Yazar: admin

  • Kimler psikoterapi almalı?

    Psikoterapi, duygusal, zihinsel ve davranışsal sorunların çözümünde kullanılan bilimsel bir yöntemdir. Ancak birçok kişi hâlâ şu sorunun cevabını arıyor: Psikoterapi kimler için uygundur? Bu yazıda, psikoterapiye kimlerin başvurabileceğini detaylı ve anlaşılır bir şekilde ele alacağız. Eğer siz de “psikolojik destek almalı mıyım?” diye düşünüyorsanız, bu yazı size rehberlik edebilir.

    Ruhsal sorun yaşayan kişiler psikoterapi alabilirler

    Depresyon, anksiyete (kaygı), panik atak, obsesif kompulsif bozukluk (OKB), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), kişilik bozuklukları gibi ruhsal rahatsızlıklar, psikoterapiyle etkili şekilde tedavi edilebilir.

    Psikoterapinin yardımcı olduğu bazı psikolojik rahatsızlıklar:

    • Depresyon
    • Panik bozukluğu ve diğer anksiyete bozuklukları
    • OKB (takıntılar ve zorlayıcı davranışlar)
    • Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB)
    • Yeme bozuklukları
    • Kişilik bozuklukları
    • Bağımlılıklar

    Bu gibi durumlarda psikoterapi, sadece belirtileri azaltmakla kalmaz, aynı zamanda sorunun kökenine inerek kalıcı çözüm sağlar.

    Zorlayıcı yaşam olayları geçirenler psikoterapi alabilirler

    Hayatın doğal akışı içinde karşılaşılan zorlayıcı durumlar psikolojik dayanıklılığı sarsabilir. Bu gibi dönemlerde psikolojik destek almak ruhsal sağlığınızı korumanıza yardımcı olur.

    Psikoterapi gerektirebilecek yaşam olayları:

    • Boşanma, ayrılık veya ilişki sorunları
    • Yas, kayıp ve travmatik olaylar
    • İşsizlik, ekonomik kayıplar
    • Göç, taşınma, adaptasyon sorunları
    • Ciddi hastalıklarla baş etme süreci

    Psikoterapi bu zor dönemlerde kişinin duygularını düzenlemesine, yeni başa çıkma yolları geliştirmesine ve süreci sağlıklı şekilde atlatmasına yardımcı olur.

    İlişki sorunları yaşayanlar psikoterapi alabilirler

    Romantik ilişkilerde, evlilikte veya aile içinde yaşanan iletişim problemleri, çatışmalar ve duygusal kopukluklar psikoterapinin sıklıkla ele aldığı konular arasındadır.

    Terapiye başvuru nedenleri:

    • Çiftler arası iletişim sorunları
    • Aldatma sonrası güven problemi
    • Tekrarlayan ilişki döngüleri
    • Ebeveynlik sorunları
    • Evliliğe hazırlık ya da boşanma süreci

    İlişki terapisi, bu sorunların üstesinden gelmek ve sağlıklı bağlar kurmak isteyen çiftler için etkili bir çözümdür.

    Kendini tanımak ve geliştirmek isteyen herkes psikoterapi alabilir

    Psikoterapi yalnızca ruhsal rahatsızlıklar için değil, kişisel gelişim amacıyla da başvurulan bir süreçtir. Kendisini daha yakından tanımak, duygularını anlamlandırmak ve hayatına yön vermek isteyen bireyler psikolojik destek alabilir.

    Kişisel gelişim için psikoterapiye başvuru nedenleri:

    • Duygusal farkındalığı artırmak
    • Karar verme süreçlerinde zorlanmak
    • Kariyer yönelimi ve hedef belirleme
    • Özsaygı ve özgüven eksikliği
    • Hayat amacını ve değerlerini keşfetmek

    Özellikle psikodinamik terapi ve varoluşçu terapi gibi yaklaşımlar bu alanda etkili çalışmaktadır.

    Ergenler ve çocuklar da psikoterapi alabilirler

    Çocukluk ve ergenlik döneminde görülen duygusal ve davranışsal problemler, ileriki yaşlarda daha ciddi sorunlara dönüşmeden psikoterapiyle ele alınabilir.

    Psikoterapi gerektirebilecek çocuk ve ergen sorunları:

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite
    • Öfke kontrolü sorunları
    • Akademik başarısızlık
    • Akran zorbalığına maruz kalma
    • Kimlik karmaşası ve ergenlik sorunları

    Bu yaş grubunda oyun terapisi, bilişsel davranışçı terapi ve aile terapisi sık kullanılan yöntemlerdir.

    Bedensel yakınmaları olanlar psikoterapi alabilirler

    Bazen fiziksel bir nedeni bulunamayan ağrılar, yorgunluk, mide sorunları ya da çarpıntılar gibi bedensel belirtiler aslında psikolojik kökenli olabilir. Bu tür belirtilere “psikosomatik belirtiler” denir.

    Psikoterapiyle çalışılabilecek psikosomatik yakınmalar:

    • Baş ağrısı
    • Uyku bozuklukları
    • Mide ve bağırsak problemleri
    • Kronik yorgunluk
    • Nefes darlığı, çarpıntı

    Bu belirtiler, psikolojik stresin bedene yansıması olabilir ve psikoterapiyle sağlıklı bir şekilde çözülebilir.

    Travma yaşamış kişiler psikoterapi alabilirler

    Çocukluk çağı travmaları, cinsel istismar, fiziksel şiddet, afetler, kazalar gibi travmatik olaylar ruhsal bütünlüğü derinden sarsabilir. Travmalar doğru işlenmezse yıllar sonra bile etkilerini gösterebilir.

    Travma sonrası psikoterapi için etkili yaklaşımlar:

    • EMDR Terapisi
    • Travma odaklı bilişsel terapi
    • Psikodinamik terapi

    Travmayla başa çıkmak, yaşananları anlamlandırmak ve güven duygusunu yeniden inşa etmek psikoterapiyle mümkündür.

    Sonuç: Psikoterapi kimler için uygundur?

    Psikoterapi; ruhsal rahatsızlıkları olan bireylerin yanı sıra zor yaşam olaylarıyla baş etmeye çalışan, ilişkilerinde sorun yaşayan, kendini tanımak isteyen, çocukluk travmalarını anlamlandırmak isteyen ya da sadece daha doyumlu bir yaşam hedefleyen herkes için uygundur.

    Kısacası, psikoterapi herkes içindir. Yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi fark etmeksizin her birey zaman zaman psikolojik desteğe ihtiyaç duyabilir. Psikoterapi, kişinin kendisini anlaması, dönüştürmesi ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için etkili bir araçtır.

    Eğer siz de yukarıdaki durumlardan bir ya da birkaçını yaşıyorsanız, bizimle iletişime geçebilir, deneyimli klinik psikologlarımızdan destek alabilirsiniz. Online ve/veya yüz yüze psikoterapi seçeneklerimiz hakkında bilgi almak için bize ulaşın.

    Referanslar

    American Psychiatric Association (2013). DSM-5: Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders.

    World Health Organization (2019). ICD-11: International Classification of Diseases.

    Yalom, I. D. (2001). The Gift of Therapy.

    McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis.

    Wachtel, P. L. (2010). Therapeutic Communication.

  • Anksiyete psikoterapi ile geçer mi?

    Anksiyete (anksiyete bozuklukları), günlük yaşamı olumsuz etkileyebilen yaygın bir psikolojik durumdur. Kimi zaman stres ve kaygı doğal ve sağlıklı bir tepki olabilirken, anksiyete bozukluğu yaşayan bireyler için bu durum, yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilir. Peki, anksiyete psikoterapi ile geçer mi? Bu yazıda, psikoterapinin anksiyete üzerindeki etkilerini, hangi terapi yöntemlerinin etkili olduğunu ve tedavi sürecinin nasıl işlediğini ele alacağız.

    Anksiyete nedir?

    Anksiyete, bireyin tehdit edici veya stresli bir duruma karşı geliştirdiği kaygı ve endişe tepkisidir. Ancak, anksiyete bozukluğu olan bireyler için bu hisler aşırı, kontrol edilemez ve uzun süreli olabilir.

    Anksiyete bozukluğu belirtileri şunlardır:

    • Sürekli endişe ve korku hissi
    • Çarpıntı, nefes darlığı, terleme gibi fiziksel semptomlar
    • Kas gerginliği, huzursuzluk
    • Konsantrasyon güçlüğü
    • Uyku problemleri

    DSM-5’e göre en yaygın anksiyete bozuklukları şunlardır:

    • Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB)
    • Panik Bozukluğu
    • Sosyal Anksiyete Bozukluğu (Sosyal Fobi)
    • Özgül Fobiler
    • Agorafobi
    • Diğer Anksiyete Bozuklukları
      • Başka bir tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu
      • Madde ile ilişkili anksiyete bozukluğu
      • Karışık kaygılı-depresif bozukluk

    Psikoterapi anksiyete için etkili mi?

    Evet, psikoterapi anksiyete tedavisinde oldukça etkili bir yöntemdir. Araştırmalar, psikoterapinin anksiyete belirtilerini hafifletmede ve uzun vadede bireyin kaygı ile başa çıkmasını sağlamada başarılı olduğunu göstermektedir.

    Psikoterapinin anksiyete üzerindeki olumlu etkileri şunlardır:

    • Kaygının kökenlerini anlamaya yardımcı olur.
    • Olumsuz düşünce kalıplarını fark edip değiştirmeyi öğretir.
    • Kişinin stresle baş etme becerilerini geliştirmesine destek olur.
    • Vücut ve zihin arasındaki bağlantıyı güçlendirerek rahatlama sağlar.

    Farklı psikoterapi yaklaşımları anksiyete tedavisinde etkili olabilir. Bunları detaylı inceleyelim.

    Anksiyete tedavisinde kullanılan psikoterapi yöntemleri

    Bilişsel-davranışçı terapi (BDT)

    Bilişsel Davranışçı Terapi, anksiyete bozukluklarının tedavisinde en çok araştırılan ve etkili olduğu kanıtlanan yöntemlerden biridir.

    BDT’nin anksiyete üzerindeki etkileri:

    • Kişinin olumsuz düşünce kalıplarını fark etmesini sağlar.
    • Kaygıya neden olan düşünceleri daha sağlıklı hale getirmeye yardımcı olur.
    • Maruz bırakma teknikleri ile korkuların üstesinden gelmeyi öğretir.
    • Gelecekte anksiyeteyle başa çıkmayı sağlayan stratejiler kazandırır.

    BDT, özellikle panik bozukluk, sosyal anksiyete ve obsesif-kompulsif bozukluk tedavisinde etkili bulunmuştur.

    Psikodinamik psikoterapi

    Psikodinamik terapi, anksiyetenin bilinçdışı çatışmalardan ve geçmiş deneyimlerden kaynaklandığını savunur.

    Psikodinamik terapinin anksiyete üzerindeki etkileri:

    • Kaygının kökenine inerek, bilinçdışı süreçleri anlamayı sağlar.
    • Duygusal içgörü kazandırarak, kişinin tekrarlayan kaygı döngülerini fark etmesini destekler.
    • Kendilik farkındalığını artırarak, stresle başa çıkma becerilerini geliştirir.

    Özellikle yaygın anksiyete bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğu gibi durumlarda etkili olabilir.

    EMDR terapisi

    EMDR terapisi, özellikle travmatik deneyimlerden kaynaklanan anksiyete için etkili bir yaklaşımdır.

    EMDR’nin anksiyete üzerindeki faydaları:

    • Travmatik anıları işlemenizi ve kaygıyı azaltmanızı sağlar.
    • Beynin olumsuz deneyimleri sağlıklı bir şekilde yeniden anlamlandırmasına yardımcı olur.
    • TSSB ve panik bozuklukta etkili sonuçlar sunar.

    Şema terapi

    Şema terapi, çocukluk döneminde gelişen düşünce ve davranış kalıplarının anksiyete üzerindeki etkisini ele alır.

    Şema terapinin anksiyete üzerindeki etkileri:

    • Bireyin kökleşmiş düşünce kalıplarını fark etmesini sağlar.
    • Anksiyeteye neden olan temel inançları değiştirir.
    • Daha sağlıklı başa çıkma mekanizmaları geliştirir.

    Özellikle genelleşmiş anksiyete bozukluğu ve sosyal anksiyete bozukluğunda etkili bulunmuştur.

