylar, ailede ruhsal bozukluk öyküsü, eğitim ve iş geçmişi, ilişkiler ve yaşam koşulları gibi faktörler incelenir.
    • Belirti incelemesi: Kişinin yaşadığı ana belirtiler ve bu belirtilerin süresi, sıklığı ve günlük işlevselliğe etkisi ayrıntılı olarak değerlendirilir. Bu, hangi belirtilerin ruhsal bozukluk kapsamında değerlendirilebileceğini belirlemek açısından önemlidir.

    Ruhsal durum muayenesi

    • Duygusal ve davranışsal gözlem: Bu aşamada klinisyen, kişinin genel davranışını, duygusal durumunu, düşünce yapısını, dikkati ve hafızasını gözlemler. Bireyin konuşma tarzı, ruh hali, kendini ifade etme şekli ve düşünce akışındaki tutarlılık gibi unsurlar göz önünde bulundurulur.
    • Bilişsel fonksiyonların değerlendirilmesi: Hafıza, dikkat, konsantrasyon ve problem çözme gibi bilişsel işlevler değerlendirilir. Bu değerlendirmede kişiye sorular sorulabilir veya kısa testler uygulanabilir.

    Tanısal görüşme

    • Yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış görüşmeler: Tanı sürecinde klinisyen, DSM-5 veya ICD-11 tanı kriterlerini temel alarak yapılandırılmış veya yarı yapılandırılmış görüşme formlarını kullanabilir. Bu formlar, ruhsal bozukluk belirtilerini, süresini ve belirtilerin bireyin işlevselliğine olan etkisini sistematik bir şekilde değerlendirir.
    • Spesifik tanı kriterleri: DSM-5 veya ICD-11 gibi tanı kılavuzları, her ruhsal bozukluk için belirli kriterler sunar. Örneğin, DSM-5’te bir bozukluğun tanısı için belirtilerin belirli bir süre boyunca gözlemlenmesi ve günlük yaşamı ciddi şekilde etkilemesi gereklidir. Bu kriterler, tanıyı doğrulamak için dikkate alınır.

    Psikometrik testler ve ölçüm araçları

    • Klinik ölçekler: Beck Depresyon Envanteri, Hamilton Anksiyete Ölçeği veya MMPI (Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri) gibi standart ölçekler ve envanterler, bireyin ruhsal durumunu daha objektif bir şekilde değerlendirmek için kullanılır.
    • Zeka ve bilişsel testler: Zeka veya dikkat testi gibi araçlar, belirli bilişsel fonksiyonların değerlendirilmesine yardımcı olur. Bu testler, nörolojik bir bozukluk veya dikkat eksikliği gibi durumların olup olmadığını anlamak için kullanılabilir.
    • Kişilik testleri: Rorschach veya TAT (Tematik Algı Testi) gibi projektif testler, bireyin kişilik yapısını, bilinçaltı çatışmalarını ve içsel dinamiklerini anlamak için kullanılabilir. Özellikle psikodinamik yaklaşımlarda bu testlerden yararlanılır.

    Fiziksel ve nörolojik değerlendirme

    • Tıbbi muayene ve laboratuvar testleri: Fiziksel bir hastalığın ruhsal belirtilere yol açıp açmadığını anlamak için bireyin fiziksel muayenesi yapılabilir. Örneğin, tiroid bozuklukları veya vitamin eksiklikleri, depresyon benzeri belirtilere neden olabilir.
    • Nörogörüntüleme: Beyindeki yapısal veya işlevsel değişikliklerin belirlenmesi amacıyla EEG, MRI veya PET gibi görüntüleme teknikleri kullanılabilir. Bu yöntemler genellikle daha kapsamlı araştırma gerektiren durumlarda tercih edilir.

    Kültürel ve çevresel faktörlerin değerlendirilmesi

    • Kültürel bağlamın önemi: DSM-5 ve ICD-11 gibi kılavuzlar, bireyin kültürel arka planını ve kültürel normlarını göz önünde bulundurmayı önerir. Farklı kültürler, bazı belirtileri normal veya kabul edilebilir olarak değerlendirebilir; bu nedenle tanı koyarken kültürel farklılıklar dikkate alınmalıdır.
    • Çevresel faktörler: Stres, sosyal destek eksikliği veya travmatik yaşantılar gibi çevresel faktörler, bireyin ruh sağlığını doğrudan etkileyebilir. Bu faktörler, tanı sürecinde belirtilerin ortaya çıkma ve şiddetini anlamak için değerlendirilir.

    Psikodinamik değerlendirme (PDM-2 perspektifi)

    • Kişilik yapısının ve savunma mekanizmalarının analizi: Psikodinamik yaklaşım, bireyin kişilik özelliklerini, bilinçaltı çatışmalarını ve savunma mekanizmalarını analiz eder. PDM-2, kişinin içsel dünyasını anlamaya odaklanarak ruhsal bozuklukların altında yatan dinamikleri ortaya çıkarmaya çalışır.

    Sonuç ve tanının konması

    • Kapsamlı değerlendirme ve tanı koyma: Yukarıdaki adımlar sonucunda elde edilen bilgiler, ruhsal bozukluk tanısının doğrulanması için bir araya getirilir. DSM-5 veya ICD-11’e göre belirtiler ve tanı kriterleri karşılaştırılır; PDM-2 gibi yaklaşımlar ise bireyin ruhsal yapısını ve içsel dinamiklerini analiz etmek için kullanılır.
    • Tanı sürecinin şeffaflığı: Tanı koyma sürecinde, klinisyen kişinin durumu hakkında bilgilendirme yaparak, tanının konma sürecini şeffaf bir şekilde anlatır ve gerektiğinde tedavi önerileri sunar.

    Bu süreç, her birey için özel bir değerlendirme gerektirdiğinden, tanı koyma aşamaları kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Ancak genel olarak bu adımlar, doğru bir ruhsal bozukluk tanısı koymak ve bireyin ihtiyaçlarına uygun bir tedavi planı oluşturmak için temel bileşenlerdir.

    Ruhsal bozukluk yaşayanlara öneriler

    Ruhsal bozukluklarla başa çıkmak karmaşık ve çok boyutlu bir süreçtir. Destek sağlanması gerektiği gibi, kişinin kendisine yönelik bazı adımlar da faydalı olabilir. Ruhsal bozukluklarla başa çıkmaya yönelik aşağıdaki öneriler, kişinin iyileşme sürecine katkı sağlayabilir:

    Profesyonel destek almak

    Ruhsal bozukluklar, genellikle karmaşık ve bireysel durumlar olduklarından, profesyonel bir klinik psikolog veya psikiyatristten yardım almak önemlidir. Bu uzmanlar, kişinin durumuna uygun terapi türlerini ve gerektiğinde ilaç tedavisini önerebilir. Terapötik yaklaşımlar, örneğin bilişsel-davranışçı terapi, psikodinamik terapi, EMDR, ya da şema terapi, ruhsal bozuklukların tedavisinde etkilidir ve uzman yönlendirmesiyle sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlar.

    Kişisel destek ağını güçlendirmek

    Destekleyici bir sosyal çevre, kişinin kendini güvende hissetmesini ve güç bulmasını sağlar. Güven duyduğu aile bireyleri ve arkadaşlarla iletişimde olmak, yalnızlık hissini azaltır ve kişinin zorlandığı anlarda destek almasını sağlar. Ayrıca destek gruplarına katılmak, benzer deneyimleri yaşayan kişilerle bir araya gelerek duygusal destek almayı kolaylaştırır.

    Kendini anlama ve kabul etme

    Ruhsal bozuklukla yaşamak, kişinin kendini tanıma ve kabul etme sürecini içerir. Bozukluklar hakkında bilgi sahibi olmak, kişinin kendi deneyimini anlamlandırmasını sağlar ve kendine dair farkındalığını artırır. Bu farkındalık, tedaviye uyumu güçlendirir ve kişinin kendisine daha şefkatli bir yaklaşım geliştirmesine yardımcı olur.

    Günlük rutinler oluşturmak

    Günlük yaşamda belirli rutinler oluşturmak, ruhsal bozuklukla başa çıkmada önemli bir araçtır. Uyku düzeni, beslenme ve fiziksel aktiviteleri kapsayan sağlıklı bir yaşam tarzı, kişinin hem fiziksel hem de zihinsel sağlığını korumasına yardımcı olur. Örneğin, düzenli bir uyku, gün içinde enerjik hissetmeyi sağlarken fiziksel egzersizler endorfin salınımını artırarak ruh hali üzerinde olumlu etki yaratır.

    Stres yönetim tekniklerini öğrenmek

    Stres, ruhsal bozuklukları tetikleyebilecek veya kötüleştirebilecek bir faktördür. Bu nedenle stres yönetimi, iyileşme sürecinde önemlidir. Meditasyon, nefes egzersizleri, mindfulness teknikleri gibi rahatlama yöntemleri, kişinin stresle başa çıkma becerilerini geliştirir ve olumsuz düşüncelerin etkisini azaltır. Bu tür pratikler, terapötik süreçle paralel olarak uygulanabilir.

    Kendini ifade etme yolları bulmak

    Duygularını ifade etmek, içsel çatışmaları azaltabilir. Kişinin kendini ifade etmesi için yazı yazma, resim yapma ya da müzik gibi yaratıcı faaliyetler faydalı olabilir. Özellikle duygu durum bozuklukları yaşayan kişiler için sanatsal ifadeler, duyguları tanıma ve kabul etme sürecini destekler.

    Olumlu ve gerçekçi hedefler belirlemek

    Ruhsal bozukluklar, kişinin hayata yönelik motivasyonunu etkileyebilir. Bu nedenle, küçük ve ulaşılabilir hedefler belirlemek, kişinin kendine güvenini artırabilir ve kendini işe yarar hissetmesine katkıda bulunur. Kısa vadeli hedefler belirlemek, başarma hissini yaşatarak kişinin kendine olan inancını destekler.

    Destek gruplarına katılmak

    Benzer deneyimler yaşamış kişilerle bir araya gelmek, kişinin yalnız olmadığını fark etmesini sağlar. Destek grupları, duygusal paylaşım ve dayanışma ortamı sunar. Psikolojik destek gruplarına katılmak, kişiye deneyimlerini paylaşma ve diğerlerinden öğrenme fırsatı sunar.

    İlaç tedavisi gerekli olabilir

    Ruhsal bozuklukların bazı türlerinde (örneğin majör depresyon, bipolar bozukluk veya şizofreni) ilaç tedavisi önemli bir rol oynar. İlaç tedavisi, yalnızca bir psikiyatrist tarafından önerildiğinde ve gözetiminde kullanılmalıdır. Antidepresanlar, anksiyolitikler veya antipsikotikler gibi ilaçlar, semptomların yönetiminde etkili olabilir. İlaçların düzenli ve önerildiği gibi kullanılması, tedavi sürecinin sağlıklı ilerlemesini sağlar.

    Düzenli bir günlük tutmak

    Günlük tutmak, kişinin kendini daha iyi tanımasına, duygu ve düşüncelerini anlamlandırmasına yardımcı olur. Özellikle ruhsal bozuklukların etkisini izlemek ve belirli durumların tetikleyici olup olmadığını gözlemlemek açısından günlük yazmak faydalı olabilir. Bu tür bir günlük, terapötik süreçte psikoloğa da değerli bilgiler sunar.

    Ruhsal bozukluklarla başa çıkmak zaman alıcı ve sabır gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte kendine şefkat göstermek, sosyal destekten faydalanmak ve uzman rehberliğinde tedaviye devam etmek büyük önem taşır. Her bireyin durumu farklı olduğundan, öneriler de bireye özgü şekillendirilmelidir. Kendi ihtiyaçlarını tanıyarak ve bu ihtiyaçları karşılamaya yönelik adımlar atarak kişi, ruhsal sağlığını iyileştirme yolunda önemli bir ilerleme kaydedebilir.

    Referanslar

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). American Psychiatric Publishing.

    World Health Organization. (2019). International classification of diseases for mortality and morbidity statistics (11th ed.). https://icd.who.int/

    Lingiardi, V., & McWilliams, N. (Eds.). (2017). Psychodynamic diagnostic manual: PDM-2. Guilford Press.

    Sadock, B. J., Sadock, V. A., & Ruiz, P. (2014). Kaplan & Sadock’s synopsis of psychiatry: Behavioral sciences/clinical psychiatry (11th ed.). Wolters Kluwer.

    Bolton, D. (2008). What is mental disorder?: An essay in philosophy, science, and values. Oxford University Press.