    Mindfulness temelli terapiler

    Farkındalık temelli bilişsel terapi (MBCT) ve mindfulness temelli stres azaltma (MBSR), anksiyete yönetiminde faydalı olabilir.

    Mindfulness temelli terapilerin anksiyete üzerindeki etkileri:

    • Şimdiki ana odaklanmayı ve kaygıyı azaltmayı öğretir.
    • Otonom sinir sistemini düzenleyerek gevşeme sağlar.
    • Stresle başa çıkma becerilerini güçlendirir.

    Anksiyete için psikoterapi süreci nasıl işler?

    Anksiyete için psikoterapi süreci kişiye göre değişebilir, ancak genel olarak şu şekilde ilerler:

    1. İlk değerlendirme: Terapist, danışanın kaygı seviyesini, geçmiş deneyimlerini ve mevcut yaşam koşullarını değerlendirir.
    2. Hedef belirleme: Danışanın anksiyetesini yönetmesine yardımcı olacak kişiye özel hedefler belirlenir.
    3. Terapi süreci: Haftalık veya iki haftada bir yapılan seanslarla ilerler.
    4. Baş etme stratejileri: Danışana, kaygı anlarında kullanabileceği teknikler öğretilir.
    5. Değerlendirme ve sonuç: Terapinin etkileri gözden geçirilir ve uzun vadeli iyileşme planı yapılır.

    Sonuç: Anksiyete psikoterapi ile geçer mi?

    Evet, anksiyete psikoterapi ile büyük ölçüde yönetilebilir ve bazı vakalarda tamamen iyileşebilir. Özellikle BDT, psikodinamik terapi, EMDR, şema terapi ve mindfulness temelli yaklaşımlar, anksiyete belirtilerini azaltmada etkilidir.

    Anksiyete bozukluğu yaşayan bireyler için psikoterapi, yalnızca semptomları hafifletmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekteki kaygıyı yönetebilmek için gerekli psikolojik dayanıklılığı kazandırır. Eğer anksiyete günlük yaşamınızı etkiliyorsa, bir uzmana başvurmanız faydalı olacaktır.

    Referanslar

    American Psychiatric Association (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM-5).

    Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond.

    Young, J. E., & Klosko, J. S. (1994). Reinventing Your Life: The Breakthrough Program to End Negative Behavior.

    Shapiro, F. (2017). Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) Therapy, Third Edition.

  • Şizoid dilemma nedir?

    Şizoid kişilik yapılanması, psikodinamik kuramda bireyin içe dönük, sosyal ilişkilerden kaçınan ve duygusal mesafeyi koruyan bir yapıya sahip olmasıyla tanımlanır. Şizoid bireyler, genellikle yalnızlığı tercih ederler ancak derin bir içsel çatışma yaşarlar. Bu içsel çatışmanın temelinde şizoid dilemma olarak adlandırılan durum yatar. Peki, şizoid dilemma nedir ve bu psikolojik yapıyı nasıl şekillendirir?

    Şizoid dilemma nedir?

    Şizoid dilemma, şizoid bireylerin yaşadığı temel bir içsel çelişkiyi ifade eder. Bu çelişki yakınlık ve uzaklık arasındaki paradoksal gerilimden doğar. Şizoid bireyler, insan ilişkilerine ihtiyaç duyar ancak aynı zamanda bu ilişkilerden kaçınırlar. Yakınlık kurmak, onlara tehdit edici ve bunaltıcı gelirken, yalnız kalmak da derin bir boşluk ve izolasyon hissine yol açabilir. Bu ikilem, onların hem dış dünyaya karşı savunmacı hem de içsel olarak çatışmalı bir ruh hali geliştirmelerine neden olur.

    Şizoid kişilik yapılanması ve dilemma

    Şizoid kişilik yapılanması içinde olan bireylerin çocukluk deneyimleri, genellikle erken yaşta duygusal ihmal, soğuk ebeveyn tutumu ya da aşırı müdahaleci bir ortamda büyümeleriyle şekillenir. Bu tür deneyimler, bireyin kendini koruma amacıyla duygusal olarak geri çekilmesine neden olur. Şizoid bireyler, ilişkilerde genellikle şu iki temel kaygıyı yaşarlar:

    • Yakınlık Kaygısı: Bir başkasına duygusal olarak bağlanmanın onları ele geçirilmiş, kontrol edilmiş ya da tüketilmiş hissettireceğine dair bir korku taşırlar.
    • İzolasyon Kaygısı: Öte yandan, tamamen yalnız kalmak da varoluşsal bir boşluk ve kimlik kaybı hissini tetikleyebilir.

    Bu iki temel kaygı arasında sıkışıp kalmak, şizoid dilemma olarak adlandırılır.

    Şizoid dilemmanın psikodinamik açıklamaları

    a) Fairbairn’in nesne ilişkileri kuramı

    Ronald Fairbairn, şizoid bireylerin erken dönem bakım verenleriyle kurdukları ilişkilerde reddedilme ve duygusal soğukluk yaşadıklarını öne sürer. Bu nedenle şizoid bireyler, nesne ilişkilerinden kaçınarak kendi iç dünyalarına çekilirler. Ancak, bu kaçınma davranışı aynı zamanda bir bağlantı kurma isteğiyle de çatışır.

    b) Guntrip’in şizoid kişilik kuramı

    Harry Guntrip, şizoid kişilik yapısını içe çekilme ve içsel fantezilerle dolu bir dünyaya yönelme eğilimi olarak açıklar. Şizoid bireyler, iç dünyalarında derin duygular ve hayal dünyaları geliştirse de, bu dünyayı dışa açmak konusunda ciddi bir çekingenlik içindedirler.

    c) Masterson’un gelişimsel kuramı

    James Masterson’a göre, şizoid bireylerin temel çatışması, duygusal bağlanma ile bağımsızlık arasındaki dengesizliğin bir sonucudur. Çocuklukta birincil bakım verenin çelişkili ve mesafeli tutumları, bireyin yakınlıktan korkmasına ve bağımsızlığını koruma adına içe kapanmasına yol açar.

    Şizoid dilemma ve psikoterapi

    Şizoid bireylerle çalışırken psikoterapistler, onların hem yalnızlık hem de yakınlık kaygılarıyla başa çıkmalarına yardımcı olmayı amaçlar.

    • Psikodinamik terapi: Şizoid bireylerin bilinçdışı korkularını anlamalarına ve içsel dünyalarını güvenli bir ortamda açmalarına yardımcı olur.
    • Bağlanma temelli yaklaşımlar: Terapötik ittifakın kurulması, bireyin bağlanma travmalarını çalışmasına destek olabilir.
    • Varoluşçu terapi: Yalnızlık ve kimlik duygusuna yönelik farkındalık geliştirmek açısından faydalıdır.
    • Bilişsel-davranışçı terapi (BDT): Kaçınma davranışlarını azaltmak ve sosyal becerileri geliştirmek için kullanılabilir.

    Şizoid dilemma, şizoid kişilik yapısına sahip bireylerin hem yakınlık hem de uzaklığa duydukları eş zamanlı ihtiyacın yarattığı bir içsel çatışmadır. Bu çatışma, onların sosyal yaşamlarını ve ilişkilerini önemli ölçüde etkileyebilir. Psikoterapi, bu bireylerin içsel dinamiklerini anlamalarına, yakınlık kaygılarıyla başa çıkmalarına ve daha sağlıklı ilişkiler geliştirmelerine yardımcı olabilir. Şizoid kişilik yapısı her ne kadar içe kapanık bir doğaya sahip olsa da, uygun terapötik müdahalelerle kişinin yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme sağlanabilir.

    Referanslar

    Fairbairn, W. R. D. (1952). Psychoanalytic Studies of the Personality. Tavistock Publications.

    Guntrip, H. (1969). Schizoid Phenomena, Object Relations, and the Self. Karnac Books.

    Masterson, J. F. (1988). The Search for the Real Self: Unmasking the Personality Disorders of Our Age. Free Press.

    Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment. Hogarth Press.

    Klein, M. (1946). Notes on Some Schizoid Mechanisms. International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99-110.

    Fonagy, P., & Target, M. (2003). Psychoanalytic Theories: Perspectives from Developmental Psychopathology. Whurr Publishers.

  • Grup terapisi nedir?

    Grup terapisi, bireylerin psikolojik sorunlarını anlamalarına, başa çıkma becerilerini geliştirmelerine ve duygusal destek almalarına yardımcı olmak için bir grup içinde gerçekleştirilen bir psikoterapi yöntemidir. Bu terapi modeli, belirli bir terapist veya terapistler tarafından yönetilen ve genellikle ortak bir tema ya da soruna odaklanan bir ortamda gerçekleşir. Grup terapisi, bireysel terapinin bir alternatifi ya da tamamlayıcısı olarak uygulanabilir.

    Grup terapisinin tanımı ve amacı

    Grup terapisi, bireylerin bir grup içinde yaşadıkları sorunları paylaşarak ve diğer grup üyelerinden geri bildirim alarak kişisel gelişimlerini desteklemeyi amaçlayan bir terapi yöntemidir. Katılımcılar, benzer sorunlarla mücadele eden diğer bireylerle bir araya gelerek yalnız olmadıklarını fark eder ve topluluk hissiyle güçlenirler. Grup terapisi, yalnızca bireylerin sorunlarını paylaşmalarını değil, aynı zamanda diğerlerinin deneyimlerinden öğrenmelerini de sağlar.

    Grup terapisinin tarihçesi

    Grup terapisinin kökenleri 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Psikiyatrist Joseph Pratt, 1905 yılında tüberküloz hastalarıyla grup çalışmaları yaparak bu yaklaşımı öncülüğünü yapmıştır. Daha sonra Jacob Moreno, psikodrama ve grup dinamikleri kavramlarını geliştirmiştir. Irvin D. Yalom gibi modern grup terapistleri ise grup terapisine yönelik teorik çerçeveler oluşturmuş ve bu terapi modelini daha geniş bir alanda uygulanabilir hale getirmiştir.

    Grup terapisinin yararları

    1. Destek ve empati: Grup üyeleri, benzer deneyimlerden geçmiş bireylerden destek alabilir ve başkalarının duygularını anlama fırsatı bulabilir.
    2. Yalnızlık hissinin azalması: Benzer zorluklarla baş eden diğer bireylerle bir araya gelmek, yalnızlık hissini azaltır.
    3. Ayna etkisi: Grup içinde diğer bireylerin davranışlarını gözlemlemek, bireyin kendi davranışlarını fark etmesine yardımcı olabilir.
    4. Sosyal becerilerin geliştirilmesi: Grup ortamı, bireylerin iletişim ve ilişki kurma becerilerini geliştirebileceği bir alan sunar.
    5. Güvenli ortamda geri bildirim: Grup üyeleri ve terapist, bireylere yapıcı geri bildirim vererek kişisel gelişimi destekler.

    Grup terapisi kimler için uygundur?

    Grup terapisi, birçok farklı psikolojik sorunun tedavisinde etkili bir yöntem olabilir. Özellikle şu durumlar için faydalıdır:

    • Sosyal anksiyete bozukluğu,
    • Depresyon,
    • Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB),
    • Madde bağımlılığı,
    • Yeme bozuklukları,
    • İlişki sorunları.

    Ayrıca, yaşam stresleriyle başa çıkmak, sosyal becerileri geliştirmek ve özsaygıyı artırmak isteyen bireyler için de grup terapisi uygun bir seçenek olabilir.

    Grup terapisinin uygulama süreci

    1. Grubun oluşturulması: Terapist, grup üyelerini belirli bir tema ya da ortak sorunlara göre seçer.
    2. Kurallar ve sınırlar: Grup terapisi, güvenli bir ortam sağlamak için belirli kurallar ve sınırlarla yapılandırılır.
    3. Terapötik süreç: Grup üyeleri, sırayla yaşadıkları sorunları paylaşır ve diğer üyelerle etkileşimde bulunur. Terapist, grubu yönlendirir ve süreci yönetir.
    4. Sonlandırma: Terapinin sonunda, grup üyeleri süreçte öğrendiklerini değerlendirir ve vedalaşır.

    Grup terapisinin dezavantajları

    Grup terapisi her birey için uygun olmayabilir. Örneğin:

    • Aşırı utangaç ya da çekingen bireyler başlangıçta zorlanabilir.
    • Kişisel hikayelerin paylaşılması, güvenlik endişelerine yol açabilir.
    • Grup dinamikleri, bazen belirli bireylerin ihtiyaçlarının göz ardı edilmesine neden olabilir.

    Grup terapisi, bireylerin yalnızlıklarını gidermelerine, sosyal becerilerini geliştirmelerine ve psikolojik sorunlarını çözmelerine yardımcı olan etkili bir yöntemdir. Farklı türleri ve uygulama alanları sayesinde, geniş bir kitleye hitap edebilir. Ancak, bu terapi modelinin bireysel ihtiyaçlara uygun olup olmadığını değerlendirmek için bir uzmanla görüşmek önemlidir.

    Referanslar

    Yalom, I. D. (2005). The Theory and Practice of Group Psychotherapy. Basic Books.

    American Psychological Association. (2020). APA Dictionary of Psychology.

    Moreno, J. L. (1946). Sociometry and the Science of Man. Beacon House.

  • Özgül fobi nedir, tedavisi nasıl olur?

    Özgül fobi (specific phobia), belirli bir nesneye, duruma veya olaya karşı duyulan yoğun ve sürekli bir korku olarak tanımlanır.

    Günlük yaşamda insanlar çeşitli korkularla karşılaşabilir, ancak özgül fobi, sıradan bir korkunun ötesinde, kişinin yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebilecek boyutlara ulaşabilir. Yükseklik korkusu (akrofobi), uçak korkusu (aviofobi) veya kapalı alan korkusu (klostrofobi) gibi örnekler, özgül fobiler arasında en bilinenlerdir.

    Bu yazıda, özgül fobi kavramının psikoloji ve psikiyatri literatüründeki anlamını, tarihsel kökenini ve bireyler üzerindeki etkilerini detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.

    Bir anksiyete bozukluğu olan ve eskiden “basit fobi (simple phobia)” olarak adlandırılan özgül fobi, belirli bir nesne, aktivite veya durum (örneğin, köpekler, kan, uçma, yükseklik) karşısında belirgin ve sürekli bir korku ile karakterize edilir.

    Bu korku, geleneksel olarak aşırı veya mantıksız olarak tanımlanır ve korkulan nesne veya durumun varlığı ya da beklentisi ile tetiklenir. Bu durum, ya kaçınarak ya da yoğun kaygı ve sıkıntı ile katlanılarak yaşanır.

    DSM–IV–TR’de, özgül fobiler beş alt türe ayrılmıştır:

    (a) hayvan tipi (animal type), hayvan veya böceklere karşı (örneğin, kediler, köpekler, kuşlar, fareler, karıncalar, yılanlar) korkuları içerir;

    (b) doğal çevre tipi (natural environment type), doğadaki varlıklara karşı (örneğin, yükseklik, fırtına, su, şimşek) korkuları içerir;

    (c) kan-enjeksiyon-yaralanma tipi (blood-injection-injury type), kan görme, yaralanma veya enjeksiyon ya da başka bir tıbbi müdahale alma korkusunu içerir;

    (d) durumsal tip (situational type), toplu taşıma araçları, asansörler, köprüler, araba kullanma, uçma, kapalı alanlar (bakınız: klostrofobi) gibi durumlara karşı korkuları içerir; ve

    (e) diğer tip (other type), diğer alt türlerin altında sınıflandırılamayan korkuları (örneğin, boğulma, kusma, hastalık kapma korkuları; çocukların palyaçolardan veya yüksek seslerden korkuları) içerir.

    DSM-5 ve DSM-5-TR, bu alt türleri korumuştur ancak her korku türünün tanısal kriterleri karşılayabilmesi için aşırı veya mantıksız olması gerektiği yönündeki geleneksel tanımlamayı kaldırmıştır. Bunun yerine, korkunun, korkulan nesne veya durumun yarattığı gerçek tehlikeye veya bağlama oranla orantısız bir biçimde ortaya çıkması gerektiği belirtilmiştir. Örneğin, yüksek ses korkusu savaş alanı bağlamında anlaşılabilir bir tepki olarak kabul edilir ve bu durumda spesifik fobi olarak nitelendirilmez.

    APA Dictionary

    Özgül fobi belirtileri nelerdir?

    Özgül fobi, belirli nesnelere veya duruma karşı duyulan aşırı ve sürekli korkudur. Korku nesnesine veya durumuna maruz kalma ya da yalnızca düşünme, yoğun endişe tepkilerini tetikleyebilir. Aşağıda özgül fobi belirtileri detaylandırılmıştır.

    • Yoğun bir korku: Özgül fobi, belirli bir nesneye veya duruma karşı mantıksız ve orantısız bir korku hissetme ile karakterizedir. Bu korku, kişinin günlük yaşamını olumsuz yönde etkileyebilecek derecede yoğundur. Korkulan durum ya da nesneyle karşılaşmak bir panik durumu yaratabilir.
    • Kaçınma davranışı: Fobik bireyler korkularını tetikleyen durumlardan kaçınma eğilimindedir. Örneğin, yükseklik fobisi olan bir kişi, yüksek binalardan uzak durur veya uçaktan kaçınır. Kaçınma davranışı, kişinin hayatını sınırlayabilir ve sosyal işlevselliğini düşürebilir.
    • Fiziksel belirtiler: Korkulan duruma veya nesneye maruz kalındığında ya da yalnızca düşünüldüğünde ortaya çıkabilen fiziksel belirtiler arasında:
      • Çarpıntı
      • Terleme
      • Titreme
      • Nefes darlığı
      • Baş dönmesi
      • Mide bulantısı gibi belirtiler bulunmaktadır.
    • Kontrol edilemeyen panik tepkisi: Fobik birey, korkunun mantıksız olduğunu bilse bile, korku tepkilerini kontrol edemez. Bu durum, kişinin panik ve çaresizlik duygularıyla baş başa kalmasına neden olabilir.
    • Korkunun yoğunluğu ve sürekliliği: Korku durumu geçici değil, sürekli ve uzun sürelidir. Kişi, korkulan durum veya nesneyle karşılaşmadığı zaman bile sürekli olarak bir tetikte olma hali içinde olabilir.
    • Günlük yaşamın etkilenmes: Özgül fobi, kişinin iş, okul veya sosyal yaşamını etkileyebilecek kadar şiddetli olabilir. Kaçınma davranışı nedeniyle işlevsellikte azalma görülebilir. Örneğin, kan fobisi olan bir birey sağlık kontrollerinden kaçınabilir.
    • Bilişsel bozukluklar: Korkunun mantıksız olduğunu kabul etmesine rağmen kişi, durumu rasyonel olarak değerlendirmekte zorlanır. Korkulan nesne veya duruma karşı abartılı inançlar ve olumsuz düşünceler geliştirebilir.
    • Çocuklarda görülen belirtiler: Çocuklarda özgül fobi belirtileri, yetişkinlerden farklı olarak ağlama, öfke nöbetleri, donup kalma ya da ebeveyne yapışma gibi davranışlarla kendini gösterebilir.

    Bu belirtilerin değerlendirilmesi, fobik belirtilerin ne kadar şiddetli olduğunu ve günlük yaşantıyı ne kadar etkilediğini belirlemek için önemlidir.

    Özgül fobinin nedenleri nelerdir?

    Özgül fobi, belirli bir nesne, durum veya aktiviteye yönelik aşırı, mantıksız bir korku olarak tanımlanır. Örneğin, bazı kişiler köpeklerden, örümceklerden veya yükseklikten korkabilir ve bu korkuları gündelik yaşamlarında ciddi kısıtlamalara neden olabilir. DSM-5 ve ICD-10 gibi psikiyatrik tanı sistemlerine göre, özgül fobi tanısı alabilmesi için bireyin bu korkusunun yoğun, sürekli ve işlevselliğini bozacak düzeyde olması gerekir.

    • Genetik faktörler: Bilimsel araştırmalar, özgül fobiye genetik bir yatkınlığın olabileceğini öne sürmektedir. Örneğin, aile bireyleri arasında özgül fobiye sahip olan kişilerin çocuklarında da benzer korkuların gelişme olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Twin studies (ikiz çalışmaları), özgül fobilerin gelişiminde genetik faktörlerin rol oynayabileceğini destekleyen önemli bulgular sunmaktadır. Özellikle tek yumurta ikizlerinde özgül fobinin görülme sıklığının yüksek olması, genetik yatkınlığın bu durumun nedenlerinden biri olabileceğini düşündürmektedir.
    • Biyolojik faktörler: Biyolojik açıdan bakıldığında, beynin belirli bölgeleri ve nörotransmitter dengesi, özgül fobi gelişiminde rol oynayabilir. Amigdala, korku ve kaygı tepkilerini düzenleyen beyin yapılarından biridir ve özgül fobilerde aşırı aktif olabilmektedir. Aynı şekilde, serotonin ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin dengesizliği de korku tepkilerini artırabilir. Bu biyolojik faktörler, bireyin belirli nesne veya durumlara karşı daha hassas olmasına ve özgül fobi geliştirmesine neden olabilir.
    • Öğrenme teorileri ve davranışsal faktörler: Öğrenme teorileri, özgül fobilerin bireylerin yaşadığı travmatik deneyimler veya gözlemler sonucunda öğrenildiğini öne sürer. Özellikle küçük yaşta yaşanan travmatik bir olay, belirli nesne veya durumlara karşı korku geliştirilmesine neden olabilir. Klasik koşullanma örneği olarak, bir çocuğun köpek tarafından ısırılması sonrasında tüm köpeklere karşı bir korku geliştirmesi verilebilir. Aynı zamanda model alma yoluyla, bir çocuğun ebeveyninden veya çevresindeki bireylerden belirli korkuları öğrenmesi de mümkündür.
    • Sosyal ve kültürel etkiler: Sosyal ve kültürel çevre, bireylerin hangi nesne veya durumlara karşı korku geliştirebileceğinde etkili olabilmektedir. Örneğin, bazı kültürlerde belirli hayvanlara karşı yaygın bir korku olabilir ve bu kültürel inançlar bireyin de benzer bir korku geliştirmesine katkıda bulunabilir. Ayrıca, toplumda yaygın olarak korkulan bazı durumlar (örneğin, yükseklik veya uçma korkusu) medya ve sosyal çevre aracılığıyla bireylere aktarılabilir.
    • Psikanalitik görüş: Psikanalitik teoriye göre, özgül fobiler bilinçdışında bastırılmış korkuların veya çatışmaların dışavurumu olarak değerlendirilebilir. Sigmund Freud’un görüşlerine göre, bireylerin çocukluk döneminde yaşadığı bazı bilinçdışı çatışmalar, belirli nesne veya durumlara yönelik irrasyonel bir korku olarak kendini gösterebilir. Örneğin, bilinçdışı öfke veya kaygı hisleri, bir yılan veya örümcek gibi nesnelere yansıtılarak özgül bir fobiye dönüşebilir.
    • Kişisel yatkınlıklar ve mizaç özellikleri: Bireylerin mizaç özellikleri ve kişisel yatkınlıkları, özgül fobi geliştirme riskini etkileyebilir. Çekingen, kaygılı veya hassas bir mizaca sahip olan bireyler, özgül fobiye karşı daha duyarlı olabilirler. Özgül fobiler, genellikle endişeli veya korkulu mizaca sahip bireylerde daha yaygın olarak görülmektedir.

    Özgül fobinin nedenleri, biyolojik, genetik, çevresel ve psikolojik birçok faktörün etkileşimi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Her bireyin özgül fobi geliştirme nedeni farklı olabilir; bazıları genetik yatkınlıktan, bazıları ise çevresel etkenlerden kaynaklanabilir. Bu karmaşık yapısı nedeniyle, özgül fobilerin tedavisinde bireysel farklılıkların göz önünde bulundurulması önemlidir.

    Özgül fobi tedavisi nasıl olur?

    Özgül fobinin tedavisinde çeşitli yaklaşımlar mevcuttur ve kişinin fobinin şiddetine, türüne ve bireysel özelliklerine bağlı olarak farklı tedavi yöntemleri tercih edilebilir.