    Fulford, K. W. M., Thornton, T., & Graham, G. (Eds.). (2006). The Oxford textbook of philosophy and psychiatry. Oxford University Press.

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). American Psychiatric Association.

    Beck, A. T., & Alford, B. A. (2009). Depression: Causes and Treatment. University of Pennsylvania Press.

    Clark, D. M., & Wells, A. (1995). “A Cognitive Model of Social Phobia.” In R. G. Heimberg, M. R. Liebowitz, D. A. Hope, & F. R. Schneier (Eds.), Social Phobia: Diagnosis, Assessment, and Treatment (pp. 69-93). Guilford Press.

    Ekkekakis, P. (2013). The Measurement of Affect, Mood, and Emotion: A Guide for Health-Behavioral Research. Cambridge University Press.

    Fava, G. A., Ruini, C., & Rafanelli, C. (2004). Psychosocial determinants of recovery in major depression. Psychotherapy and Psychosomatics, 73(5), 267-274.

    Jacobson, N. S., & Truax, P. (1991). Clinical significance: A statistical approach to defining meaningful change in psychotherapy research. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 59(1), 12-19.

    Linehan, M. M. (1993). Cognitive-Behavioral Treatment of Borderline Personality Disorder. Guilford Press.

    Yalom, I. D. (1980). Existential Psychotherapy. Basic Books.Hammen, C. (2005). Stress and depression. Annual Review of Clinical Psychology, 1, 293-319.

    Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497-529.

    PDM Task Force (2006). Psychodynamic Diagnostic Manual (PDM). Alliance of Psychoanalytic Organizations.

  • Bulimiya nervoza nedir?

    İnsanlar arasında giderek yaygınlaşan ve kişilerin zihinlerini sürekli meşgul etmeye başlayan “zayıf olma ve ince görünme hevesi” yalnızca bir zihin uğraşı olmaktan çıkarak diyetler, detokslar, egzersiz ve cerrahi işlemlerle birlikte somut ve aşırı bir çabaya bürünmektedir.

    Zayıflıkla ilgili kültürel standartlar kişinin baskı altında hissetmesine neden olmakta, kilo deyim yerindeyse bir kâbusa dönüşmektedir. Tüm bunlarla birlikte kilo almaktan kaçınma ve zayıf olmak için gösterilen aşırı çaba psikoloji literatüründe “yeme bozuklukları” olarak bir tanı grubunu da beraberinde getirmiştir.

    Yeme bozuklukları tıbbi, sosyal ve psikolojik problemlere yol açan, kişinin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen yeme davranışı bozukluklarıdır (3).

    DSM-5’e göre yeme bozuklukları 8 alt tanı grubuna ayrılmıştır:

    1. Anoreksiya nervoza,
    2. Bulimiya nervoza,
    3. Tıkınırcasına yeme bozukluğu,
    4. Pika sendromu,
    5. Geri çıkarma (geviş getirme) bozukluğu,
    6. Kaçıngan/kısıtlı yiyecek alımı bozukluğu,
    7. Tanımlanmış diğer bir beslenme ve yeme bozukluğu,
    8. Tanımlanmamış beslenme ve yeme bozukluğu.

    Yeme bozuklukları diğer psikolojik bozukluklarla sıklıkla komorbidite (birlikte görülme) göstermekte, üstelik diğer bozukluklara göre daha yüksek oranda kronikleşme eğilimi gösterip olumsuz işlevselliğe yol açmaktadır (7). Bu yazının odak noktası yeme bozukluklarının en çok bilinen ikinci türü olan bulimiya nervoza olacaktır.

    Bulimiya nervoza nedir?

    Bulimiya, öküz anlamına gelen “bous” ve açlık anlamına gelen “limos” sözcüklerinden köken alır, kelime olarak “öküz kadar acıkmak” ya da “öküzü yiyecek kadar aç olmak” anlamlarını karşılar. Psikolojik bir bozukluk olarak kullanımında getirilen “nervoza” takısı ise bulimiyanın anoreksiya nervoza ile bağlantısını ve bir yeme bozukluğu tanısı olduğunu vurgular (8).

    Tıkınırcasına yeme (binge eating) nöbetleri, hastalığın önde gelen belirtisidir. DSM tıkınmanın iki özelliği olduğunu söyler:

    1. Birincisi, çoğu insanın tüketebileceğinden daha fazla miktarda yiyeceğin, örneğin iki saat gibi çok kısa bir sürede tüketilmesidir.
    2. İkinci özellik ise yerken kontrol hissinin kaybedilmesi, kişinin bir kere yemeye başladığında bir daha duramayacağını hissetmesidir (5).

    Araştırmalar tıkanırcasına yeme nöbeti esnasında hastanın 2000-4000 kalori aldığını göstermiştir. Bu miktar ortalama bir insanın günlük olarak yiyebileceğinden bile fazladır. Tüketilen yiyecekler dondurma, pasta gibi yumuşak ve hızlı yenebilecek yiyeceklerden oluşur (1).

    Bulimiya nervoza iki boyutlu yapıdadır. Yapının bir yüzü tıkanırcasına yemekken diğer tarafı yediklerini telafi etmek için çıkarma davranışıdır. “Tıkanırcasına yeme” nöbeti sırasında kişi birden fazla yiyeceği karıştırıp neredeyse bulamaç haline getirerek yediği ya da çok fazla miktarda yiyeceği bir arada ve hızlı bir şekilde tükettiği için bu tür bir yeme davranışı onda utanç hissini meydana getirir, bu sebeple de genellikle yalnız yemeyi tercih eder ve tıkınmaları gizlilik içinde yapar (5). Genellikle gün içinde bu uzun yeme törenlerinin hayalini kurar, sıklıkla alışveriş yapar (8).

    Tıkanırcasına yeme sırasında kişi tükettiği yiyecek miktarını kontrol edemeyeceği duygusunu yaşar. Bulimiya hastaları bu nöbetler sırasında kontrol duygusunu kaybettiklerini belirtmiş, üstelik neredeyse dissosiyasyona benzer bir deneyim yaşadıklarını ifade etmişlerdir (1).

    Tıkınırcasına yeme bittiğinde hasta pişmanlık, rahatsızlık ve iğrenme hisleri içinde, kilo alma korkusuyla birlikte yediklerini telafi etme çabasına girişir. Bu aşama bulimiyanın ikinci kısmını oluşturan “çıkarma” örüntüsünün başlangıcıdır. Hasta parmağını boğazına sokarak yediklerini kusabilir. Ancak bulimiklerin birçoğu alıştıkları için yalnızca isteyerek bile kusabilecek hale gelmiştir.

    Müshil ya da idrar sökücüler, aç kalma ve aşırı egzersiz de kilo almamak için başvurulan diğer yöntemlerdir (5). Birey bu aşamada yoğun bir biçimde suçluluk hisseder ve kendini acımasızca eleştirir (8).

    Bulimik davranışlardan Roma İmparatorluğu döneminde de söz edilmektedir. Refah içinde yaşayan dönemin zenginleri kontrolsüzce ve aşırı miktarda yemek yemekte ve daha fazla bu hazzı yaşamak için kusarak yediklerini çıkarmaktaydılar. Üstelik kusma için özelleşmiş olan vomitorium adı verilen yerler bile bulunmaktaydı (8). Daha eski çağlarda ise Mısırlı hekimlerin kusmanın sağlıklı olduğunu öne sürdükleri bilinmektedir.

    Yahudilerin dini kitabında hahamlar “boolmot” olarak adlandırılan bir yöntem ile pisboğaz şekildeki açlığın, bal gibi şekerli gıdalarla giderilmesi gerektiği, aşırı açlığın pis gıdalarla doyurulması gerektiğini iddia etmektedirler. Bulimiya ile ilgili ilk klinik araştırma 1979 yılında “Bulimiya nervoza, anoreksiya nervozanın uğursuz varyantı” isimli makale ile olmuştur.

    1980 yılında ilk defa resmi olarak DSM 3’te tanımlanan bulimiyanın ilk tanımlandığı halinden günümüze kadar çok az bir değişime uğradığı görülmektedir (7).

    DSM 5 bulimiya nervoza kriterleri şunlardır (5):

    • Tekrarlayan tıkanırcasına yeme dönemleri,
    • Kilo alımını engellemek için tekrarlayan telafi edici/dengeleyici davranışlar, örneğin, kusma,
    • Öz değerlendirme için beden şekli ve kilonun çok önemli olması.

    DSM 5 tanı için 3 ay içinde en az haftada bir kere tıkanırcasına yeme ve telafi davranışlarından oluşan dönemlerin olması gerektiğini belirtmektedir. DSM 4’te sıklık haftada iki iken DSM 5’te sıklığın haftada bir olarak değiştirilmesi, yapılan güncel çalışmalarda haftada iki kez tıkınırcasına yiyen ve haftada daha az sıklıkla bu şekilde yiyen kişiler arasında çok az farklılık olduğunun gösterilmesinin bir sonucudur (5).

    Tıkanırcasına yeme çoğu insanda arada sırada gözlenebilir, hatta bazı insanlarda çıkarma davranışları da buna eşlik edebilir. Ancak bu, tanı için yeterli değildir. DSM kriterlerine göre bu tür davranışların 3 ay boyunca devam etmesi ve haftada en az bir kere ortaya çıkması gerekmektedir(1).

    Anoreksiya hastalarında olduğu bulimiya hastaları da bunca sağlıksız yeme davranışının yanında kilo almaktan korkarlar. Kendilik değerleri kilolarını korumalarına sıkı sıkıya bağlıdır. Eğer tıkanırcasına yeme ve kusma yalnızca anoreksiya ve anoreksiyanın aşırı derecede kilo kaybetme durumunda ortaya çıkıyorsa bu durumda bulimiya tanısı konmaz. Buradaki tanı anoreksiyanın tıkanırcasına yeme-çıkartma tipidir (1).

    Anoreksiya ile bulimiya arasındaki en büyük ve belirgin fark anoreksiyada çok fazla miktarda kilo kaybının olması bulimiyada ise bu tür bir kilo kaybının olmayışıdır (5).

    Anoreksiklerin bir deri bir kemik görüntüsünün yanında, bulimikler normal ya da normale yakın kilodadırlar (8) Ancak buna rağmen kilolu olduklarına inanırlar, beden biçimini algılamada bozulmalar vardır (1).

    Bulimik yeme nöbetleri çoğunlukla olumsuz duygular ya da stresle tetiklenebilir, kişi kendini rahatsız hissedinceye kadar yeme devam eder. Bir çalışmada bulimik kadınların yalnız olduklarında ve sabah ya da öğlen tıkınırcasına yeme eğilimi gösterdiklerini ortaya koymuştur. Çok istenen yiyecekten kaçınma ya da kendini kısıtlama dönemi sonrasında da tıkınma gerçekleşebilmektedir (5).

    Sosyal ortamlarda yeme durumunda kalma ya da kilo alımıyla ilgili yoğun endişe de kişinin tıkanırcasına yeme davranışını tetiklemektedir (1).

    Bulimiya nervoza için bazı hazırlayıcı faktörlerden bahsedilebilir:

    • Diyet yapma,
    • Çocukluk çağı obezitesi,
    • Ailede obezite varlığı,
    • Alkolizm,
    • Erken ergenlik,
    • Eleştirilere karşı aşırı hassasiyet,
    • Cinsellik ve mensturasyon (adet) döneminden iğrenme,
    • Aile içi uyumsuzluklar (3).

    Bulimiya nervozanın alt tipleri nelerdir?

    Anoreksiya nervozada olduğu gibi bulimiyada da DSM 4’te iki ayrı tip tanımlanmıştır: Çıkartma tipi (purging type) ve çıkartma olmayan tip (non-purging type).

    Çıkartma Tipi: Bulimiyanın tanımlanan özelliklerinde olduğu gibi tıkanırcasına yemeyi yediklerini çıkartma takip eder (1).

    Çıkartma olmayan tip: Burada tıkanırcasına yemeyi telafi etmek için kişi aç kalma ya da aşırı egzersiz yapma gibi davranışlar sergiler (1).

    DSM 4’ü takip eden çalışmalarda çıkartma olmayan tipteki hastaların durumunun daha az şiddetli olduğu gözlemlenmiştir. Bu grubun daha az seyrek tıkanırcasına yeme davranışı gösterdiği ve daha düşük şiddette psikopatoloji sergilediği belirtilmiştir (1). Ancak yapılan güncel çalışmalarda bulimiyanın çıkarma olmayan alt tipini DSM 5’te yeme bozuklukları altında tanımlanmış olan bir başka bozukluk olan “tıkanırcasına yeme bozukluğu”ndan ayırmanın oldukça zor olduğu gösterilmiştir. Üstelik alt türlerin varlığı ile ilgili yapılan geçerlik çalışmaları da yeterli kanıt sunamamıştır. Bu nedenle bu alt tipler DSM 5’te kaldırılmıştır (5).

    Bulimiya nervozanın fiziksel etkileri nelerdir?

    • Menstural dönemlerde düzensizlik,
    • Sık çıkarma davranışı nedeniyle vücuttaki potasyum düzeyinin azalması,
    • Müshillerin sık kullanılması nedeniyle ishal ve buna bağlı olarak vücut elektrolit düzeylerinde değişim,
    • Kalp atımında düzensizlik,
    • Sürekli kusma nedeniyle mide asidinin diş dokularına zarar vermesi
    • Kusma nedeniyle boğaz ve mide dokularında yırtılmalar gibi olumsuz fiziksel sorunlar ortaya çıkabilmektedir (1,5).

    Bulimiya nervozayla komorbidite gösteren bozukluklar

    Yeme bozukluklarında eş tanı oranının yüksek olduğu bildirilmektedir (7). Bulimiya sıklıkla, depresyon, kişilik bozuklukları ve anksiyete bozuklukları ile bir arada görülmektedir. Bunun yanında obsesif-kompulsif bozukluk ve kendine zarar verici davranışlar da sıklıkla görülmektedir (1,7).

    Bulimiyada yaşam boyu eş tanı prevalansı %50-70, anksiyete bozuklukları için %13-65, madde kullanım bozuklukları için  %25 ve kişilik bozuklukları için %20-80 aralığındadır (7).

    Yapılan çalışmalarda bulimiya aynı zamanda çalma davranışı ile de ilişkili bulunmuştur. Bununla beraber bazı bulimiklerin yasal olmayan madde kötüye kullanımı ve rastgele cinsel ilişki eğilimleri de gösterdikleri bulgulanmıştır. Bu tür davranışlar tıkanırcasına yeme örüntüsünün de temel özelliği olan dürtüsellik ve kendini kontrol etmede yaşanan güçlüğün bir yansıması olarak düşünülebilir (1).

    Bulimiyada da anoreskiyada olduğu gibi özkıyım görülebilmektedir. Bulimiklerin intihar oranları genel nüfusa göre daha fazladır, ancak anoreksiklere göre daha azdır (5).

    Epidemiyoloji

    Bulimiya anoreksiya ile benzer olarak sıklıkla kadınlarda görülmektedir. Vakaların yaklaşık %90’ının kadın olduğu bildirilmektedir (1).

    Bulimiya nervozanın yaşam boyu yaygınlığının kadınlarda %1 ile %2.8 arasında olduğu gösterilmiştir. Ancak, klinik tanı boyutuna ulaşmamış eşik altı durumlar da katıldığında bu oranlar 2-5 katına çıkabilmektedir (8).

    Bulimiya genellikle geç ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerinde başlamaktadır. Bulimiklerin çoğu, bozukluk başlamadan önce biraz kiloludur ya da normal kilodadır ve tıkınmalar genellikle diyet dönemiyle başlar (5).

    Bulimiya nervozanın erkeklerde görülme sıklığı, klinik görünümü ve etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Ancak klinik ortamda görülen vakalar bildirilmekte, erkeklerde hastalığın ne şekilde ortaya çıktığı gibi faktörlerle ilgili çalışmaların artması beklenmektedir.

    Hocaoğlu (2015), bir erkek bulimiya vakasını aktarmıştır. 23 yaşında üniversite öğrencisi olan erkek hasta, yaklaşık 3 yıldır devam eden tıkınma ve kilo alma endişesini takip eden çıkarma davranışları ile bulimiya nervoza tanısı almıştır. Kilosu normal olmasına rağmen şişmanlama korkusu taşımakta ancak buna rağmen kendini kaybederek ne bulursa yeme davranışı sergilemektedir. Vakanın gelişim öyküsünde baskıcı ve otoriter bir anne ile, sessiz ve ailede hiçbir şeye karışmayan pasif bir babadan ileri gelen aile içi tartışmalar; hastanın küçük yaşta vefat eden abisinin annesinde kronik yasla sonuçlanan ve ailede hiç konuşulmayan yokluğu; hastayla küçüklüğünde kilolu olması nedeniyle akranları tarafından alay edilmesi hastalığının izlenmesinde tartışılan temel meseleler olmuştur (4).

    Prognoz

    Yapılan çalışmalar bulimiya hastalarının %75’inin iyileştiğini ancak %10-20’sinde belirtilerin devam ettiğini ortaya koymuştur.

    Tanının konmasından kısa bir süre sonra, çoğunlukla ilk birkaç yıl içinde yapılan tedavilerin daha iyi bir prognozla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Tıkanırcasına yiyip kusanlar, aş tanı olarak depresyon ve madde kullanım bozukluğu da gösterenler daha kötü prognoz sergilemişlerdir (5).

    Tıkanırcasına yeme ve çıkartma isteklerinin üstesinden başarıyla gelenler, depresyon ve düşük benlik­ değeri gibi eşlik eden diğer sorunlar açısından da iyileşme gösterebilmektedirler (1).

    Bulimiya nervozanın etiyolojisi nedir?

    Genetik faktörler

    Yeme bozukluklarının etiyolojisi ve patofizyolojisi günümüzde hala tartışmalıdır. Yapılan tek ve çift yumurta ikizi araştırmalarında eşhastalanma oranının yüksek olduğu, anoreksiya ve bulimiya için %50-%80 arasında bir genetik yatkınlıktan bahsedilebileceği belirtilmektedir. Bununla beraber yeme bozukluğu olan genç kızların kadın akrabaları, diğer bireylere göre, yaklaşık 5 kat daha fazla oranda yeme bozukluğu göstermektedir (1).

    Bu bulgular bozukluğun biyolojik ve genetik yönüne işaret etmektedir (3, 5). Bunlarla birlikte araştırmalar yeme bozukluğunda beden memnuniyetsizliği, zayıf olmak için duyulan güçlü arzu, tıkınma ve kiloyla aşırı uğraş gibi özelliklerin de kalıtsal olduğunu öne sürmektedir (5).

    Diğer bozukluklarda olduğu gibi yeme bozukluklarında da tek bir faktörün bozukluğun ortaya çıkışında etkili olduğunu söylemek mümkün değildir. Psikososyal ve çevresel etmenler de bozukluğun ortaya çıkışında rol oynamakta, dolayısıyla hastalığın çok faktörlü bir etiyolojisi olduğunu söylemek gerekmektedir.

    Nörobiyolojik faktörler

    Endojen opiyadlarının düzeyindeki değişimin bulimiyada rol oynadığına yönelik araştırma sonuçları vardır. Endojen opiyadlar ağrı duyumlarını azaltmak için vücut tarafından üretilen maddelerdir. Opiyadlar açlık sırasında açığa çıkarlar.

    Bir hipoteze göre bulimiyada endojen opiyad seviyesi düşük düzeyde seyretmekte, kişinin neşeli olma hali yiyecek almasıyla mümkün olduğundan tıkanırcasına yeme devamlı pekişmektedir (1).

    Yapılan birçok araştırmada bulimiya hastalarında serotonin düzeyinin düşük olduğu bildirilmiştir. Hastaların aşırı karbonhidrat içerikli yiyecek tüketme istekleri serotonin düzeyinin düşüklüğüyle bağlantılı görünmektedir. Bununla beraber bulimiyanın tedavisinde etkili olabilen antidepresanların serotonin düzeyini artırdığı da bilinmektedir.

    Bulimiya hastalarının dürtüsel davranışlarında serotonin miktarının bir etkisi olduğu da düşünülebilir. Araştırmalar ayrıca hem anoreksiya hem de bulimiya hastalarında norepinefrin düzeyinin de düşük olduğunu göstermiştir.

    Yapılan nörobiyolojik araştırmalarda düzeylerin neden düşük olduğu açıklığa kavuşturulamamakla birlikte daha çok beyin, açlık, tokluk ve yemek ilişkisi üzerinde durulmuş; kişinin şişmanlamaktan korkma ve bozulmuş beden algısına yönelik bir açıklama sunulmamıştır (1).

    Sosyokültürel faktörler

    İnce ve zayıf olmak çoğu endüstrileşmiş ve batılı ülkede sosyokültürel bir kabul olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanlar kilo almaktan ve kilolu hissetmekten korkar hale gelmişlerdir.

    Kilolu olmak istenmeyen bir durum olmanın yanında başarısızlık, kontrolsüzlük, yalnızlık ve açgözlülük gibi olumsuz çağrışımları da beraberinde getirmektedir. Bunun yanında ise ince olmak hem psikolojik hem de sosyal yarar sağlayan, kişiyi çekici kılan bir durum olarak algılanmakta, disiplinlilik, sağlıklı olma, benlik değerinin artması gibi olumlu özelliklerle ilişkilendirilmektedir (1).

    Tüm bu ortak kabul ve kalıp yargılar bir araya gelerek kişinin zayıf olmak için sürekli bir zihinsel uğraş ve somut çaba havasına bürünmesine neden olmaktadır. Kilo vermek için yaptırılan cerrahi işlemler ve diyetlerin sıklığı giderek artmıştır.

    1950’de erkeklerde %7, kadınlarda %14 olan diyet oranı, 1993’de erkeklerde %24, kadınlarda %40’a ulaşmıştır. Diyet endüstrisi (kitaplar, haplar, video kayıtları, özel yiyecekler) giderek daha fazla gelişmekte ve daha fazla maddi kazanç elde etmektedir (1).

    Yeme bozukluklarının kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülmesinin en önemli sebeplerinden biri kadınların sosyokültürel faktörlerden daha fazla etkilenmesi, kültürel standartların çoğunlukla kadın bedeni üzerinden şekillenmesi ve kadınların bu tür yönlendirmelere daha fazla maruz kalmalarıdır.

    Zayıf kalmaya yönelik tüm bu standartların yanında giderek daha fazla insan aşırı kilolu hale gelmektedir. Yiyecek bolluğu ve insanların giderek masa başı işlerde çalışarak bedensel aktiviteyi azaltmaları obezite sorununu da beraberinde getirmektedir.

    Kilo almaya yönelik bu eğilimlerden dolayı, kilo verme diyetleri, daha çok üst sosyoekonomik sınıftaki beyaz kadınlar arasında görülmektedir, bu aynı zamanda yeme bozukluklarının en fazla görüldüğü kesimi de oluşturmaktadır. Kadınlar, erkeklere göre, ince olma ve diyet yapmayla belirgin düzeyde daha fazla ilgilidirler ve bunların sonucunda da yeme bozukluğu riskine daha yatkındırlar.

    Bunların karşısında feminist felsefe kadınların fiziksel özellikleriyle tanımlanması fikrine karşı çıkmış ve tüm bu kültürel standartları tartışmaya açmıştır (1).

    Kişilik faktörleri

    Bulimiya hastalarının kişilik yapıları incelendiğinde histriyoniklik, dalgalanma gösteren duygudurum ve sosyal açıdan dost canlısı bir tutum gözlenmiştir. Hem anoreksiyada hem de bulimiyada nörotisizm ve kaygı düzeyinin yüksek olduğu, benlik değerinin düşük olduğu belirlenmiştir. Bunun yanında geleneklere bağlılık açısından yüksek puan almış olmaları toplumun ve ailenin standartlarını güçlü bir biçimde içselleştirdikleri ve bunlara sıkı sıkıya bağlı oldukları yorumunu beraberinde getirmiştir.

    MMPI kişilik testi puanlamalarında anoreksiya hastalarının depresyon ve kaygı puanları yüksekken, bulimiya hastaları daha karmaşık ve ciddi düzeyde psikopatoloji sergilemiş, testin alt ölçeklerinde anoreksiya hastalarına kıyasla daha fazla yükselme göstermişlerdir.

    Yapılan bazı çalışmlarda bulimiyanın çalma davranışı, kendine zarar verme, rastgele cinsel ilişki ve madde kötüye kullanımıyla ilişkili olduğu belirtilmiştir. Bu tür davranışlar doğrudan dürtüselliği düşündürse de bulimiya vakalarında dürtüselliğe yönelik kişilik ölçümlerinde yükselme olmaması şaşırtıcı bir bulgudur (1).

    Psikodinamik yaklaşım

    Yeme bozukluğunda psikanalitik açıklamalar 1930’lu yıllarda yapılmaya başlanmış, bozulmuş yeme fonksiyonu ve kusma odak noktası olmuştur (6).