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT)

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), özgül fobi tedavisinde en sık tercih edilen yöntemlerden biridir. Bu terapi, bireyin korkusuna yönelik düşüncelerini değiştirmeyi amaçlayan bir yaklaşımdır. CBT kapsamında sıkça kullanılan teknikler şunlardır:

    • Maruz bırakma terapisi: Kişi, korkusuna neden olan nesne veya duruma adım adım maruz bırakılır. Bu teknik, kişinin korkusuyla yüzleşmesini sağlayarak korkunun zamanla azalmasını hedefler. Maruz bırakma terapi süreci, aşamalı olarak gerçekleştirildiği için kişinin rahatça ilerlemesine olanak tanır.
    • Bilişsel yeniden yapılandırma: Bu teknik, bireyin fobi ile ilgili olumsuz ve irrasyonel düşüncelerini fark etmesine ve bu düşünceleri daha gerçekçi olanlarla değiştirmesine yardımcı olur.
    • Gevşeme teknikleri: Özgül fobi durumunda yaşanan anksiyete belirtilerini azaltmak için nefes alma egzersizleri, kas gevşetme ve meditasyon gibi gevşeme teknikleri kullanılabilir.

    EMDR terapisi

    EMDR terapisi, özgül fobilerin tedavisinde son yıllarda etkili bir yöntem olarak öne çıkmıştır. EMDR terapisi, bireyin korku anısına odaklanarak göz hareketleri gibi çift yönlü uyarımlar aracılığıyla bu anıyı yeniden işlemesini sağlar. Bu işlem, travmatik anıların işlenmesini hızlandırarak fobinin kaynağına dair olumsuz duyguları hafifletir.

    • Anıların yeniden işlenmesi: EMDR terapisi, geçmişte yaşanmış korku verici olaylara odaklanarak bu anıların yeniden işlenmesini sağlar ve kişinin bu anılara karşı duyduğu kaygıyı azaltır.

    Şema terapi

    Şema terapi, özgül fobilerin tedavisinde kullanılan bir başka yaklaşımdır. Şema terapi, bireyin çocukluk döneminden bu yana geliştirdiği ve fobik davranışları tetikleyen köklü inançları ve davranış kalıplarını anlamaya odaklanır.

    • Şemaların tanımlanması ve değiştirilmesi: Özgül fobisi olan bireylerin sahip olabileceği “dayanıksızlık” gibi şemaları keşfetmek ve bu şemaları daha işlevsel olanlarla değiştirmek amaçlanır.
    • Yeniden çerçeveleme teknikleri: Şema terapi, bireyin korkularını ve anksiyetelerini farklı bir çerçeveden görmesini sağlamak için yeniden çerçeveleme tekniklerini kullanır.

    Psikodinamik terapi

    Psikodinamik terapi, özgül fobilerin tedavisinde kullanılan bir diğer terapi yöntemidir. Bu terapi yaklaşımı, bireyin bilinçaltında yatan ve özgül fobinin kaynağı olabilecek bilinçdışı çatışmaları ve geçmiş travmatik deneyimleri keşfetmeye odaklanır.

    • İçsel çatışmaların keşfi: Psikodinamik terapi, bireyin bilinçdışı korkularını ve kaygılarını keşfederek bu çatışmaları anlamaya çalışır. Kişinin fobisinin ardında yatan temel duygular ortaya çıkarılarak bu duyguların çözümlenmesi amaçlanır.
    • Duygusal farkındalık: Bu terapi sürecinde bireyin, korkularını ve fobilerine yönelik bilinçdışı düşüncelerini fark etmesi sağlanır. Böylece, kişinin fobik tepkilerini daha iyi anlaması ve yönetebilmesi hedeflenir.

    Tedavi süreci ve destekleyici yöntemler

    Özgül fobi tedavisi, bireysel farklılıklara göre şekillendirilebilir. Yukarıdaki terapilere ek olarak, bazı durumlarda farmakolojik tedavi (ilaç tedavisi) destekleyici olarak kullanılabilir. Ancak ilaç tedavisi genellikle tek başına kalıcı bir çözüm sağlamaz; bu nedenle çoğunlukla psikoterapi ile birlikte kullanılması önerilir. Özgül fobi tedavisinde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise tedavi sürecinin sabır ve kararlılık gerektirdiğidir.

    Özgül fobi, günümüzde çeşitli terapi yöntemleriyle etkili bir şekilde tedavi edilebilen bir anksiyete bozukluğudur. Bilişsel davranışçı terapi, EMDR, şema terapi ve psikodinamik terapi gibi yaklaşımlar, bireyin fobiyle başa çıkma becerilerini geliştirmesine yardımcı olur. Kişinin ihtiyaçlarına uygun tedavi yöntemi, uzman bir terapist tarafından belirlenmeli ve tedavi süreci profesyonel bir rehberlikle yürütülmelidir.

    Referanslar

    American Psychiatric Association. (1980). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (3rd ed.). American Psychiatric Association.

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). American Psychiatric Association.

    Antony, M. M., & Barlow, D. H. (Eds.). (2002). Handbook of Assessment and Treatment Planning for Psychological Disorders. Guilford Press.

    LeBeau, R. T., Glenn, D., Liao, B., Wittchen, H. U., Beesdo-Baum, K., Hoyer, J., & Craske, M. G. (2010). Specific phobia: A review of DSM-IV specific phobia and preliminary recommendations for DSM-V. Depression and Anxiety, 27(2), 148-167. doi:10.1002/da.20655

    Marks, I. M. (1987). Fears, Phobias, and Rituals: Panic, Anxiety, and Their Disorders. Oxford University Press.

    Hofmann, S. G., & DiBartolo, P. M. (Eds.). (2014). Social Anxiety: Clinical, Developmental, and Social Perspectives (3rd ed.). Academic Press.

    Öst, L.-G. (1987). Age of onset in different phobias. Journal of Abnormal Psychology, 96(3), 223-229. doi:10.1037/0021-843X.96.3.223

    Wolpe, J., & Lang, P. J. (1964). A fear survey schedule for use in behavior therapy. Journal of Abnormal and Social Psychology, 68, 497-504.

    World Health Organization. (2021). International Classification of Diseases 11th Revision (ICD-11).

    Hofmann, S. G., Alpers, G. W., & Pauli, P. (2009). Phenomenology of Panic and Phobia. In Oxford Handbook of Anxiety and Related Disorders. Oxford University Press.

    Craske, M. G., & Barlow, D. H. (2006). Mastery of Your Anxiety and Phobia: Workbook. Oxford University Press.

    Antony, M. M., & Swinson, R. P. (2000). Phobic Disorders and Panic in Adults: A Guide to Assessment and Treatment. American Psychological Association.

    Mineka, S., & Öhman, A. (2002). Phobias and preparedness: The selective, automatic, and encapsulated nature of fear. Biological Psychiatry, 52(10), 927-937.

    Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond (2nd ed.). Guilford Press.

    Foa, E. B., & Kozak, M. J. (1986). Emotional processing of fear: Exposure to corrective information. Psychological Bulletin, 99(1), 20-35.

    Shapiro, F. (2001). Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR): Basic Principles, Protocols, and Procedures (2nd ed.). Guilford Press.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. Guilford Press.

    LeDoux, J. E. (1996). The Emotional Brain: The Mysterious Underpinnings of Emotional Life. Simon & Schuster.

    McLeod, J. (2013). An Introduction to Counselling (5th ed.). Open University Press.

    Milrod, B., Busch, F., & Leon, A. C. (2001). A randomized controlled clinical trial of psychoanalytic psychotherapy for panic disorder. American Journal of Psychiatry, 158(12), 1993-1999.

    Thyer, B. A., & Wodarski, J. S. (Eds.). (2007). Social Anxiety and Phobia in Adolescents: Developmental and Treatment Issues. Springer Science & Business Media.

  • Kedi fobisi (ailurofobi) nedir, tedavisi nasıldır?

    Ailurofobi, kedilere duyulan mantıksız ve yoğun korkuyu tanımlayan bir terimdir. Bu fobi, Yunanca “kedi” anlamına gelen “ailuros” kelimesi ve “korku” anlamına gelen “fobia” kelimesinin birleşiminden gelir. Ailurofobi, diğer fobilerde olduğu gibi kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir ve günlük aktivitelerini kısıtlayabilir.

    Ailurofobi belirtileri nelerdir?

    Ailurofobisi olan bireyler, kedilere maruz kaldıklarında ya da kedilerle ilgili düşüncelere kapıldıklarında yoğun kaygı ve korku yaşayabilirler. Belirtiler şunları içerebilir:

    • Yoğun panik ve endişe
    • Kalp çarpıntısı
    • Titreme
    • Terleme
    • Baş dönmesi
    • Nefes darlığı
    • Kaçma veya saklanma eğilimi

    Bu belirtiler, kedilerin fiziksel varlığına maruz kalındığında daha belirgin hale gelebilir, ancak kedi fotoğrafları ya da kedi temalı konuşmalar bile bu belirtileri tetikleyebilir.

    Ailurofobinin nedenleri nelerdir?

    Kedi fobisinin oluşumunda genetik, çevresel ve psikolojik faktörler etkili olabilir. Kedi fobisinin nedenleri arasında şunlar bulunur:

    • Kültürel etkiler: Kedilerin bazı kültürlerde uğursuz ya da tehditkâr olarak görülmesi de kedi fobisinin gelişmesine katkıda bulunabilir.
    • Travmatik Deneyimler: Çocukluk döneminde veya daha sonra yaşanan olumsuz bir deneyim (örneğin, bir kedinin saldırısına uğrama) kedi fobisine yol açabilir.
    • Öğrenilmiş Davranış: Çevredeki insanların kedilere karşı sergilediği korku ya da olumsuz tutumlar, kişide de kedilere karşı bir korku geliştirebilir.
    • Genetik ve Biyolojik Faktörler: Fobilerin bazı genetik ve biyolojik etkenlerle ilişkilendirilebileceği bilinmektedir. Beyindeki bazı kimyasal değişiklikler, bireylerin bazı durumlara karşı daha hassas olmasına neden olabilir.

    Kedi fobisi günlük yaşamı nasıl etkiler?

    Kedi fobisinin günlük yaşamdaki etkilerini anlamak, bu fobiyle başa çıkma yollarını keşfetmek ve destek arayışına yönelmek açısından önemlidir.

    Sosyal hayata etkisi

    Kedi fobisi olan bireyler, kedilerin bulunduğu veya bulunma ihtimali olan ortamlarda bulunmaktan kaçınır. Bu da arkadaş ziyaretleri, aile etkinlikleri veya sosyal davetlerde çekinme gibi durumlara neden olabilir. Örneğin, bir arkadaşının evinde kedi varsa, kişi bu ziyareti ya reddedebilir ya da sürekli tetikte kalarak sosyal etkinlikten tam olarak keyif alamayabilir. Bu durum, sosyal ilişkilerde uzaklaşmalara ve sosyal desteğin azalmasına yol açabilir.

    Seyahat ve konaklama tercihlerini kısıtlama

    Kedi fobisi olan bireyler için seyahat planlamak bile kaygı verici olabilir. Bir konaklama yeri, otel veya pansiyonda kedilerin bulunma ihtimali, kişi için rahatsızlık verici bir durum yaratabilir. Ayrıca tatil gibi rahatlatıcı bir etkinlik bile kedilerle karşılaşma korkusuyla gölgelenebilir. Hatta bazı kişiler, gidecekleri bölgede sokak kedilerinin yaygın olduğu biliniyorsa bu gibi yerlere gitmekten kaçınabilir.

    Günlük aktivitelerde kısıtlamalar

    Kedi fobisi günlük aktiviteleri de kısıtlayabilir. Örneğin, kişi açık hava etkinliklerinden ya da park, bahçe gibi yerlerde vakit geçirmekten kaçınabilir. Özellikle sokak kedilerinin sık bulunduğu bölgelerde yaşamak veya bu bölgelerde yürüyüş yapmak gibi aktiviteler, kedi fobisine sahip bireyler için stres kaynağı olabilir. Bu durum, kişiyi açık havada rahatça zaman geçirmekten alıkoyabilir ve fiziksel aktiviteden uzak kalmasına neden olabilir.

    İş ve eğitim ortamındaki etkiler

    Kedi fobisi bazı iş ve eğitim ortamlarında da etkisini gösterebilir. Örneğin, iş yeri veya eğitim ortamında kedi besleyen kişiler varsa, kedi fobisi olan birey bu kişilerle bir araya gelmekte zorlanabilir. Hatta kedilerin ofis veya kampüs gibi alanlarda serbestçe dolaşabildiği yerlerde, kişi sürekli tetikte kalarak rahat çalışamayabilir veya öğrenme verimliliği düşebilir. Bu durum, iş performansını ve akademik başarıyı olumsuz etkileyebilir.