    Bir psikodinamik kuram kadınlardaki bulimiya nervozanın çatışmalı anne-kız ilişkisiyle bağlantılı olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre bulimiya çatışmaya bağlı olarak çocuğun yeterli bir benlik algısı geliştirememesiyle ortaya çıkar. Yiyecekler çatışmalı ilişkinin birer simgesi haline gelir, çocuğun tıkanırcasına yemesi annesine gereksinimi, çıkarma davranışları ise onu reddetme arzusunu yansıtır. Gereksinim ve reddetme hatalığın doğasında olduğu gibi birbiriyle çatışan iki arzudur (1).

    Psikodinamik yaklaşımlarda ortak nokta olarak hem anne he de çocuk için ayrılmayla ilgili birtakım güçlüklerin olduğu görüşü saptanmıştır.

    Bulimiklerin anneleri çocuğu kendi uzantısıymış gibi görür. Çocuğun gelişim öyküsünde çocuğun annesinden ayrılmasına yardımcı olacak emzik, battaniye gibi geçiş nesnelerinin olmadığı görülmektedir.

    Bazı araştırmacılar geçiş nesnesinin olmamasından dolayı çocuğun kendi bedenini ayrılığa karşı kullandığını savunmaktadır. Besinin alınması anneyle tekrar bir olma, çıkarılma ise anneden kopma simgesel anlamını taşır (2).

    Yeme bozukluklarında bir diğer yaklaşım kendilik psikolojisi kuramıdır. Kendilik psikolojisi kişinin bireysel kendilik deneyimini vurgular. Çocuğun erken dönemde yetersiz ya da kötü bakım almış olması kendiliğinin inşasında birtakım eksiklikler meydana getirir. Bunun sonucunda bütünlük ve etkinlik duygusunu oluşturma çabaları başlar, kendilik acı verici hale geldiğinde ise onu yok etme arzusu doğar.

    Kuramın temel varsayımlarından yola çıkan kuramcılardan bazıları yeme bozukluğunda yiyeceklerin acı veren içsel süreçlere karşı rahatlama ve sakinleşme sağladığını ileri sürmüştür. Kişi kendilik-nesne gereksinimlerini diğer kişilerle karşılayamadığından ve onlara güven geliştiremediğinden yiyeceklere güvenmiştir.

    İçte hissedilen boşluk kişiyi yemeye iter. Yeme davranışı bu yönüyle bir savunma olarak işler ve kişi hissettiği boşluk duygusunu kontrol etmek amacıyla kusar.

    Yapılan bir çalışmada yeme bozukluklarının altında zayıf ya da içi boşalmış bir kimlik duygusunun olduğu, tıkanırcasına yeme sırasında kişinin kendilik farkındalığından kaçtığını, diğerlerine yakın olma ve anneden ayrılma korkusunun da bu yemeyi tetiklediğini ortaya koymuştur (6).

    Aile özellikleri

    Aile özellikleri yeme bozukluğunun oluşmasına katkıda bulunabilir ancak yeme bozukluğunun da aile işlevselliğini bozduğu bir gerçektir. Yeme bozukluğu vakalarının aileleri, aile ilişkilerinde daha yüksek izolasyon ve daha düşük düzeyde karşılıklı yakınlaşma ve destek algıladıklarını belirtmişlerdir. Bu hastaların ailelerinin çocuğun özerkliğine engel oluşturan ve onun çocuksuluğunu destekleyen bir yapıda olduğunu öne süren çalışmalar da vardır.

    Yeme bozukluğu olan bireylerin ebeveynlerinin yüksek beklenti içerisinde olduğu, aile içinde başarı konusunun sıklıkla gündeme geldiği vurgulanmaktadır (5).

    Yeme bozukluğu olan çocukların ebeveynlerinin yeme bozukluğu olmayan gruba göre sınır sorunlarıyla uğraşma ihtimallerinin daha fazla olduğunu gösteren araştırmalar vardır.

    Bazı araştırmalarda bulimiya nervozası olan hastalar kilo kaybetme ile ilgili aile baskısı sonrası diyete başladıklarını ifade etmişlerdir (7).

    Salvador Minuchin ve arkadaşlarının yaklaşımı yeme bozukluklarında aile odaklı psikodinamik kuramın bileşenlerini içermektedir. Buna göre doğası tam olarak belirli olmamakla birlikte çocuk fizyolojik olarak yeme bozukluğuna yatkındır ve aile de bozukluğun ortaya çıkışını tetikleyici bazı özelliklere sahiptir.

    Çocuk psikopatoloji için günah keçisi durumundadır, onun hastalığı ailenin diğer çatışmalardan kaçınmasını sağlar. Böylece belirtiler aile içindeki dengeyi korumaya da yardımcı olur (1).

    Minuchin’in yaklaşımı çoğunlukla anoreksiyayı açıklamak için kullanılmakla birlikte bu özellikleriyle bulimiyaya yönelik birtakım ipuçları da sunmaktadır.

    Bilişsel-Davranışçı görüşler

    Bulimiya hastalarının kilo almak ve beden görünüşlerini korumakla ilgili aşırı endişeleri vardır ancak bunları sağlamak adına aldıkları sınırlı yeme kararlarının arkasında duramazlar. Bu durum kaygılarını daha da artırır ve kaygı tıkanırcasına yeme-çıkarma döngülerinin bir tetikleyicisi haline gelir. Çıkarma süreci tamamlandığında kişinin kaygısı azaldığından bu davranışları pekişmektedir. Eğer kişi tıkanırcasına yemişse ve çıkarma imkânı bulamamışsa kilo almakla ilgili endişeleri katlanarak artar. Tüm bunlar kişiyi bir kısır döngü içine sürükler.

    Bulimiklerin benlik değeri düşüktür ve benlik değerleri kilolarını korumalarıyla yakından ilişkilidir (1,5). Bu döngü şu şekilde özetlenebilir:

    Düşük özsaygı ve yüksek olumsuz duygulanım→ Kendini iyi hissetmek için diyet yapmak→ Gıda alımını katı şekilde kısıtlamak→ Diyetin bozulması→ Tıkınma→ Kilo alma korkusunu azaltmak için telafi edici davranışlar

    Bulimiyanın doğasını açıklamaya yönelik 3 tip davranışçı yaklaşımdan bahsedilebilir:

    1. Anksiyete Modeli: Rosen ve Leitenberg’e göre yeme davranışı anksiyeteyi ortaya çıkarır. Tıpkı OKB’deki kontrol etme ve kompulsif el yıkama davranışları gibi bulimiyada da kusma anksiyeteyi azaltmayı sağlayan davranıştır. Kişi kusarak anksiyeteyi azalttığını fark etiğinde bir süre sonra bunu baskılayamaz hale gelecektir. Davranışın itici gücü tıkınma değil kusmadır. Eğer kişi tıkanırcasına yedikten sonra kusmazsa tıkınmanın ortaya çıkmayacağı varsayılmıştır. Kişi kusamadığında yiyecekler, yeme ve kiloyla ilişkili düşünce ve duygular anksiyeteyi doğuracaktır. Kişi korku veren yeme davranışıyla kusma olmadan sürekli karşı karşıya kaldığında anksiyetesi azalacak, normal yeme kapasitesi artacaktır (6).

    2. Davranışçı Model: Model öğrenme kuramından teme alarak tıkınma davranışını açıklamıştır. Buna göre diyet açlığa ve yoksunluk duygusunun ortaya çıkmasına neden olur. Tıkınma ise açlığa karşı bir tepkidir, yemeğin kısıtlanması tıkınmayı tetikler. Stres yaratan durumlarla baş etmede yetersiz kalan birey, aşırı yiyerek içsel ve dışsal uyaranlar karşısında kısa süreli sonuçlar veren bir davranış olarak yemeye yönelir. Davranışçı model bilişlerin değil kişinin pekiştirilmiş öğrenme süreçlerinin tıkanırcasına yemede önemli bir rol oynadığını varsaymaktadır (6).

    3. Klasik Koşullama: Aşırı yeme koşullanmamış uyarıcı olarak; yemeyle ilişkili tat, koku, görüntü gibi faktörler ise koşullanmış uyarıcılar olarak modelde yer almışlardır. Modele göre koşullanmış uyarıcılar yemek için karşı konulamaz fizyolojik tepkileri açığa çıkararak aşırı yeme davranışını ortaya çıkarırlar (6).

    Bulimiya nervoza tedavisi

    Bulimikler özellikle kusma, laksatif kullanımı ya da aşırı egzersiz yapma gibi belirtilerini gizlemeye yatkındırlar. Bu nedenle bir hekime başvurduklarında onu yanıltabilirler. Özellikle ergenlik dönemindeki bireylerle çalışırken aile görüşmesi yapmak, anne-baba ya da bir yakınının gözlemlerini de almak tedavide yol gösterici olacaktır (8).

    Çağdaş tedavi yaklaşımlarının temel adımları şu şekilde özetlenebilir:

    • Normal, sağlıklı ve kişiye uygun kiloyu sağlamak ve devam ettirmek,
    • Yiyecek kısıtlaması veya uygunsuz kilo verme davranışlarını durdurmak,
    • Yeme bozukluklarının temel belirtilerini (düşünce hataları, bozuk bilişsel şemalar vs.) değiştirme,
    • Hatalı düşüncelerin yerine sağlıklı düşünceleri koyma,
    • Fiziksel komplikasyonları tedavi etme,
    • Eştanı durumlarını tedavi etme,
    • Akut düzelme sonrası 5 yıl içinde nüksleri önleme çalışmaları (8).

    İlaç tedavisi

    Bulimiya nervoza çoğunlukla depresyonla eştanı aldığı için tedavide fluosektin (Prozac) gibi birçok antidepresan kullanılmaktadır (5). Ancak bulimiyada ilaç kullanımıyla ilgili yapılan çalışmalar hastaların ilaç tedavisini yarıda bırakma oranlarının psikolojik tedavileri yarıda bırakma oranlarına göre daha fazla olduğunu göstermiştir. İlaç tedavisinin yarıda bırakılması belirtilerin daha şiddetli olarak geri gelmesine de neden olmaktadır (1).

    Psikoterapi

    https://terapievi.com.tr/psikoterapi/

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT) en iyi geçerliliği gösteren ve en iyi standartlara sahip olan bulimiya tedavisidir (5). Bununla birlikte kişilerarası terapiler de bulimiya vakalarının iyileşmesinde etkili bulunmuşsa da çoğunluk olarak BDT tercih edilmektedir (1). Bilişsel davranışçı tedavi birkaç boyuta yönelik olarak düzenlenir:

    • Bulimiya hastası toplumun fiziksel çekicilik standartlarını sorgulaması yönünde teşvik edilir,
    • Kilolu olmaktan kaçınmaya neden olan ve bu yolda kendini aç bırakmaya yönlendiren inançlar açığa çıkarılır, bunlar değiştirilmeye çalışılır. Yoğun diyet yapmadan da vücut ağırlığının korunabileceği ve sınırlı yemeye kendini zorladıkça tıkınırcasına yemenin tetiklendiği gösterilmeye çalışılır,
    • Hastaya yüksek kalorili yiyeceklerden bir ısırık almanın her şeyin sonu olmadığı, abur cuburların tıkınmayı tetiklemeyeceği ve sonunda kendini kusturma ya da müshil kullanmayla sonlanmayacağı öğretilir,
    • Kişinin ya hep ya hiç tarzı düşünceleri üzerinde çalışılarak bunların değiştirilmesi sağlanır. Böylece daha ortalama düzeyde yemeye başlaması hedeflenir,
    • Girişkenlik becerileri öğretilir ve bu sayede diğerlerinin mantıksız beklentileri ile baş etme, daha sağlıklı ilişkiler kurma gibi olumlu işlevsellik göstermesi beklenir (1,5).

    Bulimiya tedavisinde temel amaç, normal yeme örüntüsünün geliştirilmesidir. Hastanın günde 3 öğün yemesi, ara öğünlerde ufak atıştırması ve tüm bunları yaparken tıkanırcasına yemeye ve kusmaya kaymaması hedeflenir. Düzenli yeme, açlığı kontrol eder.

    Düzenli yemeye başlayınca çıkarma işlemi ile tetiklenen, aşırı miktarlarda yemeye yönelik duyulan güçlü isteğin, giderek dizginlenmeye başlayacağı tedavinin temel varsayımıdır. Bununla birlikte hastanın kendi hakkında kutuplaşmış inançlar geliştirmemesi için yönlendirilmesi gerekmektedir. Örneğin terapist ılımlı ama istikrarlı bir biçimde şu mantık dışı inançları sorgulamasında hastaya yardımcı olur: “Şu anda olduğumdan biraz daha kilolu olursam hiç kimse bana saygı duymaz”, “Beni sadece 50 kilo olduğum için seviyor ve 55 kilo olup balon gibi şişersem kesinlikle beni bırakır” (1).

    Fairburn’un bilişsel davranışçı modelini temel alarak yapılan birçok bulimiya tedavisi vardır. Bu model hastanın temel problemini, kendiliğin ve diğerleri tarafından kabul görmenin vücut biçimi ve kiloya bağlı olduğu yanlış inancı olarak görür.

    Bulimiya hastası katı bir diyetle vücut ağırlığını koruyabileceğini düşünür, ancak diyet tıkanırcasına yemeyle bozulur ve alınan yiyeceklerden hemen kurtulmak için kusmaya başvurulur. Bu tedavi yaklaşımında hasta seansa kendine yasakladığı küçük bir yiyecek parçasıyla gelir. Gevşeme egzersizleri ile kusma isteği kontrol altına alınır. Gerçekçi olmayan talepler; bu yiyeceği yemenin mutlak başarısızlık olduğu, hastalıktan kurtulamayacağı gibi bilişsel çarpıtmalar sürekli sorgulanır. Terapist ve hasta hastayı tıkınırcasına yemeye iten olay, düşünce ya da duyguları belirleyerek bunlarla baş etmede uygun yolların öğrenilmesinde beraber çalışır (1).

    Bilişsel davranışçı tedavilerin en azından kısa süredeki etkileri umut vericidir ve ilaç tedavilerinden daha etkili olduğu yönünde araştırma sonuçları vardır. Çok sayıda araştırmadan elde edilen bulgular, tıkanırcasına yeme ve çıkartma davranışlarının, %70 ­ %90 arasında değişen oranda düştüğüne, aşırı diyet uygulamalarının önemli derecede azaldığına ve vücudun biçimi ve kiloya ilişkin tutumlarda düzelmeler olduğuna işaret etmektedir. Ancak odak noktasını tıkanırcasına yeme ve kusmadan hastanın genel durumuna çevirdiğimizde, BDT ile tedavi edilen hastaların yaklaşık yarısının çok az iyileşme gösterdiği anlaşılmaktadır. Üstelik iyileşen hastaların 6 ay ya da 12 aylık izlemelerinde yalnızca 1/3’ünün tedaviden yarar gördüğü gözlenmektedir. Görüldüğü üzere BDT’nin etkililiği karışık bir örüntü izlemektedir (1).

    Hem anoreksiya hem de bulimiya toplumun sağlığını tehdit eden, en temel ihtiyaç olan yeterli beslenmeye karşı kişinin kendini cezalandırırcasına savaş açtığı bozukluklardır. Kişiyi yalnızca bedeni ile değerlendiren, zayıf olmanın en ideal durum olarak dayatıldığı, sürekli yeni yöntemlerle insanlara ince görünmeyi vaat eden bir sosyal ortamda kişinin kendi olması giderek güçleşmektedir. Bu nedenle yeme bozukluğu ile mücadele ederken toplumun bilinçlenmesi, bu tür dayatmalara karşı bireylerin bağışıklık kazanması ve erken müdahale yöntemlerinin geliştirilmesi önemli görünmektedir.

    Referanslar

    1Davison, J. Ve Neale, J. M. (2011). Yeme Bozuklukları. Anormal Psikolojisi içinde (s.213-234). (Dağ, İ. Çev. Ed.). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.

    2Geçtan, E. (2010). Psikodinamik psikiyatri ve normaldışı davranışlar (19. Basım). İstanbul: Metis Yayınları.

    3Güleç Öyekçin, G. Ve Şahin, E. M. (2011). Yeme bozukluklarına yaklaşım. Türk Aile Hekimliği Derneği, 15 (1), 29-35.

    4Hocaoğlu, Ç. (2015). Erkeklerde bulimiya nervoza: Bir olgu sunumu. Düşünen Adam, 28, 77-83.

    5Kring, A. M., Johnson, S., Davison, G. Ve Neale, J. (2015). Yeme bozuklukları. Anormal Psikolojisi içinde (s. 331-359). (Şahin, M. Çev. Ed.). Ankara: Nobel Yayınları.

    6Maner, F. ve Aydın, A. (2007). Bulimiya nervozada psikososyokültürel etmenler. Düşünen Adam, 20 (1), 25-37.

    7Önal Sönmez, A. (2017). Çocuk ve ergenlerde yeme bozuklukları. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 9 (3), 301-316.

    8Yücel, B. (2009). Estetik bir kaygıdan hastalığa uzanan yol: Yeme bozuklukları. İstanbul Tabip Odası, 22 (4), 39-45. Erişim Tarihi 14.05.2019.

  • Anoreksiya nervoza nedir?

    Günümüz dünyasında vücut hatlarının belirgin olması, daha zayıf yüz hatları ve kemikli görünümün estetik bulunması durumu “ideal beden” algısını oluşturan kriterlerdendir. Bu güzellik algısının bir sonucu olarak estetik operasyonlar ve cerrahi işlemlere rağbet de artmakta, bu sektördeki uygulamalar da çeşitlenerek insanlara birçok hizmet sunmaktadır. Kültürel etkilerin baskısı, fiziksel çekiciliğe atfedilen önem, kendini yalnızca bedeni ve görünümüyle tanımlama yanılgısı bir kısırdöngüde kişiyi kapana sıkıştırmaktadır.

    Sosyal medya kullanımının artması ve çeşitli “photoshop” programlarıyla birlikte insanlar olmak istedikleri görünümlere “ulaşırmış” gibi görünseler de, bir yandan da ince bir bedene sahip olmak için harcanan somut çabalar devam etmektedir. Dolayısıyla kişinin görünümüyle, kilosuyla ve yeme alışkanlıklarıyla aşırı uğraşı, gitgide artan diyetler, sağlıklı yemek adı altında sınırlı beslenmeyle sonuçlanan bir yeme düzeni bir bozukluk tanımlamasını da beraberinde getirmektedir.

    Yeme bozukluğu

    Yeme bozuklukları yeme davranışlarında bozulma, kiloyu kontrol etmeye yönelik ısrarlı ve devamlı davranışlar, kişinin fiziksel ve psikososyal işlevselliğinde bu nedenlerle meydana gelen bozulmalarla kendini gösteren psikiyatrik bozukluk grubu olarak tanımlanmaktadır.

    Yeme bozuklukları kişinin bedeniyle mücadelesinin en açık biçimde gözlendiği ruhsal hastalık grubu olarak tasvir edilir (8). Tıbbi, sosyal, psikolojik ve bilişsel alanlarda sorunlara yol açar, kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkiler (4). İlk kez DSM 3’te çocuklukta ve ergenlikte görülmeye başlayan bozuklukların bir alt kategorisi olarak kendine yer bulan yeme bozuklukları, DSM 4’te bu alanda klinisyen ve araştırmacıların ilgilerinin artmasının bir sonucu olarak ayrı bir kategori olarak yer almış, anoreksiya nevroza ve bulimia nervoza da alt tipler olarak tanımlanmıştır. DSM 5’te yeme bozuklukları, pika (besin olmayan maddelerin uzun süre yenmesi) ve geri çıkarma/geviş getirme bozukluğu gibi çocukluk dönemi bozukluklarını da içeren “Beslenme ve Yeme Bozuklukları” başlıklı bir bölümde yer almaktadır (5).

    Bulimia nervoza

    Bu yazının odak noktası anoreksiya nervoza olmasına rağmen bir diğer yeme bozukluğu olan bulimia nervozadan kısaca söz etmek ve aralarındaki farkı belirgin kılmak faydalı olacaktır. Bulimia kelime olarak “öküz gibi acıkmak” anlamına gelmektedir. Bu bozuklukta, çok miktarda yiyeceğin neredeyse tıkanırcasına hızla tüketilmesinin ardından, kilo almayı engellemek için kusma, hiç yememe ya da aşırı egzersiz yapma gibi aşırı uygulamalar gelmektedir. “Tıkanırcasına yeme”, DSM tarafından iki saatten az bir sürede aşırı miktarda yiyeceğin tüketilmesi olarak tanımlanmıştır. Öyle ki araştırmalar bu yeme nöbeti sırasında kişinin 2000-4000 arasında kalori aldıklarını göstermiştir.

    Bahsedilen yeme bir gizlilik içinde gerçekleştirilir, kişi yeme üzerinde kontrolü olmadığı hissini geliştirir ve yeme davranışı kişinin fiziksel bir rahatsızlık duyma noktasına gelinceye kadar devam eder. Daha sonra bahsedileceği üzere bulimiada da anoreksiyada olduğu gibi kilo almaktan korkma, kendilik değerini kiloyu korumayla belirleme ve beden biçimini algılamada bozulmalar söz konusudur. Eğer tıkanırcasına yeme ve kusma sadece anoreksiya ve anoreksiyanın aşırı derecede kilo kaybetme bağlamında oluşuyorsa, bulimia tanısı konmaz. Buradaki tanı, anoreksiyanın tıkanırcasına yeme-çıkartma tipidir (2).

    Anoreksiya ve bulimia arasındaki en büyük fark anoreksiyada çok fazla miktarda kilo kaybının olması bulimiklerinse çok kilo kaybetmemesidir (5).

    Anoreksiya nervoza nedir?

    1873’te William W. Gull tarafından “anoreksiya nervoza” olarak tanımlandığında, “sinirsel iştahsızlık” anlamını karşılamaktaydı (8). Anoreksiya kelime anlamı olarak “iştah kaybı”, nervoza (literatürde nevroza ya da nervosa olarak da geçmektedir) ise “duygusal nedenler”e işaret etmektedir. Aslında bu adlandırmanın yanlış olduğu düşünülmektedir çünkü anoreksiya hastaları yiyeceklere ya da yemeye karşı ilgilerini kaybetmemekte, aksine kendilerini aç bırakırken diğerleri için özel yemekler hazırlama, yiyeceklerle sürekli ilgili olma ya da devamlı olarak yemek tariflerine bakma gibi davranışlar göstermektedirler (2).

    Zihinleri yemekle bu kadar meşgul olmasına ve her daim yeme istekleri olmasına rağmen kilolarını korumak anoreksiklerin başlıca amacıdır, bu yolda iştahlarını bastırmak ve yemenin sonuçlarını engellemek için büyük çaba sarf ederler. Alınan kalorilerin hesaplanması, yemeyi reddetme, yemeyi telafi edecek kendini kusturma ve aşırı egzersiz gibi bazı yollara başvurabilirler (8).

    DSM 5’e göre tanı için gereken üç özellik bulunmaktadır:

    1. Sağlıklı beden ağırlığını sağlayan davranışların kısıtlanması: Kişinin kilosu, vücut kitle indeksine göre normal kabul edilen kilodan çok düşüktür (5). Bu ölçüt, kişinin yaşı ve boyu açısından normal sayılabilecek kilonun %85 altında kalması olarak düşünülmelidir (2). ICD-10 ölçütleri ise zayıflık sınırını beden kitle indeksi (BKİ) < 17,5 olarak belirlemektedir (8). Kilo çoğu anoreksik bireyde diyet yapma ya da kendini bilerek aç bırakma yoluyla kaybedilmekte ancak tipik olmayan durumlarda yediğini çıkarma (kusturma, müshil ya da idrar söktürücü kullanma gibi) ya da aşırı egzersizle de kaybedilebilmektedir (5).
    2. Kilo almak ve şişmanlamaktan çok korkmak: Korku çok yoğundur ancak kilo kaybettiğini gördükçe de azalmamaktadır. Anoreksiya hastaları “Aşırı zayıf” sözlerini kabul etmezler (5). Yemekle ilişkileri bozulmuştur; öğünlerini uzun uzun planlama, yalnızken yeme, yemeği küçük parçalara bölme gibi davranışlar görülebilir (8).
    3. Kişinin beden ağırlığı ya da beden biçimini algılamasında bir bozukluk: Kişi bir deri bir kemik olarak tasvir edilen görünümüne rağmen zayıf olduğunu kabul etmez, kalçalarının, bacaklarının ya da karın bölgesinin şişman olduğunu iddia etmeye devam eder. Sürekli tartılmak, aynada bedenini incelemek gibi kontrol davranışları geliştirir (2,5). Kendilik değeri ince beden görünümünü korumayla yakından ilişkilidir (2).