    Kendini güvende hissedememe ve anksiyete

    Kedi fobisi, bireyin kendini güvende hissetmesini zorlaştırabilir ve sürekli bir kaygı durumu yaratabilir. Kedilerle ilgili olmasa bile, olası bir kedi karşılaşması düşüncesi bile kişinin kaygı seviyesini artırabilir. Örneğin, kedi fobisi olan biri, sokakta yürürken veya herhangi bir ortamda kedinin var olup olmadığını sürekli gözlemler. Bu durumda kişi, kendini rahat hissedemez ve sürekli tetikte olmak zorunda kalır.

    Kendine güvenin azalması

    Kedi fobisi olan bireyler, bu fobilerini mantıksız bulabilir ve bu durum kendilerine yönelik olumsuz bir bakış açısı geliştirmelerine yol açabilir. Fobiye sahip olmaktan dolayı utanma veya kendini yargılama gibi duygularla başa çıkmak zor olabilir. Bu durum, bireyin özgüvenini zedeleyebilir ve kendi hakkında olumsuz bir algı geliştirmesine neden olabilir. Özellikle yakın çevreleri tarafından bu korkunun küçümsenmesi, kişinin kendine yönelik olumsuz duygularını artırabilir.

    Günlük stresin artması

    Kedi fobisi olan kişiler, çevrelerinde kedilerin bulunma ihtimaline karşı sürekli bir tetikte olma haliyle yaşadıklarından, bu durum günlük stresi artırabilir. Bu tür bir fobi, anksiyeteyi tetikleyerek kişinin genel stres seviyesini yükseltebilir. Örneğin, sadece kedilerin olduğu alanlardan değil, hatta kedi tüyü ya da kedilerin yaşadığı herhangi bir ev ortamında bulunma düşüncesi bile stresli bir deneyim haline gelebilir.

    Kedi fobisi, yalnızca kedilerle doğrudan karşılaşma anında değil, kedilerle ilgili düşüncelerin bile tetikleyebileceği bir anksiyete kaynağıdır. Bu fobi, bireyin günlük yaşamını sosyal, duygusal ve fiziksel açıdan olumsuz etkileyebilir. Kedi fobisine sahip bireylerin, bu korkuyla baş etmek için profesyonel destek alması ve kendilerini anlayışlı bir çevreyle desteklemesi önemlidir. Terapi sürecinde, bu tür bir fobinin hayat üzerindeki sınırlayıcı etkilerinden kurtulmak ve daha huzurlu bir yaşam sürmek mümkün hale gelebilir.

    Ailurofobinin tedavisi nasıldır?

    Ailurofobi, diğer özgül fobiler gibi çeşitli tedavi yöntemleriyle başarıyla yönetilebilir. En yaygın tedavi yöntemlerinden bazıları şunlardır:

    • Bilişsel davranışçı terapi (BDT): Korkunun kaynağının belirlenmesi ve bu korkunun yeniden çerçevelenmesi amacıyla kullanılır. BDT, kedi korkusunun mantıksız düşünceleri üzerinde çalışılarak kontrol altına alınmasını sağlar. Bu terapi yönteminde, bireylerin kedilerle ilgili negatif ve irrasyonel düşünceleri tanımlanır ve bu düşünceler yerini daha gerçekçi ve rasyonel düşüncelere bırakır. Terapist, danışanın kedi korkusuyla başa çıkabilmesi için öz-yönetim stratejileri geliştirir.
    • Maruz bırakma terapisi: Kademeli olarak kediye maruz kalınır ve kişi zamanla bu korkuya alışır, dolayısıyla kaygı seviyeleri düşer. Bu süreçte, terapist bireyi öncelikle kedi fotoğraflarına veya videolarına maruz bırakır ve daha sonra kademeli olarak canlı kedilere doğru ilerler. Terapinin her aşaması, bireyin kaygı seviyesi yönetilebilir hale gelene kadar dikkatle planlanır.
    • EMDR terapisi: Travmatik anıların yeniden şekillendirilmesi ve bu sayede korku ile bağlı ön yargıların hafifletilmesi sağlanır. EMDR terapisi, bireyin geçmişte yaşadığı olumsuz kedi deneyimlerini yeniden işlemleyerek, bu deneyimlerin yarattığı kaygı tepkilerini azaltır. Terapist, bireyin travmatik anılarını güvenli bir ortamda hatırlamasına rehberlik ederken, göz hareketleri veya diğer duyusal uyarıcılar kullanılarak bu anıların yeniden yapılandırılması sağlanır.
    • Psikodinamik terapi: Bu terapi, bireyin bilinçdışı korkularını ve duygusal çatışmalarını anlamaya odaklanır. Ailurofobiye sahip bireylerin çocukluk dönemindeki travmatik olaylar veya bastırılmış duygular bu terapi sürecinde ele alınabilir. Terapist, bireyin kedilerle ilgili korkusunun altında yatan bilinçdışı faktörleri keşfetmesine ve bu faktörleri anlamlandırmasına yardımcı olur. Psikodinamik yaklaşım, bireyin duygusal içgörü kazanmasını ve kedilere dair korkusunun temel nedenlerini çözümlemesini sağlar.
    • Şema Terapi: Bu terapi yöntemi, bireyin yaşamında kökleşmiş ve genellikle çocukluk dönemine dayanan kalıplaşmış düşünce ve davranış örüntülerini inceler. Ailurofobi söz konusu olduğunda, şema terapi, bireyin kedilere karşı geliştirdiği negatif şemaları tanımlar ve bu şemaların nasıl oluştuğunu ortaya çıkarır. Terapist, bireyin bu şemaları değiştirmesi ve daha sağlıklı düşünce kalıpları geliştirmesi için çalışmalar yapar. Örneğin, bireyin kedileri tehlikeli ya da kontrol edilemez olarak görmesine sebep olan temel inançlar incelenir ve dönüştürülür.

    Bazı durumlarda ilaç tedavisi de kaygı seviyesini kontrol altına almak için kullanılabilir, ancak bu genellikle psikoterapi ile birleştirildiğinde daha etkili olur.

    Sonuç

    Ailurofobi, ciddi kaygı ve kısıtlılıklar yaratabilen bir fobi olmasına rağmen, uygun tedavi yöntemleri ile üstesinden gelinmesi mümkün olan bir durumdur. Kedi korkusu yaşayan bireylerin profesyonel yardım alarak bu korkuyu yönetmesi, yaşam kalitelerini yükseltir ve sosyal yaşamlarını daha rahat sürdürebilmelerine yardımcı olur.

    Referanslar

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing.

    Shapiro, F. (2001). Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR), Basic Principles, Protocols, and Procedures. New York: Guilford Press.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. New York: Guilford Press.

    Freud, S. (1915). The Unconscious. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud.

    Beck, A. T. (1976). Cognitive Therapy and the Emotional Disorders. New York: International Universities Press.

    Van der Kolk, B. A. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. New York: Viking.

  • Kaygı bozukluğu için en etkili psikoterapi yöntemleri nelerdir?

    Kaygı (anksiyete) bozukluğu, günlük yaşam aktivitelerini olumsuz etkileyen, bireyin sürekli bir endişe ve korku duygusu içinde hissetmesine yol açan bir ruhsal bozukluk türüdür. Bu bozukluk, farklı biçimlerde –panik bozukluğu, agorafobi, sosyal anksiyete bozukluğu, özgül fobi gibi- görülebilir ve her bir tür, farklı semptomlar ve tedavi yaklaşımları gerektirir.

    Kaygı bozukluklarında etkili psikoterapi yöntemleri

    Psikodinamik terapi

    Psikodinamik terapi, bireyin bilinçaltındaki çatışmaların ve çocukluk deneyimlerinin, kaygı bozukluğu üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu anlamayı hedefler. Psikodinamik terapi, bilinçaltındaki düşünce ve duyguların kaygı bozukluğuna olan etkilerini araştırarak kök nedenleri keşfetmeyi amaçlar. Bu terapi yaklaşımı ile birey, geçmiş deneyimlerini analiz ederek mevcut kaygı düzeyini düşürebilir ve daha sağlıklı baş etme stratejileri geliştirebilir.

    Şema terapi

    Şema terapi, bireyin erken dönem yaşam deneyimlerinin sonucu olarak geliştirdiği işlevsiz düşünce ve davranış kalıplarını (şemaları) inceleyen bir terapi türüdür. Kaygı bozukluğu olan bireylerde, genellikle “tehlike” ya da “kusurluluk” gibi şemalar aktiftir. Şema terapi, bu işlevsiz şemaların farkına varılması ve dönüştürülmesi üzerine çalışır. Terapist, danışana uygun baş etme yöntemleri geliştirerek, bireyin kaygısını yönetmesine yardımcı olur. Şema terapi, özellikle çocukluk travmalarına dayalı kaygı bozukluklarında etkili sonuçlar verebilir.

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT)

    Bilişsel davranışçı terapi, kaygı bozukluğunda en çok kullanılan ve bilimsel olarak en fazla desteklenen terapilerden biridir. BDT, bireyin düşünce, duygu ve davranışları arasındaki ilişkiyi inceleyerek, kaygı yaratan işlevsiz düşünceleri yeniden yapılandırmayı amaçlar. Kaygı bozukluğu olan bireylerde “felaketleştirme” ya da “aşırı genelleme” gibi düşünce hataları sıkça görülür. BDT, bu düşünce hatalarının farkına varılmasını ve daha gerçekçi düşüncelerin yerleştirilmesini sağlar. Aynı zamanda, maruz kalma teknikleri ile bireyin kaygı yaratan durumlara karşı duyarsızlaşmasına katkıda bulunur.

    EMDR terapisi

    Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi (EMDR), travmatik yaşantıların yol açtığı kaygı bozukluklarında sıkça kullanılan bir terapi yöntemidir. EMDR, bireyin geçmiş travmatik anılarına erişip yeniden işleyerek bu anılara dair olumsuz duyguların azalmasını hedefler. Kaygı bozukluğu olan bireylerde, EMDR, özellikle travma sonrası stres bozukluğu ve panik bozukluk gibi durumlarda etkili sonuçlar verebilir. Bu terapide, danışan travmatik anılara odaklanırken göz hareketleri ya da diğer duyusal uyarıcılar kullanılarak bu anıların yeniden işlenmesi sağlanır.

    Kabul ve kararlılık terapisi (ACT)

    Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bireyin duygusal deneyimlerini kabullenmesine ve kendisi için değerli olan hedeflere yönelik anlamlı adımlar atmasına odaklanır. ACT, kaygı bozukluğu olan bireylerin, kaygılarını ortadan kaldırmak yerine onlarla yaşamayı öğrenmelerini sağlar. ACT’nin temel amacı, bireyin kaygı yaratan düşünceleri gözlemleyerek bu düşüncelerden uzaklaşması ve davranışlarına yön vermesidir. Özellikle kaygının sürekli olarak bastırılmasının zor olduğu durumlarda oldukça etkili sonuçlar sunar.

    Bütüncül psikoterapi

    Bütüncül psikoterapi, farklı psikoterapi yaklaşımlarını (psikodinamik terapi, bilişsel-davranışçı terapi, şema terapi gibi) birleştirerek bireyin ihtiyaçlarına göre özel bir tedavi planı oluşturmayı amaçlar. Kaygı bozukluğu tedavisinde bütüncül psikoterapi, bireyin belirli bir yaklaşıma bağlı kalmaksızın farklı tekniklerden faydalanarak, kaygı semptomlarını hafifletmeyi sağlar. Bu esneklik sayesinde, kaygı bozukluğunun bireysel özelliklerine en uygun müdahale yöntemleri seçilerek uygulanır.

    Destekleyici psikoterapi

    Destekleyici terapi, kaygı bozukluğu yaşayan bireylerin duygusal olarak desteklenmesi ve yaşam olayları ile başa çıkma yeteneklerinin güçlendirilmesi üzerine kurulu bir yaklaşımdır. Bu terapi, özellikle yoğun kaygı yaşayan veya başka tedavi yöntemlerine uyum sağlamakta zorlanan bireyler için yararlıdır. Terapi sürecinde bireyin duygusal güvenliği sağlanarak, kendine güven duygusu arttırılır. Bu yöntem, özellikle kriz durumlarında ya da tedaviye uyum aşamasında yardımcı olur.