    DSM5’ten önce amenore (regl kanamalarının kesilmesi) anoreksiya nervoza tanısı için gerekli olan tanı kriterlerinden dördüncüsü olarak görülüyordu (5). Buna göre aşırı zayıflama, mensturasyonların ardışık olarak üç kez olmamasına, menstrurasyon dönemlerinin kaybolmasına ya da düzensizleşmesine neden olabildiği için bir diğer tanı ölçütüydü (2). Ancak bu ölçüt, regl kanamalarının kesilmesinde kilo kaybının doğrudan rol oynamadığı birçok faktör bulunabilmesi ve mensturasyon dönemleriyle ilgili yaşanan sıkıntılarda ortak bir sonuç elde edilememesi sebebiyle DSM 5’te kaldırılmıştır (5).

    Anoreksiyaya eşlik eden beden imgesi bozukluğu, çeşitli yollarla değerlendirilmektedir. Birinci tip değerlendirmede, hastaya bir cetvel üzerinde bulunan çeşitli kilolardaki kadın figürleri gösterilerek, hem kendisine en yakın bulduğu, hem de ideali olan figürü seçmesi istenir (2). Yapılan çalışmalarda, anoreksiklerin çoğu beden ölçülerini olduğundan daha fazla görmüş, ideallerini ise zayıf beden imajından yana kullanmışlardır. İkinci tip değerlendirme ise Yeme Bozuklukları Envanteri kullanılmaktadır. Bu materyalde “Fazla yedikten sonra çok suçlu hissediyorum”, “Üst bacaklarımın çok geniş olduğunu düşünüyorum.” gibi maddeler kişinin zayıf olma saplantısı ile beden memnuniyetsizliğini ölçmeye yönelikken, diğer alt ölçekler kişinin yetersizlik hissine, mükemmeliyetçilik düzeyi, kişiler arası güvensizlik durumu gibi faktörlere de odaklanmaktadır (5).

    Anoreksiya nervozanın alt tipleri nelerdir?

    DSM 4’te ve sonrasında DSM 5’te iki ayrı tipte anoreksiya tanımlanmaktadır.

    1. “Kısıtlı tip”te, kilo kaybı besin alımının kısıtlanmasına bağlıdır.
    2. “Tıkanırcasına yeme-kusma tipi”nde ise, kişi aynı zamanda düzenli olarak tıkanırcasına yeme ve çıkartma davranışları sergilemektedir (2,5).

    Başlangıçta yapılan bazı çalışmalarda tıkanırcasına yeme-çıkartma alt tipinin, daha psikopatolojik bir durum olduğu, bu gruptaki hastaların, kısıtlı tiptekilere göre, daha fazla kişilik bozukluğu, dürtüsel davranış, çalma, alkol ve madde kullanımı, sosyal geri çekilme ve intihar eğilimi gösterdikleri belirtilmiştir (2). Ancak sonraki araştırmalar bu alt türlerin geçerliliklerini sorgulamakta, yakın zamanlı boylamsal çalışmalarda alt türler arasındaki ayrımın çok yararlı olmadığı öne sürülmektedir (5).

    Fiziksel etkiler nelerdir?

    Kendini aç bırakmak (self­starvation) ve müshil ya da idrar söktürücülerin devamlı kullanımı, biyolojik açıdan çok sayıda olumsuz durumu da beraberinde getirmektedir:

    • Kan basıncının düşmesi,
    • Kalp atışının yavaşlaması,
    • Böbrek ve sindirim sorunlarının ortaya çıkması,
    • Kemik yoğunluğunda azalma,
    • Cildin kuruması,
    • Tırnakların sertleşip kolayca kırılmaya başlaması,
    • Hormon seviyelerinin değişmesi,
    • Kansızlık,
    • Vücuttaki potasyum ve sodyum düzeylerinin değişmesi,
    • Bazılarında saçların dökülmesi ve bedenin tüylenmesi (lanugo tüyleri) gözlenebilmektedir (2,5).

    Anoreksiya nervozada epidemiyoloji nasıldır?

    Anoreksiya nervoza, tipik olarak ergenliğin ilk dönemlerinden orta dönemlerine doğru, sıklıkla da 10-29 yaşları arasında görülmektedir (2,8). Toplumdaki yaygınlık oranı %1’dir (2). Türkiye’de yapılan epidemiyolojik çalışmalar da benzer sonuçlar bildirmektedir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada üniversiteli kız öğrencilerin %12’sinde bozulmuş yeme davranışı gözlenmiştir (8). Yeme bozuklukları çoğunlukla bir diyet döneminin sonunda ya da stresli bir yaşam olayının ardından başlamaktadır (2).

    Anoreksiya kadınlarda erkeklere göre 10 kat fazla görülmektedir. Anoreksiyanın manken, dansçı, sporcu gibi meslek gruplarından genç kızlarda görülme oranı daha yüksektir (8). Günümüzde anoreksiya halk arasında “manken hastalığı” olarak da adlandırılmaktadır. Bozukluğun daha çok kadınlarda görülmesi, güzelliğe ilişkin kültürel standartlar, sosyal baskı ve beden biçimiyle ilgili yoğun uğraş gibi sebeplerle açıklanmaktadır (2). Bununla beraber genç kızlar arasında bozulmuş yeme davranışlarının tanı almış yeme bozukluğundan daha fazla olduğu tahmin edilmektedir (8).

    Erkeklerde de yeme bozukluğu olabileceği fikri 20. yy ile beraber gündeme gelmiştir. Yapılan çalışmalar erkeklerde de yeme bozukluğu sıklığının arttığını ve bozukluğun daha geç yaşlarda başladığını göstermektedir. Ancak utanma ve gizleme ön planda olduğu için araştırmalarda belirlenen sıklığın daha az olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Tahiroğlu ve arkadaşlarının (2005) izlediği 13,5 yaşında bir erkek anoreksik vakasında, bireyin 8 ayda 40 kilodan 29 kiloya düştüğü ve kilo vermesinin öncesindeki birtakım olayların bundaki rolü tartışılmıştır. Hastalık başlamadan kısa bir süre önce çocuk sünnet olmuştur. Yine bu dönemlerde daha önce çok iyi anlaştığı ablasıyla arası bozulmuş, ona düşmanca yaklaşmaya başlamıştır. Bununla beraber yatılı okula da başlamıştır. Bu hastanın tedavisinde ağırlıklı olarak psikoterapi kullanılmış, özellikle aile ilişkilerine ve çocuğun kaygılarına odaklanılmıştır (7).

    Anoreksiya nervozada prognoz (hastalığın seyri) nasıldır?

    Yapılan araştırmalarda vakaların %50-%70’inde iyileşme sağlandığı ancak tam iyileşme için 5-7 yıl gibi uzun bir süre gerektiği bildirilmektedir. Sabit bir yeme düzeni ve alışkanlığı oluşana kadar nüksetmeler yaşanabilmektedir. Bunların yanında önemle altı çizilmesi gereken nokta, anoreksiya nervozanın yaşamı tehdit eden bir bozukluk olduğudur. Anoreksiyada ölüm oranları %3-5 arasında değişmektedir. Ölüm sebepleri olarak çoğunlukla kalp yetmezliği gibi fiziksel bir sorun ya da özkıyım belirtilmektedir (5). Anoreksiya hastalarının kendilerine ve bedenlerine ilişkin bozulmuş algılarını değiştirmek özellikle de ince ve zayıf olmaya değer verilen kültürlerde zordur (2).

    Komorbidite (birlikte görülme) nasıldır?

    Anoreksiya hastaları sıklıkla depresyon, OKB, fobi, panik bozukluk, alkol ve madde kullanım bozukluğu, kişilik bozuklukları gibi ek tanılar da alırlar. Cinsel yaşamlarında sorunlar ve bozulmalar vardır. Bir çalışmada, ortalama 24 yaşında olan anoreksiya hastası kadınların %20’sinin cinsel ilişki yaşantısının olmadığı; %50’sinin ise hem orgazm olamadıkları hem de cinsel isteklerinin az olduğu gösterilmiştir (1,2).

    Anoreksiya nervoza-depresyon ilişkisi

    Anoreksiya ve depresyon arasındaki ilişki incelenirken iki bozukluk arasındaki bazı benzerlikler araştırma sonuçlarıyla ortaya konmuştur:

    • Anoreksiya ve depresyonun ortak kalıtımsal yatkınlık ya da bozuk aile ortamı gibi çevresel ortak etkileri paylaşıyor olabilmeleri,
    • Anoreksiya hastalarının akrabalarının depresyon açısından riskli grupta olmaları,
    • Her iki grupta da serotonin düzeyinin düşük olması gibi biyolojik benzerlikler olması (2).

    Tüm bunlarla birlikte anoreksiyanın depresyona yol açtığı düşünülmüş ancak her depresyon vakasından önce anoreksiya görülmediği göz önünde bulundurulduğunda bu hipotez sağlam kanıtlar sunamamıştır. İki grup arasında gözlenen belirtilerden yola çıkarak depresyonun anoreksiyaya yol açtığı ya da anoreksiyanın depresyonun başka bir çeşidi olduğu hipotezleri de öne sürülmüştür (2). Anoreksiya ile sıklıkla komorbidite gösteren depresyon arasındaki ilişkiye ve gözlenen benzerliklere yönelik bu üç hipotez de mantıklı bir çerçeve sunmaktadır.

    Anoreksiya nervozada etiyoloji

    Hemen hemen her bozuklukta olduğu gibi yeme bozukluklarında da bozukluğu ortaya çıkaran tek bir faktörden söz etmek mümkün değildir. Yeme bozukluklarında ve daha özelde anoreksiya nervozada kalıtım, sosyokültürel etkiler, ailenin rolü ve çevresel baskılar gibi birçok faktörün karmaşık etkilerinden söz etmek mümkündür.

    Genetik faktörler

    Anoreksik kadınların birinci dereceden akrabalarının aynı bozukluğa sahip olma riski ortalamaya göre 10 kat, kadın akrabalarının ise 5 kat daha fazla bulunmuştur. Erkeklerde yeme bozuklukları nadir olarak görülse de yapılan bir çalışmada anoreksik erkelerin birinci derece akrabalarında da aynı bozukluğun olma olasılığı anoreksik olmayanlara göre çok daha fazla bulunmuştur (5).Yapılan ikiz çalışmalarında eşhastalanma olasılığının yüksek olduğu gösterilmiş ancak farklı araştırmalarda farklı oranlardan söz edilmiştir.  Beden memnuniyetsizliği, zayıf olmak için gösterilen çaba, tıkınma ve kiloyla ilgili aşırı uğraş gibi özelliklerin de kalıtsal olabileceğini iddia eden araştırmalar vardır (1,5).

    Nörobiyolojik faktörler

    Açlık ve yemeyi düzenleyen beyin bölgesi hipotalamustur. Lateral hipotalamuslarında tahribat oluşturularak davranışları izlenen hayvanlarda kilo ve iştah kaybı gözlenmiştir (2). Hayvanlarla yapılan bu çalışmalarda hayvanların yiyeceğe karşı ilgisiz oldukları gözlenirken, anoreksiyada kişi aç olmasına ve yiyeceklere karşı aşırı ilgili olmasına rağmen kendini yemekten alıkoymaktadır. Hipotalamusun düzenlediği kortizol gibi bazı hormonlar anoreksiklerde anormal seviyede bulunmuştur. Ancak bu anormallik aç kalmayla yakından ilişkilidir, kilo alımıyla birlikte normal seviyeye ulaşmaktadır. Dolayısıyla hipotalamaus modeli eksik kalmakta, kişinin beden algısının bozulması ve şişmanlama korkusunu da açıklamamaktadır (5).

    Yapılan bazı araştırmalarda yeme ve toklukla ilişkili sinir ileticilere odaklanılmıştır. Serotonin ve dopamin seviyesi ile ilgili yapılan bu araştırmalar görece yeni olmakla beraber çoğunlukla açlık ve yemeye odaklanmakta, hipotalamus modelinde olduğu gibi şişmanlamaktan korkma ve beden algısının bozulmasına dair bir ipucu sunmamaktadır (5).

    Bilişsel-Davranışçı görüşler

    Bilişsel davranışçı yaklaşım yeme bozukluklarında bozuk beden algısı, kilo ile ilgili aşırı uğraş, kontrolü kaybetme korkusu gibi faktörlere odaklanır. Özellikle anoreksiyada ön plana çıkan fikir pekiştirme sürecidir (5). Bireyin şişmanlama korkusu ve beden imgesini koruma adına yaptığı davranışlar, örneğin kusma, yemeyi reddetme gibi, kişinin kaygısını azaltarak olumsuz olarak pekişirler. Böylece kilo vermeye neden olan bu davranışlar süreklilik kazanır (2). Aynı zamanda diyet ve kilo kaybıyla gelen öz kontrol algısı da olumlu olarak pekişmektedir. Diyet dönemlerinin sonunda bir tıkınma evresi gelebilir. Bu nedenle diyete ara veren anoreksikler bu dönemde tıkınırcasına yiyebilir, bunu tolere etmek için de çıkarma ile kilo kaybı sağlamaya çalışabilir. Zayıf olma ve bozulmuş beden algısına katkıda bulunan bir başka etmen de akran ve ebeveynlerin olumsuz eleştirileridir. Bunun sonucunda bedeninden memnun olmama süreklilik halini alabilmektedir (5).

    Öfkenin dışavurumu ve yeme bozukluğunun beraber incelendiği araştırmalarda, bu bozukluğa sahip bireylerin normal gruba göre kendi öfkelerinin daha az farkında oldukları, öfkeyi dışa vurmakta zorlandıkları belirlenmiştir. Bu kişiler dış nesneye yönlendiremedikleri öfkelerini kendi benliklerine yönlendirmektedir. Bu tür bir yönlendirmenin yeme bozukluğunda rol oynayabileceği düşünülmüştür. Buna göre kişi kendine öfkesi nedeniyle yemeyerek kendini cezalandırma yoluna gidiyor olabilir (7).

    Kişilik

    Yeme bozuklukları üzerinde yapılan kişilik değerlendirmelerinde hem anoreksiya hem de bulimia vakalarında nörotisizm ve kaygı düzeyinin yüksek, benlik değerinin ise düşük olduğu gözlenmiştir. Yapılan ölçümlerde her iki grubun da geleneklere bağlılık açısından yüksek puanlar almış olmaları aile ve toplum standartlarını güçlü bir biçimde içselleştirmiş oldukları yorumunu beraberinde getirmiştir. MMPI kişilik testi sonuçlarına göre anoreksiya hastalarının sıklıkla depresyon, sosyal geri çekilme ve kaygı yaşadıkları gözlenmiştir. Anoreksiya ve mükemmeliyetçilik ilişkisine odaklanan çalışmalar da mevcuttur ancak anoreksiklerde mükemmeliyetçilik eğiliminin yüksek olup olmadığı çelişkili sonuçlar vermektedir. Buradaki çelişki araştırmalarda mükemmeliyetçiliğin çok boyutlu oluşuna odaklanmamaktan kaynaklanmıştır. Mükemmeliyetçilik “benlik yönelimli” (kendine yüksek standartlar belirleme), “diğeri yönelimli” (diğerlerinin açısından yüksek standartlar belirleme) ve “toplumsal yönelimli” (diğerleri tarafından dayatılan yüksek standartlara uyma uğraşı) olmak üzere üç boyutta tanımlanabilir. Anoreksiya için özellikle mükemmeliyetçiliğin son boyutu olan toplumsal yönelimlilik önemli görülmüştür, anoreksiklerin diğerleri tarafından oluşturulan abartılı standartlara uymak için yoğun çaba gösterdiği düşünülmektedir (2).

    Çocuk istismarı

    Yapılan bazı çalışmalarda yeme bozukluğunda çocukluk dönemi istismarının yeme bozukluğu olmayan kişilerden daha fazla bildirildiği gösterilmiştir. Ancak yine de yeme bozukluğunda cinsel istismarın rolü hala belirsizliğini korumaktadır. Bunun yanında bazı araştırmalar fiziksel istismarın yeme bozukluğunda fazlaca rapor edildiğini göstermiştir. Yine burada da kesinlik olmadığı gibi, farklı türde bir istismardansa aile üyelerinin zor kullanması gibi erken yaşlarda yaşanan bir istismarın yeme bozukluğu ile daha güçlü ilişkide olabileceği düşünülmektedir (5). Görüldüğü üzere çocukluk dönemi istismarının yeme bozukluğunda oynadığı rol ve bu rolün önemi tartışmalıdır.

    Psikodinamik görüş

    Yeme bozukluğunda psikanalitik açıklamalar 1930’lu yıllarda yapılmaya başlanmış, bozulmuş yeme fonksiyonu ve kusma odak noktası olmuştur. Hemen hemen tüm açıklamalar Freud’un görüşlerinden yola çıkarak “bozulmuş yeme dürtüsü” ve “cinselliğin kontrolü” üzerinde durmuştur (3).

    • İlk psikanalitik kuramlar anoreksiya nervozayı ağız yoluyla gebe kalma korkusuna (oral impregnation) karşı bir savunma olarak görmüşlerdir. Buna göre yiyecekler, cinselliğe; doyma hissi ise hamileliğe dair simgesel bir anlam ifade ettiğinden yeme davranışından kaçınılmaktadır (2). Aynı zamanda bu görüşün bir başka uzantısı, kişinin cinsel dürtüleriyle başa çıkamadığı için oral doyumun cinsel hazla ilişkilendirildiği döneme gerilediğini öne sürmektedir. Cinsel uyarılmanın verdiği huzursuzluk kişinin oral doyuma uyguladığı yasağı giderek ağırlaştırmasına neden olmaktadır. (7). Bu görüşü destekleyen sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır (2).
    • Diğer bir psikodinamik görüş yine bir regresyon (gerileme) savunmasına odaklanmakta, anoreksiyanın ödipal çatışmayı çözümleyememiş ergenlerde ilkel bir savunma olarak ortaya çıktığını ifade etmektedir. Buna göre ergenlik döneminin kimlik bunalımı kişinin başa çıkma sınırlarını aştığından birey çocuk bedeninde kalmakta ısrar etmektedir. Böylece anoreksiyanın bireyin bağımsız olma, sosyal ve cinsel işlevselliğinde artmaya karşıt olarak ortaya çıktığı düşünülmüştür (7).
    • Bir başka psikodinamik kuram, kadınlardaki yeme bozukluğunu, özellikle de bulimiayı, çatışmalı anne­kız ilişkisine bağlı olarak yeterli bir benlik algısı geliştirilememesiyle ilişkilendirmiştir. Yiyecek, bu çatışmalı ilişkinin bir simgesi haline gelmektedir. Genç kızın tıkanırcasına yeme ve çıkarma davranışı, annesine olan gereksinimi ve onu reddetme isteği arasındaki çatışmayı temsil etmektedir (2).
    • Anoreksiya nervozaya ailenin çocuğu yetiştirme tarzından dolayı kişinin yeterlik ve saygınlık duyguları geliştirememesiyle yaklaşan psikodinamik görüşler de vardır. Bu görüşe göre çocukların etkin olamamaları, ailelerin çocuğun ihtiyaç ve isteklerini dikkate almayarak kendi isteklerini zorla kabul ettirmelerinden kaynaklanmaktadır. Böyle bir durumda çocuk kendi içsel süreçlerini fark etmeyi öğrenemeyecek, kendine güveni oluşmayacak ve tıpkı ebeveynlerin isteklerini yapmak zorunda kalması gibi toplumun da beklentilerini karşılamaya çalışarak ince olmanın önemini kavrayıp diyet uygulamaya yönelecektir. Üstelik kendini kontrol etme becerisi gelişmemiş olduğundan diyeti kendini kontrol etme ve kimlik kazanma aracı olarak görecektir (2). Aynı zamanda bu hastaların erken dönemde fiziksel ve duygusal açıdan ihmal edildiklerini savunan görüşler de mevcuttur (7).

    Aile yapısı

    Yeme bozukluğu olan kişilerin aile özellikleri konusunda araştırmalar farklı sonuçlar ortaya koymuştur. Bu değişkenlik hem veri toplama yöntemlerinden hem de bilgi kaynaklarındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Aile özellikleri yeme bozukluğunun oluşmasına katkıda bulunabilir ancak yeme bozukluğu da aile işlevselliğini bozmaktadır (5). Yeme bozukluğu vakalarının aileleri, aile ilişkilerinde daha yüksek izolasyon ve daha düşük düzeyde karşılıklı yakınlaşma ve destek algıladıklarını belirtmişlerdir (2). Bu hastaların ailelerinin çocuğun özerkliğine engel oluşturan ve onun çocuksuluğunu destekleyen bir yapıda olduğunu öne süren çalışmalar da vardır. Yeme bozukluğu olan bireylerin ebeveynlerinin yüksek beklenti içerisinde olduğu, aile içinde başarı konusunun sıklıkla gündeme geldiği vurgulanmaktadır. Buna ek olarak anoreksiklerin aile ortamında duyguların bastırılması, diyet, teşhircilik ve ebeveynlerle çatışma havasının hâkim olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Bir başka çalışmaya göre de anoreksiya hastası bireylerin ailelerinde normal gruba göre daha fazla ölüm ve ayrılma, ruhsal bozukluk ile alkol kullanım problemlerinin olduğu bildirilmiştir (3).

    Yeme bozukluğunda aile ilişkilerini açıklayan iki temel kuramdan bahsedilebilir:

    Yapısal Kuram: Salvador Minuchin ve arkadaşlarının yaklaşımı yeme bozukluklarında aile odaklı psikodinamik kuramın bileşenlerini içermektedir. Buna göre doğası tam olarak belirli olmamakla birlikte çocuk fizyolojik olarak yeme bozukluğuna yatkındır ve aile de bozukluğun ortaya çıkışını tetikleyici bazı özelliklere sahiptir (2). Çocuk psikopatoloji için günah keçisi durumundadır, onun hastalığı ailenin diğer çatışmalardan kaçınmasını sağlar. Böylece belirtiler aile içindeki dengeyi korumaya da yardımcı olur (3). Minuchin ve arkadaşlarının kuramına göre çocuklarında yeme bozukluğu görülen aileler şu özellikleri sergilemektedir (2):

    1. Anoreksiya hastalarının aileleri sıklıkla aşırı düzeyde iç içe geçmişlik içeren ve mahremiyete izin vermeyen bir tutum içindedirler. Bu ailelerde, ebeveynler, çocuklarının nasıl hissettiklerini iyi bildiklerine inandıkları için onların yerine konuşur ya da hareket ederler. Aşırı korumacılık söz konusudur.
    2. Anoreksiya hastalarının aileleri, birbirlerinin iyi durumda olup olmadığıyla ilgili aşırı düzeyde endişe yaşamaktadırlar.
    3. Bu aileler, var olan durumu korumak ve değişim gerektiren durumlarla (örneğin, ergenliğin özerkliğin artmasını gerektirmesi) uğraşmaktan kaçınmak yönünde eğilimlere sahiptir. Çatışma çözümünde yetersiz kalınmaktadır.
    4. Yeme bozukluğu olan ergenlerin aileleri hem çatışmadan kaçınırlar hem de devamlı bir çatışma durumu içerisinde olmayı sürdürürler.

    Sistem kuramı: Selvini-Palazzoli’nin modeli hem stratejik hem de yapısal modelden geliştirilmiştir. Yeme bozukluğu belirtilerinden kurtulma yolu kuralların değiştirilmesidir. Aile yemeklerinin yeme bozuklukları ve diğer sorunlar için aile içinde belirgin endişe ve sorunlar olduğu durumlarda koruyucu etken olabileceği düşünülmektedir. Hep beraber yenen aile yemekleri bulimik davranışları önleyici bir etmen olabilir. Aile bir sistemdir, bireylerin birlikte hareket etmeleri, sıcak ve anlayışlı bir ortam bireyin ruhsal sağlığı için oldukça önemlidir. Ancak yeme bozukluğu olan kişilerin kendi ailelerini daha az empatik, daha az destekleyici ve daha sorunlu buldukları gözlenmiştir (3).

    Sosyokültürel faktörler

    17. yüzyılda resmedilen kadın figürleri ince olmaktan ziyade “balık etli” olarak ifade edilebilecek görünümdedirler. Günümüzde ise dünyayı etkisi altını alan bir ince görünüm akımı hâkimdir. Barbi bebeği gibi bir görünümde olmak fikri terkedilmeye başlanmış, günümüzde daha çok kıvrımlı ve kadınsı hatların ortada olması ideal olarak görülmeye başlanmıştır. Giyim sektörü, moda ve görsel medya bunu vurgulamaktadır. Bu kültürel ideal kadınlar tarafından içselleştirilmekte, sağlık ve şişmanlık konusu bireylerin duyarlı olduğu alanlar olmaya devam etmektedir.