    Farkındalık temelli stres azaltma

    Farkındalık Temelli Stres Azaltma (Mindfulness-Based Stress Reduction, MBSR), kaygıyı azaltmak için farkındalık tekniklerini kullanır. Bu yaklaşımda birey, kaygı yaratan düşünce ve duygularına odaklanarak, bunları yargılamadan kabul etmeyi öğrenir. Farkındalık pratiği, bireyin “şu an”a odaklanmasını sağlayarak kaygıyı azaltmada etkili olur. Özellikle genel kaygı bozukluğu ve sosyal anksiyete gibi durumlarda sıkça tercih edilir.

    Kaygı bozukluğu tedavisinde psikoterapi yöntemlerinin karşılaştırılması

    • Psikodinamik terapi: Kaygı bozukluklarında bilinçdışı çatışmalar ve geçmiş deneyimler üzerinden çalışır. Daha derin ve köklü değişimler sağlar, ancak uzun sürebilir.
    • Şema terapi: Erken dönem şemaların farkına varılması ve dönüştürülmesi üzerine yoğunlaşır. Özellikle çocukluk dönemi travmalarından kaynaklanan kaygı bozukluklarında etkilidir.
    • Bilişsel davranışçı terapi: Düşünce ve davranışları yeniden yapılandırarak hızlı sonuçlar sağlar. Kaygı bozukluğunda en çok kullanılan ve bilimsel desteği en fazla olan terapidir.
    • EMDR terapisi: Travma kaynaklı kaygı bozukluklarında özellikle etkilidir. Travmatik anıların yeniden işlenmesi yoluyla kaygı azaltılır.
    • Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT): Kaygı ile mücadele etmek yerine onunla yaşamayı öğrenmeyi teşvik eder. Değer odaklı adımlar atılmasını sağlar.
    • Bütüncül Psikoterapi: Farklı terapi yöntemlerini bir araya getirerek bireyin ihtiyaçlarına özel tedavi sağlar. Kaygının farklı yönlerini hedefler.
    • Destekleyici Terapi: Duygusal destek sağlar ve bireyin günlük yaşamla başa çıkma yeteneğini arttırır. Kriz durumlarında yararlı bir destek sağlar.
    • Farkındalık Temelli Stres Azaltma (MBSR): Farkındalık ve meditasyon tekniklerini kullanarak kaygıyı azaltır, bireyin “şu an”da kalmasını sağlar.

    Kaygı bozukluklarının tedavisinde kullanılan psikoterapi yöntemleri geniş bir yelpazeye sahiptir ve her bireyin ihtiyaçlarına göre farklı bir tedavi yöntemi etkili olabilir. Bu sebeple, bireyin geçmiş deneyimleri, mevcut kaygı düzeyi ve terapiden beklentilerine göre en uygun terapi modeli belirlenmelidir. Profesyonel bir terapist eşliğinde, bireyin ihtiyaçlarına yönelik bir tedavi planı oluşturulması, kaygı bozukluğunun başarılı bir şekilde yönetilmesine katkı sağlar.

    Referanslar

    Lambert, M. J., & Barley, D. E. (2001). Research summary on the therapeutic relationship and psychotherapy outcome. Psychotherapy: Theory, Research, Practice, Training, 38(4), 357-361.

    Beck, A. T., & Emery, G. (1985). Anxiety disorders and phobias: A cognitive perspective. Basic Books.

    Barlow, D. H. (2002). Anxiety and its disorders: The nature and treatment of anxiety and panic. Guilford Press.

    Leichsenring, F., & Leibing, E. (2003). The effectiveness of psychodynamic therapy and cognitive behavior therapy in the treatment of personality disorders: A meta-analysis. American Journal of Psychiatry, 160(7), 1223-1232.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.

    Linehan, M. M. (1993). Cognitive-behavioral treatment of borderline personality disorder. Guilford Press.

    Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (1999). Acceptance and commitment therapy: An experiential approach to behavior change. Guilford Press.

    Shapiro, F. (2001). Eye movement desensitization and reprocessing: Basic principles, protocols, and procedures (2nd ed.). Guilford Press.

    Kabat-Zinn, J. (1990). Full catastrophe living: Using the wisdom of your body and mind to face stress, pain, and illness. Delacorte Press.

    Kazantzis, N., Reinecke, M. A., & Freeman, A. (2010). Cognitive and behavioral theories in clinical practice: Integrating conceptual and practical tools. In N. Kazantzis, M. A. Reinecke, & A. Freeman (Eds.), Cognitive and behavioral theories in clinical practice (pp. 1-8). Guilford Press.

    Gabbard, G. O. (2017). Psychodynamic psychiatry in clinical practice (5th ed.). American Psychiatric Publishing.

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). American Psychiatric Association.

    van der Kolk, B. A. (2014). The body keeps the score: Brain, mind, and body in the healing of trauma. Viking.

    Hofmann, S. G., Asnaani, A., Vonk, I. J., Sawyer, A. T., & Fang, A. (2012). The efficacy of cognitive behavioral therapy: A review of meta-analyses. Cognitive Therapy and Research, 36(5), 427-440.

  • Agorafobi Belirtileri Nelerdir?

    Agorafobi (agoraphobia), kelime anlamı itibariyle, açık alan veya kalabalık ortamlarda bulunma, evden uzaklaşma veya yardım alınamayacak yerlerde olma korkusunu ifade eden bir terimdir. Yunanca kökenli olan bu terim, “agora” (açık alan, meydan) ve “phobos” (korku) sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir. Agorafobiye sahip bireyler genellikle, sosyal ya da kamusal alanlarda kontrolünü kaybetmekten, panik yaşamaktan veya kendilerine zarar verebilecek bir duruma düşmekten korkar ve bu nedenle, açık alanlardan, kalabalık yerlerden ve sosyal ortamlardan kaçınma davranışı geliştirir.

    Agorafobi, psikiyatri ve psikoloji literatürüne ilk olarak 19. yüzyılda İsviçreli psikiyatrist Carl Friedrich Otto Westphal tarafından sokulmuştur. Westphal, 1871 yılında Berlin’de yayımladığı makalesinde, açık alan korkusu ve bu korkunun bireylerin sosyal yaşamını nasıl etkilediği üzerine çalışmalara yer vermiştir. Agorafobi kavramını tanımlarken, açık alanlar ve kalabalık mekanlarda yaşanan yoğun kaygı ve kaçınma davranışlarının bireylerin günlük yaşamını nasıl sınırladığına dair ayrıntılı gözlemler sunmuştur.

    Agorafobi, açık veya yabancı yerlerde olma konusunda aşırı, mantıksız bir korku duyma durumu olup, bu korku, kaçışın zor olabileceği durumları (örneğin, sırada beklemek veya kalabalık içinde bulunmak gibi) önlemekle sonuçlanır.

    APA Dictionary

    Agorafobi, günümüzde sıklıkla diğer anksiyete bozukluklarıyla birlikte görülen karmaşık bir kaygı bozukluğu olarak ele alınmakta ve bireylerin sosyal, mesleki ve kişisel yaşamını ciddi şekilde etkileyebilmektedir.

    Agorafobi belirtileri nelerdir?

    DSM-5, ICD-11 ve PDM-2’ye göre agorafobi belirtileri, yoğun bir kaygı tepkisiyle ortaya çıkan çeşitli durumlardan kaçınma eğilimi ve bu durumlara karşı güçlü bir korku tepkisini içerir. İşte bu kriterlere göre agorafobi belirtilerinin ayrıntıları:

    DSM-5 kriterlerine göre agorafobi belirtileri

    DSM-5’e göre agorafobi, aşağıdaki durumlarda yoğun kaygı ve korku yaşanmasıyla kendini gösterir. Bu durumların en az ikisinde belirgin kaçınma veya dayanılmaz bir rahatsızlık yaşanır:

    1. Kalabalık bir yerde veya açık alanlarda bulunma (örneğin; meydan, alışveriş merkezi).
    2. Toplu taşıma araçlarını kullanma (örneğin; otobüs, tren, uçak).
    3. Sırada bekleme veya kalabalık içinde bulunma.
    4. Evin dışına tek başına çıkma.
    5. Dar veya kapalı alanlarda bulunma.

    Bu durumlar, bireyde yoğun bir kaygı tetikleyebilir, kaçınma davranışına neden olabilir veya yalnızca bir eşlik eden kişi ile katlanılabilir hale gelir. Belirtiler en az 6 ay sürelidir ve bireyin işlevselliğini belirgin bir şekilde bozar.

    ICD-11 kriterlerine göre agorafobi belirtileri

    ICD-11’de agorafobi, belirli çevresel durumlarda ortaya çıkan kaygı ve kaçınma davranışları ile tanımlanır. Korku, aşağıdaki alanlarda yoğun bir şekilde ortaya çıkar:

    1. Kaçışın zor olduğu veya yardım alınamayacağı hissi doğuran yerlerde bulunma.
    2. Seyahat etmek gibi bireyin çevresinden uzaklaşmasını gerektiren durumlar.
    3. Özellikle yabancı veya geniş alanlarda yalnız kalma.

    ICD-11, DSM-5’e benzer şekilde bu kaygının işlevselliği bozan ve günlük yaşama belirgin bir müdahale getiren bir düzeyde olduğunu vurgular.

    PDM-2 kriterlerine göre agorafobi belirtileri

    PDM-2’ye göre agorafobi, bireyin bilinçdışı çatışmalarının ve içsel korkularının dışsallaşmış bir ifadesi olarak görülür. Bu çerçevede agorafobi, psikodinamik bir bakış açısıyla daha çok içsel güvensizlik, terk edilme korkusu ve bireysel bağımsızlık duygusundaki yetersizliklerle bağlantılıdır. Agorafobik bireylerde, özgüven eksikliği ve sosyal çevrede beliren güvensizlik duygularına rastlanır. PDM-2, özellikle kişinin dış dünyada “kapsanmadığı” hissini veya sürekli bir destek gereksinimi içinde olmayı da vurgular. Bu kaygı, bireyin çocukluk dönemindeki ilişkisel deneyimlerine ve temel güven duygusuna dair çatışmalarla ilişkilendirilebilir.

    Agorafobi belirtilerinin genel özeti

    • Yoğun kaygı ve korku, kaçışın zor veya yardımın ulaşılamaz olduğu algılanan durumlardan kaynaklanır.
    • Korku ve kaygının fiziksel belirtileri; çarpıntı, terleme, baş dönmesi gibi panik atak benzeri semptomları içerebilir.
    • Korku duyulan yer ve durumlara karşı kaçınma davranışı gelişir, sosyal ilişkiler ve günlük işlevsellik bozulur.
    • Sürekli bir güven arayışı veya yalnız başına belirli durumlara tahammül edememe gibi davranışlar gözlenir.
    • PDM-2’ye göre belirtiler, kişinin özsaygısı, geçmiş ilişkisel travmalar ve bağımsızlık algısındaki çatışmalarla bağlantılıdır.

    DSM-5 ve ICD-11 gibi tanı sistemleri, agorafobiyi somut ve davranışsal belirtilerle değerlendirirken, PDM-2 daha çok duygusal ve ilişkisel bir zemin sunar. Bu bakış açıları, agorafobi tedavisinde farklı terapi yöntemlerinin (örneğin; bilişsel-davranışçı terapi ve psikodinamik terapi) kullanımına dair zengin bilgiler sağlar.

    Agorafobinin nedenleri nelerdir?

    Agorafobi, bireyin sosyal ve fiziksel yaşam alanını önemli ölçüde daraltan bir bozukluk olarak birçok nedene dayandırılabilir. Psikodinamik terapi, şema terapi, EMDR terapisi ve bilişsel davranışçı terapi, agorafobinin nedenlerini farklı açılardan ele alarak tedaviye yönelik kapsamlı bir anlayış sunar. Bu ekoller, agorafobiyi sadece bir kaygı durumu olarak değil, bireyin içsel çatışmalarını, geçmiş travmalarını ve düşünce kalıplarını yansıtan karmaşık bir sorun olarak görür. Tedavi sürecinde bu farklı bakış açıları birleştirilerek bireyin kendini güvende hissetmesi ve yaşam alanlarını yeniden kazanması sağlanabilir.

    Psikodinamik terapiye göre agorafobinin nedenleri

    Psikodinamik terapi, agorafobiyi bireyin çocukluk dönemindeki ilişki kalıpları, erken dönem travmaları ve bilinçdışı çatışmaları bağlamında ele alır.

    Psikodinamik kuram, agorafobinin kişinin içsel çatışmalarını dış dünyada yaşadığı korkulara yansıttığını öne sürer. Örneğin, terk edilme korkusu, ebeveynle güvenli bağlanma yaşayamamış bir bireyin, sosyal alanlarda benzer bir güvenlik eksikliği hissetmesine yol açabilir. Ayrıca, agorafobik bireylerdeki “destek arayışı” veya “yalnız kalamama” eğilimi, çocuklukta yaşanmış bağımsızlık kazanamama veya yeterince desteklenmeme gibi ilişki dinamiklerinden kaynaklanabilir.

    Psikodinamik terapi, söz konusu bilinçdışı çatışmaları keşfetmeyi ve bireyin bu korkularını işleyerek içsel bir güvenlik duygusu geliştirmesini amaçlar.

    Şema terapiye göre agorafobinin nedenleri

    Şema terapi, erken dönemde gelişen ve bireyin tüm yaşamı boyunca ilişkilerini etkileyen kalıcı düşünce ve inanç kalıplarını (şemaları) inceleyerek agorafobinin nedenlerine ışık tutar. Özellikle “duygusal yoksunluk şeması,” “dayanıksızlık şeması” ve “kusurluluk şeması” gibi şemalar, agorafobik bireylerde yaygındır. Bu kişiler, dış dünyayı tehditkar ve güvenilmez olarak algılar ve bu nedenle kapalı alanlarda veya yardımın ulaşılabilir olduğu alanlarda kalmayı tercih ederler. Örneğin, “tehlike” şemasına sahip bir birey, açık alanlarda sürekli bir tehdit altında olduğunu hissederek güvenli bir alana sığınma eğilimi gösterebilir.

    Şema terapi, bu köklü şemaları fark etmeyi ve dönüştürmeyi hedefler. Terapi sürecinde, birey bu şemaların farkına vararak daha işlevsel düşünce kalıpları geliştirebilir ve sosyal alanlara yönelik korkularını azaltabilir.

    EMDR terapisine göre agorafobinin nedenleri

    EMDR terapisi, travmatik anıların bireyin güncel yaşantısında kaygı yaratabileceği fikrine dayanır. Agorafobinin nedeni olarak özellikle geçmişte yaşanan travmatik deneyimler veya panik atak öyküsü üzerinde durulur.

    EMDR’ye göre, birey geçmişte güvenli hissetmediği veya travmatik bir olay yaşadığı bir durumda zihinsel olarak “donup kalmış” olabilir. Bu travmatik anılar, kişinin açık alanlarda veya kalabalık yerlerde bulunurken benzer bir tehlike algısıyla yoğun bir kaygı hissetmesine yol açar.

    EMDR terapisi, bu travmatik anıları yeniden işleterek bireyin geçmişten gelen kaygılarını çözmesine ve açık alanlarda kendini daha güvende hissetmesine olanak tanır.

    Bilişsel davranışçı terapiye (BDT) göre agorafobinin nedenleri

    BDT, agorafobinin, bireyin olumsuz ve abartılı düşünce kalıplarından kaynaklandığını öne sürer. Agorafobik bireylerde sıkça görülen “ya kaçamazsam?”, “başıma kötü bir şey gelirse bana kim yardım edecek” gibi düşünceler, korku ve kaçınma davranışlarını pekiştirir.

    Agorafobik bireyler, açık alanlarda veya kalabalık ortamlarda bulunduklarında, kontrolü kaybedecekleri veya paniğe kapılacakları düşüncesiyle kendilerini güvende hissetmezler. BDT, bireyin olumsuz otomatik düşüncelerini fark etmesini ve bu düşünceleri daha işlevsel bir biçimde yeniden yapılandırmasını sağlar.

    Terapi sürecinde birey, gerçekçi düşünceler geliştirmeyi öğrenir ve adım adım korkulan durumlara maruz bırakılarak kaçınma davranışını azaltır. Bu şekilde, kaygıyı tetikleyen bilişsel süreçleri değiştirmek hedeflenir.

    Agorafobi nasıl tedavi edilir?

    Agorafobi tedavisinde ilaç tedavisi, psikoterapi ve destekleyici tedavi yöntemleri bir arada kullanılarak bireyin kaygılarını yönetmesi ve işlevselliğini yeniden kazanması sağlanabilir.

    Psikodinamik terapi, EMDR terapisi, şema terapi ve BDT gibi terapi yöntemleri, agorafobinin altında yatan nedenleri anlamaya ve bireyin korkularıyla başa çıkma kapasitesini artırmaya yönelik farklı yaklaşımlar sunar.

    Tedavi süreci bireyselleştirilmiş bir yaklaşımla planlandığında, agorafobik bireylerin tedaviye yanıt verme olasılığı artar ve günlük yaşamlarını daha rahat sürdürebilmeleri sağlanır.

    İlaç tedavisi

    İlaç tedavisi, agorafobi tedavisinde sıklıkla kullanılan bir yaklaşımdır ve özellikle şiddetli kaygı semptomları olan bireyler için etkili olabilir. İlaç tedavisi, diğer terapi yöntemleriyle birlikte kullanıldığında daha yüksek başarı oranına sahip olabilir. Agorafobi tedavisinde kullanılan başlıca ilaçlar şunlardır:

    • Antidepresanlar (SSRI’lar ve SNRI’lar): Selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) ve serotonin-noradrenalin geri alım inhibitörleri (SNRI’lar), kaygı bozuklukları tedavisinde ilk tercih edilen ilaçlardır. Özellikle SSRI’lar (örneğin; sertralin, fluoksetin) agorafobi semptomlarının azaltılmasında etkilidir.
    • Anksiyolitikler: Anksiyolitikler, kaygı semptomlarını hızlı bir şekilde hafifletir, ancak bağımlılık yapma riski taşıdığı için kısa süreli kullanımları önerilir. Genellikle SSRI veya SNRI gibi antidepresanlarla birlikte kullanılabilir.
    • Beta blokerler: Beta blokerler (örneğin; propranolol), fiziksel kaygı belirtilerini (çarpıntı, titreme) hafifletmek için kullanılır. Bu ilaçlar özellikle, belirli durumlar öncesinde (örneğin topluluk önünde konuşma gibi) geçici olarak kullanılabilir.

    İlaç tedavisinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için, tedavi sürecinde psikiyatrist tarafından düzenli takip yapılması önemlidir. İlaç tedavisi, bireyin agorafobik belirtilerinin azalmasına ve psikoterapiden daha fazla fayda sağlamasına katkı sunar.

    Psikoterapi yöntemleri

    Psikodinamik terapi

    Psikodinamik terapi, agorafobiyi bireyin bilinçdışı çatışmalarının bir ifadesi olarak değerlendirir. Bu terapi yöntemine göre, agorafobi, bireyin geçmişte yaşadığı duygusal zorluklarla bağlantılıdır. Örneğin, erken dönemde yaşanan ayrılma kaygısı veya güvensizlik duyguları, bireyin güvenli bir alandan ayrıldığında kendini tehdit altında hissetmesine neden olabilir. Psikodinamik terapi, bireyin bu çatışmalarını keşfetmesini ve bilinçdışındaki korkularını açığa çıkarmasını hedefler.

    Terapide bireyin çocukluk dönemindeki ilişkileri, bağlanma şekli ve savunma mekanizmaları üzerinde çalışılarak korkularının temel nedenleri açığa çıkarılmaya çalışılır. Bu süreçte bireyin kendine dair farkındalığı artar ve agorafobik korkuların üstesinden gelmesi kolaylaşır.

    EMDR terapisi

    EMDR terapisi, geçmişte yaşanan travmatik anıların bireyin şimdiki yaşantısına etkisini azaltmaya yönelik bir tedavi yöntemidir. Agorafobi tedavisinde, EMDR terapisi, bireyin açık alanlarda veya kalabalık yerlerde yaşadığı kaygının altında yatan travmatik anıları hedefler. Bu terapi, travmatik anılar işlenerek bireyin bu anılardan kaynaklanan kaygıyı aşmasına yardımcı olur. EMDR seansları sırasında birey, göz hareketleriyle dikkati yönlendirilerek, geçmiş travmatik anıları yeniden işler. Bu sayede birey, geçmiş anılardan kaynaklanan korkularını yeniden değerlendirir ve agorafobik durumlarla başa çıkma kapasitesini geliştirir.

    Şema terapi

    Şema terapi, bireyin çocukluk döneminde oluşmuş, kalıcı ve işlevsiz düşünce kalıplarını (şemaları) ele alır. Agorafobi tedavisinde özellikle “dayanıksızlık” ve “duygusal yoksunluk” gibi şemaların bireyin kaygılarını artırabileceği düşünülür.

    Şema terapiye göre, agorafobi yaşayan bireyler, dış dünyayı tehdit edici veya tehlikeli olarak algılar ve bu durum kaçınma davranışlarına yol açar.

    Şema terapide birey, bu işlevsiz şemaları fark ederek daha sağlıklı düşünce kalıpları geliştirmeye yönlendirilir. Terapist, bireyin şemalarını yeniden yapılandırarak korku ve kaygılarını kontrol altına almasına yardımcı olur.

    Şema terapi, agorafobik bireylerin kaçınma davranışlarını azaltmak ve daha işlevsel düşünce kalıpları geliştirmek için etkili bir yöntemdir.

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT)

    BDT, agorafobi tedavisinde en yaygın kullanılan terapi yöntemlerinden biridir. Bu terapi, bireyin olumsuz düşüncelerini ve kaçınma davranışlarını fark etmesini ve bu düşünceleri daha işlevsel hale getirmesini hedefler.

    BDT, bireyin kaygıya yol açan düşünce kalıplarını analiz ederek, bu düşünceleri yeniden yapılandırır. Agorafobik bireylerde sıkça görülen “bu durumdan kaçamazsam” veya “kendimi güvende hissetmezsem” gibi düşünceler, korku ve kaçınma davranışlarını pekiştirir.

    BDT seanslarında birey, korkulan durumlara adım adım maruz bırakılarak, kaygı düzeyini yönetmeyi öğrenir. Ayrıca, kaygı yaratan düşüncelerin yerini daha rasyonel ve gerçekçi düşünceler alır.

    BDT, agorafobi tedavisinde etkinliği kanıtlanmış ve uzun vadede kalıcı sonuçlar sağlayan bir terapi yöntemidir.

    Diğer tedavi yöntemleri

    Agorafobi tedavisinde ilaç ve psikoterapi dışında farklı destekleyici tedavi yöntemleri de kullanılabilir:

    • Maruz bırakma terapisi: Maruz bırakma terapisi, bireyin korktuğu durumlardan adım adım kaçınmadan maruz kalmasını sağlar. Bu süreç, bireyin korkulan duruma olan kaygısını azaltır ve kaçınma davranışlarını ortadan kaldırır.
    • Destekleyici grup terapisi: Agorafobi yaşayan bireyler için grup terapisi, kaygılarını paylaşma ve başkalarının deneyimlerinden öğrenme açısından destekleyici olabilir. Grup terapisi, bireyin sosyal bağlarını güçlendirmesine yardımcı olur ve korkularını yalnız yaşamadığını hissetmesini sağlar.
    • Gevşeme ve solunum teknikleri: Gevşeme ve nefes egzersizleri, kaygı anında bireyin sakinleşmesine yardımcı olur. Bu teknikler, kaygı belirtilerini hafifletir ve bireyin korktuğu durumlarla başa çıkma kapasitesini artırır.