    İnce olmaya verilen önemle çelişecek biçimde günümüzde yiyecek sektörü de çeşitlenmekte, medyada yemek programları ve yemek tarif videoları hızla yayılmakta, fast-food içerikli besinlere yönelik mekânlar çoğalmaktadır. Yeme bozukluklarının artan yaygınlığının yanında obezite de bir başka önemli sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İnce olma ideali ve şişmanlamaktan korkma, kilolu olmayla istenmeyen bir beden görünümünde olmanın yanında başarısızlık ve benlik kontrolünün az olması çağrışımlarıyla algılamayı da beraberinde getirmektedir. Yapılan çalışmalarda aşırı kilolu kişilerin diğerleri tarafından daha az akıllı bulunduğu; yalnız, utangaç ve açgözlülük gibi kalıp yargılarla tanımlandıkları gösterilmiştir (2,5). Görüldüğü üzere ince olmayı değerlilik, estetik ve güzellikle ilişkilendirip çekici bulmak ve kilolu olmayı yalnızlık, değersizlik ve olumsuz özelliklerle bağdaştırmak gittikçe artan bir yeme bozukluğu örüntüsünü ortaya çıkmaktadır. İsviçre’de yürütülen bir epidemiyoloji araştırmasında, anoreksiya nervoza sıklığının, 1950’lerden 70’lere doğru dört kat arttığı gösterilmiştir (2).

    Cinsiyet faktörü

    Daha önce de ifade edildiği üzere yeme bozuklukları çok büyük bir oranda kadınlarda daha fazla görülmektedir. Bunun başlıca nedeni kadınların bahsedilmiş olan sosyokültürel özelliklerden daha fazla etkilenmeleridir. Bu aynı zamanda medyanın ve mevcut pazarlama sektörlerinin kadın bedenini reklam amaçlı kullanmasının da bir sonucudur. Kadınlar sürekli olarak bu tarz dayatmalara maruz kalmaktadırlar. Dolayısıyla diyet yapma ve ince görünmek için çeşitli yöntemlere başvurma kadınların daha çok ilgilendikleri alanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kilo verme diyetleri, çoğunlukla üst sosyoekonomik sınıftaki beyaz kadınlar arasında görülmektedir (bu aynı zamanda yeme bozukluklarının en fazla görüldüğü kesimi de oluşturmaktadır) (2,5).

    Kültürel faktörler

    Yeme bozuklukları Amerika, Kanada, Japonya, Avustralya ve Avrupa gibi endüstrileşmiş toplumlarda, endüstrileşmemiş olanlara göre daha fazla yaygınlıkta görülmektedir. Bununla birlikte, şimdiye kadar yeme bozukluklarına dair benzer değerlendirme ve tanı ölçütlerini kullanan kültürlerarası bir çalışma olmadığı için, kültürlerarası yaygınlık farkını tam olarak karşılaştırmak epey zordur. Bazı çalışmalar, yeme bozukluğu oranı düşük kültürlerden yüksek oranlı kültürlere göç eden kadınlar arasında yeme bozukluğu oranının giderek arttığını göstermiştir. Bununla birlikte bir çalışmada pek çok endüstrileşmemiş Asya ülkesinde (Hindistan, Malezya, Filipinler) anoreksiyaya benzer bir bozukluğun olduğunu iddia edilmiştir. Bu bozuklukta, şiddetli zayıflık, yiyecek reddi ve arka arkaya üç mensturasyonun olmaması özellikleri gözlenirken; kilo almaktan korkma görülmemektedir. Bu, anoreksiya ya da depresyon gibi başka bir bozukluğun kültürel bir türevi midir? Bu soru, kültürlerarası araştırmacıların karşı karşıya kaldığı zorlayıcı durumlardan biridir ve daha fazla kültürlerarası çalışma yapılarak bu konu aydınlığa kavuşturulabilir (2).

    Anoreksiya nervozanın tedavisi

    Yeme bozukluğu olan bir hastayı, tedaviye almak çoğu kez zordur. Hasta, genellikle, bir rahatsızlığı olduğunu inkâr eder. Bundan dolayı hastaların %90’a kadar varan bir kısmı tedavi görmemektedir. Anoreksiya hastalarının tedavisinde, besin takviyesinin aşamalı olarak yapılabilmesi ve dikkatli bir biçimde denetlenebilmesi için çoğu kez hastaneye yatış gereklidir. Anoreksiya ve bulimia için hem biyolojik hem de psikolojik müdahaleler kullanılmaktadır (2). Yeme bozukluklarının tedavisinde temel amaç, sağlıklı bireyi bireyselleştirilmiş sabit vücut ağırlığına ulaştırmak, anormal yeme davranışlarını kontrol altına almak, hatalı bilişsel şemaları sağlıklı şemalarla değiştirmek, eşlik eden hastalık ya da bozukluklarda yardımcı olmak ve nüks dönemlerini takip ederek kontrolleri sağlamaktır (4).

    Biyolojik tedavi

    Anoreksiyada ilaçla tedavi, anoreksiyanın temel özelliklerinin saptanması ve kilo artımında çok başarılı değildir (5). Bununla beraber yeme bozuklukları, genellikle depresyon ile bir arada görüldüğü için bazı antidepresanlar belirli düzeyde bir başarıyla kullanılmaktadırlar (2).

    Anoreksiyanın tedavisi multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Tedavi genellikle iki yönlü bir süreçtir. Öncelikli amaç, tıbbi komplikasyonları ve ölüm olasılığını uzaklaştırmak için hastaya kilo alması konusunda yardımcı olabilmektir. Hasta çok zayıftır ve işlevselliği, beslenmenin düzenlenmesi sürecine ek olarak, hastane tedavisini zorunlu kılacak düzeyde bozulmuştur. Hastaneye başvuran hastada fiziksel muayene, vücut ağırlığı, boy, yaşamsal bulguların takibi, kan basınç değişiklikleri, deri, kas ve yağ dokusunun incelenmesi ve nörolojik inceleme yapılmalıdır. (2). Hastaneye yatış gerektiren durumlar şu şekilde özetlenebilir (4):

    • Aşırı zayıf hastalar (beklenen vücut ağırlığının %85 veya daha azı),
    • Ağır elektrolit dengesizliği,
    • Ağır ve başa çıkılamayan kusmalar,
    • Eşlik eden psikoz ya da özkıyım riski,
    • Ayaktan tedaviye yanıt vermeme.

    Hastaneye yatışı gerçekleştirilmiş hastalarda yemek yeme ve kilo alım sürecinde davranışçı tekniklerle televizyon izleme, ziyaretçiler, müzik dinleme gibi pekiştireçler sunulabilmektedir. Hasta yemek yerken ona eşlik edilir (2). Birinci basamak sağlık görüşmelerinde önerilen tarama sorularına şunlar örnek olarak verilebilir (4):

    • Geçen yıl kaç kez diyet uyguladınız?
    • Görüntünüzden memnun musunuz?
    • Kendinizi şişman olarak görüyor musunuz?
    • Kilolu olmak kendiniz hakkında düşüncelerinizi ne derece etkiliyor?
    • Kilonuzda bir değişim oldu mu?
    • Kilo vermek için ya da aşırı yemekten sonra hiç isteyerek kustunuz mu?

    Özenoğlu ve arkadaşlarının (2008) aktardığı 23 yaşındaki bir anoreksik kadın vakasında hastaneye yatış sırasında yapılan fiziksel muayenede lanugo tüyleri (bebek saçı görünümlü zayıf tüyler), cilt kuruluğu ve cansız saçlar görünümü belirlerken, hipotansiyon ve kabızlık şikâyetleri de belirlenmiştir. Hastanın duygudurumu depresif olarak belirtilmiştir. 1.59 boyundaki hasta 31 kilo ile hastaneye yatış yaptığında vücut analizine göre vücut yağı olması gerekenin %50’si kadardır. Hastanın hastaneye yatış sürecinde multidisipliner bir çalışma sürdürülürken, diyeti takip edilmiş, beslenmesi enerji ve yağ oranları kontrollü olarak artırılarak devam ettirilmiştir. Hasta 1,5 ayda 17 kilo almıştır. Taburcu olduktan sonra da takip edilen hasta, 6 ay, 12 ve 18 ay sonrasında tekrarlı ölçümlerle izlenmiştir (6).

    Psikolojik tedavi

    Anoreksiya nervozada ikinci aşama olarak psikolojik tedaviye başlanır. BDT temelli bir yaklaşım hastane tedavisi ile eş zamanlı olduğunda etkili sonuç vermektedir. Hastanın sabit bir yeme düzeni oluşturması uzun bir süreç gerektirir, bu nedenle bilişsel çarpıtmaları ve duygusal problemleri ile çalışmak uzun vadede sabit kilonun korunmasında etkili olacaktır. Bununla birlikte anoreksiyaya eşlik eden diğer problemler üzerinde de çalışılmaktadır. Terapinin temelinde aile terapisi yaklaşımı vardır. Burada amaç anoreksiyada aile içi iletişimsizlik ve çatışmaların oynadığı rolü gözlemlemektir. Bu amaçla terapist aile ile öğle yemeklerine katılır. Bu görüşmelerin üç amacı vardı. Anoreksik kişinin hasta rolünü değiştirmek, yeme problemini kişilerarası bir problem olarak yeniden tanımlamak ve ebeveynlerin çocuğun anoreksiyasını çatışmadan kaçınmak için bir araç olarak kullanmalarını önlemek (5).

    Yeme bozukluklarının tedavisinde farklı bir yaklaşım olarak bozukluğu önleyici müdahaleler geliştirme ve bunların çocuk ve gençlerde bozukluk başlamadan önce devreye sokulması vurgulanmaktadır. Genel olarak üç farklı türde önleyici müdahale geliştirilmiştir: Psikoeğitim yaklaşımları (yeme bozuklukları hakkında eğitme), sosyokültürel etmenlerin önemini azaltma (bu tür baskılara karşı direncin artırılması) ve risk etmeni yaklaşımı (kilo endişesi, beden imajına yönelik endişe gösteren bireylerin belirlenmesi ve bu tür endişelerin sağlıklı düşüncelerle değiştirilmesi) (5).

    Anoreksiya nervoza yaygınlığı giderek arttığı gibi farkındalığı da yavaş yavaş artan bir bozukluktur. Ancak diğer tüm bozukluklarda olduğu gibi damgalamayı da beraberinde getirmektedir. Üstelik dikkat çekmek, özenme ya da yalnızca güzel olma çabası gibi basit açıklamalarla anlaşılamayacak bir bozukluk olmasının yanında bu bozukluğa sahip olan bireylerin hem bedenen hem de ruhsal olarak acı çektiklerini bilmek oldukça kıymetlidir. Şu da unutulmamalıdır ki her zayıf kadın, kemikleri sayılacak denli ince bir bedene sahip birey anoreksiya hastası değildir, anoreksiya kişinin algısal olarak da bozulmalar yaşadığı ciddi ve ölümcül dereceye ulaşabilen bir psikolojik durumdur.

    Referanslar

    1Çepik Kuruoğlu, A. (2000). Yeme bozukluklarında genetik etkenler. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 10, 32-37.

    2Davison, J. Ve Neale, J. M. (2011). Yeme Bozuklukları. Anormal Psikolojisi içinde (s.213-234). (Dağ, İ. Çev. Ed.). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.

    3Ertuğ Toker, D. ve Hocaoğlu, Ç. (2009). Yeme bozuklukları ve aile yapısı: Bir gözden geçirme. Düşünen Adam, 22(1-4), 36-42.

    4Güleç Öyekçin, G. Ve Şahin, E. M. (2011). Yeme bozukluklarına yaklaşım. Türk Aile Hekimliği Derneği, 15 (1), 29-35.

    5Kring, A. M., Johnson, S., Davison, G. Ve Neale, J. (2015). Yeme bozuklukları. Anormal Psikolojisi içinde (s. 331-359). (Şahin, M. Çev. Ed.). Ankara: Nobel Yayınları.

    6Özenoğlu, A., Özdemir, A., Tecer, Ö., Balcı, H., Uğurlu, S., Tüzün, Ş. Ve Uğur, M. (2008). Anoreksiya nevroza tedavisine ekip yaklaşımı. Göztepe Tıp Dergisi, 23 (2), 66-69.

    7Yolga Tahiroğlu, A., Fırat, S., Diler, R. S. Ve Avcı, A. (2005). Erkek çocuklarda yeme bozuklukları; bir anoreksiya nervosa vakası. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, 48 (2), 151-157.

    8Yücel, B. (2009). Estetik bir kaygıdan hastalığa uzanan yol: Yeme bozuklukları. İstanbul Tabip Odası, 22 (4), 39-45. Erişim Tarihi 08.05.2019.