    Tedavi için öneriler

    Agorafobi tedavisinde başarı sağlamak için, bireyin kaygı ve kaçınma davranışlarıyla sistemli ve sabırlı bir şekilde çalışması önemlidir. İşte tedavi sürecinde bireylerin uygulayabileceği bazı öneriler:

    • Küçük adımlarla maruz kalma: Kaygı yaratan durumlara adım adım maruz kalmak, korkuları azaltmada etkili olabilir. Bu sürece başlarken öncelikle daha az kaygı yaratan durumları belirleyin ve bu alanlarda küçük maruz kalma çalışmaları yaparak özgüveninizi geliştirin.
    • Nefes ve gevşeme tekniklerini öğrenin: Kaygıyı tetikleyen durumlarda nefes teknikleri, kas gevşetme egzersizleri gibi yöntemler kullanarak kendinizi sakinleştirmeyi öğrenin. Bu teknikler, kaygıyı daha hızlı kontrol altına almanıza yardımcı olur.
    • Gerçekçi düşünce kalıpları geliştirin: Olumsuz düşünceler kaygıyı artırabilir. Bu nedenle, tehlike algısını sorgulayarak daha gerçekçi düşünce kalıpları geliştirmeye çalışın. “Bu durumdan kaçamazsam başıma kötü bir şey gelir” gibi düşünceleri, “Bu durumda güvende olabilirim” şeklinde yeniden yapılandırın.
    • Destekleyici bir çevre oluşturun: Tedavi sürecinde yakın çevrenizden destek almak, korku yaratan durumlarla başa çıkarken sizi daha güvende hissettirebilir. Güvendiğiniz kişilerle bu süreci paylaşarak sosyal destek ağınızı güçlendirin.
    • Profesyonel yardım alın: Agorafobi tedavisinde etkili yöntemler arasında yer alan, yukarıda saydığımız terapi yöntmlerinden destek alarak tedavi sürecini yapılandırılmış bir şekilde sürdürebilirsiniz.

    Agorafobi deneyimlerinizi yorum kısmından paylaşırsanız seviniriz.

    Referanslar

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). Washington, DC: American Psychiatric Publishing.

    World Health Organization. (2019). International Classification of Diseases for Mortality and Morbidity Statistics (11th ed.). Geneva: World Health Organization.

    Lingiardi, V., & McWilliams, N. (Eds.). (2017). Psychoanalytic diagnostic manual (2nd ed.). New York: Guilford Press.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. New York: Guilford Press.

    Shapiro, F. (2001). Eye movement desensitization and reprocessing: Basic principles, protocols, and procedures. New York: Guilford Press.

    Beck, J. S. (2011). Cognitive behavior therapy: Basics and beyond (2nd ed.). New York: Guilford Press.

    Beck, A. T., & Steer, R. A. (1993). Beck Anxiety Inventory Manual. San Antonio, TX: Psychological Corporation.

  • Cezalandırıcılık şeması nedir?

    Cezalandırıcılık şeması (punitiveness scheme), kişinin hem kendisine hem de çevresindekilere karşı katı, eleştirel ve cezalandırıcı bir tutum sergilemesiyle kendini gösteren bir psikolojik yapı olarak tanımlanır. Bu şemaya sahip bireyler, kendi içlerinde güçlü bir eleştirel ses geliştirir ve hata yapmayı affetmezler. Cezalandırıcılık şemasında olan bireyler genellikle yüksek standartlara sahip olup, bu standartların altına düşen her türlü duruma sert tepki gösterirler. Bu sertlik çoğunlukla geçmişte yaşanan olumsuz deneyimlerden, eleştirel ebeveyn tutumlarından veya aşırı mükemmeliyetçi beklentilerden kaynaklanır.

    Cezalandırıcılık şemasının belirtileri nelerdir?

    Cezalandırıcılık şemasının belirtileri, bireyin kendisine ve başkalarına yönelik davranışlarında belirgin hale gelir. Bu şemaya sahip kişilerde aşağıdaki belirtiler sıkça görülür:

    1. Affetmezlik ve sert eleştiri: Kendi hatalarını ve eksikliklerini affedememe, başkalarına karşı da sert ve eleştirel bir tutum sergileme.
    2. Aşırı mükemmeliyetçilik: Başarısızlık karşısında toleranssızlık, yüksek standartlara sahip olma ve her durumda mükemmel olma zorunluluğu hissetme.
    3. Suçlayıcı ve kınayıcı tutumlar: Kendi hatalarına ve başkalarının hatalarına karşı saldırgan ve suçlayıcı bir dil kullanma, öfke patlamaları yaşama.
    4. Öz tatminsizlik: Kendi başarılarını değersiz görme, yeterli olmadığını düşünme ve sürekli kendini cezalandırma eğilimi gösterme.
    5. Empati eksikliği: Hatalar karşısında empati kurma yerine, öfke ve kızgınlıkla tepki verme. Bu, başkalarının duygularını anlamakta zorlanmaya ve ilişkilerde çatışmalara yol açar.

    Cezalandırıcılık şemasının nedenleri nelerdir?

    Cezalandırıcılık şemasının kökeni, bireyin erken dönem yaşantılarına dayanır. Çocuklukta veya ergenlikte yaşanan olumsuz olaylar, bu şemanın oluşumuna katkıda bulunabilir. Cezalandırıcılık şemasının gelişmesinde aşağıdaki nedenler etkilidir:

    1. Eleştirel veya katı ebeveyn tutumları: Çocukluk döneminde aşırı eleştirel ve cezalandırıcı ebeveynlerle büyümek, bireyin kendi hatalarına karşı hoşgörüsüz olmasına ve cezalandırıcı bir bakış açısı geliştirmesine neden olabilir. Ebeveynlerin beklentileri, çocuğun kendi değersizlik hisleriyle içsel bir çatışma yaşamasına yol açabilir.
    2. Travmatik yaşantılar: Fiziksel veya duygusal istismar, ihmal veya aşağılama gibi travmatik deneyimler, bireyin kendisini koruma mekanizması olarak cezalandırıcı bir tutum geliştirmesine neden olabilir. Bu tür deneyimler, bireyde savunmacı ve sert bir tavır yaratabilir.
    3. Toplumsal baskılar ve başarı odaklı kültür: Bazı toplumlarda başarıya yönelik aşırı vurgu yapılması, bireyin hata yapmaktan çekinmesine yol açabilir. Bu durum bireyde mükemmeliyetçiliği teşvik eder ve hataları kabullenmek yerine cezalandırıcı bir tutum geliştirmesine yol açar.
    4. Kişilik yapısı: Mükemmeliyetçi ve detaycı kişilik yapısına sahip bireyler cezalandırıcılık şeması geliştirmeye daha yatkındır. Bu bireyler, kendilerine ve çevrelerindekilere yüksek standartlar koyarak başarısız olduklarında cezalandırıcı bir tutum sergilerler.

    Cezalandırıcılık şeması ilişkileri nasıl etkiler?

    Cezalandırıcılık şeması, bireyin ilişkilerinde olumsuz etkiler yaratabilir ve ilişkilerde gerginlik ve mesafeye yol açabilir:

    1. Eleştirisel ve sert yaklaşım: Bu şemaya sahip bireyler, partnerlerine karşı sıklıkla eleştirel bir dil kullanır ve hatalara sert tepkiler verir. Bu durum partnerlerin kendilerini değersiz hissetmelerine yol açabilir.
    2. Empati eksikliği: Cezalandırıcılık şeması, empati yapmayı zorlaştırır ve ilişkilerde duygusal yakınlığı engelleyebilir. Partnerin ihtiyaçlarını anlamakta zorluk çekmek, ilişkiye mesafe girmesine neden olabilir.
    3. Güvensizlik ve sürekli çatışma: Partnerine sürekli hata bulmak ve eleştirel olmak, güven eksikliğine ve ilişkide sürekli çatışmalara yol açabilir. Bu durum, partnerin kendini değersiz hissetmesine ve ilişkiye zarar vermesine neden olur.
    4. Bağlanma problemleri: Cezalandırıcı bir yaklaşım, bireylerin partnerlerine bağlanmalarını zorlaştırır. Bu kişiler ilişkide sürekli hata aradıkları için duygusal yakınlık kurmada zorluk çekerler.
    5. Kişinin kendi mutluluğunu engellemesi: Kendi hatalarını da affetmeyen birey, sürekli kendini cezalandırarak içsel bir mutsuzluk yaşar ve bu durum, partnerine de yansır. İlişkide sağlıklı bir dengeyi zorlaştırır.

    Cezalandırıcılık şemasının terapisi nasıl olur?

    Cezalandırıcılık şemasının tedavisinde çeşitli terapi yaklaşımları kullanılır. Bu terapiler, bireyin cezalandırıcı tutumunu fark etmesine, bu tutumun kökenlerini keşfetmesine ve daha sağlıklı bir bakış açısı geliştirmesine yardımcı olur. İşte terapide kullanılan başlıca yöntemler:

    1. Şema terapi: Şema terapi, cezalandırıcılık şeması gibi olumsuz şemaları belirleyip değiştirmeyi amaçlar. Terapist, bireyin kendisine ve başkalarına yönelik sert tutumunun nedenlerine iner ve bu tutumları değiştirme konusunda destek sağlar. Kişinin kendisine daha şefkatli davranması, empati ve kabul becerilerinin geliştirilmesi hedeflenir.
    2. Bilişsel-davranışçı terapi (BDT): BDT, bireyin cezalandırıcı düşünce kalıplarını fark etmesine ve bu kalıpları değiştirmesine yardımcı olur. Terapide, bireyin hataları kabul etmesi ve kendisine daha şefkatli yaklaşması sağlanır. Bu süreçte hataların doğal olduğu ve öğrenme fırsatları sunduğu düşüncesi kazandırılır.
    3. Duygusal farkındalık ve zşefkat geliştirme: Terapide bireyin kendisine yönelik cezalandırıcı düşüncelerin yerine, özşefkat geliştirmesi sağlanır. Bu sayede kişi, kendine ve başkalarına karşı daha hoşgörülü ve kabul edici bir bakış açısı kazanır.
    4. Empati çalışmaları: Özellikle ilişkilerde empati ve bağlanma sorunları yaşayan bireyler için terapide empati çalışmaları yapılır. Bu sayede, birey başkalarının duygularını daha iyi anlamayı öğrenir ve bu farkındalık, ilişkilerini daha sağlıklı bir temele oturtur.
    5. Öz eleştiri çalışmaları: Terapist, bireyin kendisine yönelttiği aşırı eleştirilerin kökenini araştırır ve bu eleştirilerin etkilerini fark etmesini sağlar. Terapinin amacı, bireyin kendisine karşı daha yumuşak bir tutum geliştirmesini sağlamak ve kendine yönelik suçlamaların azalmasına yardımcı olmaktır.

    Cezalandırıcılık şeması, bireyin kendine ve çevresindekilere karşı aşırı eleştirel, katı ve cezalandırıcı bir tutum sergilemesine neden olan bir psikolojik yapıdır. Bu şemaya sahip bireyler, ilişkilerinde empati ve hoşgörü eksikliği yaşayabilirler. Cezalandırıcılık şemasının tedavisinde şema terapi, bilişsel-davranışçı terapi ve empati çalışmaları gibi yöntemler oldukça etkilidir. Terapinin temel amacı, bireyin kendine ve başkalarına karşı daha şefkatli, empatik ve hoşgörülü bir bakış açısı geliştirmesini sağlamaktır.

    Referanslar

    Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. International Universities Press.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.

    Bernstein, D. P., & Nijman, H. (2005). Schema theory and schema therapy. In G. O. Gabbard (Ed.), Textbook of psychotherapeutic treatments (pp. 431-450). American Psychiatric Publishing.

    Calvete, E., Estévez, A., López de Arroyabe, E., & Ruiz, P. (2005). The Schema Questionnaire–Short Form: Structure and relationship with automatic thoughts and symptoms of affective disorders. European Journal of Psychological Assessment, 21(2), 90-99. https://doi.org/10.1027/1015-5759.21.2.90

    Jacob, G. A., & Arntz, A. (2013). Schema therapy for personality disorders: A review. International Journal of Cognitive Therapy, 6(2), 171-185. https://doi.org/10.1521/ijct.2013.6.2.171

    Riso, L. P., & McBride, C. (2007). Introduction to the special series on cognitive schemas. Cognitive Therapy and Research, 31(3), 235-239. https://doi.org/10.1007/s10608-007-9114-x

    Lobbestael, J., van Vreeswijk, M., & Arntz, A. (2008). An empirical test of schema mode conceptualizations in personality disorders. Behaviour Research and Therapy, 46(7), 854-860. https://doi.org/10.1016/j.brat.2008.03.006

    Pugh, M. (2015). A narrative review of schema therapy with adults with personality disorder. The Cognitive Behaviour Therapist, 8, e23. https://doi.org/10.1017/S1754470X15000226

    Leahy, R. L. (2003). Cognitive therapy techniques: A practitioner’s guide. Guilford Press.

    Bamber, M. (2004). Cognitive behavioural therapy for schema-focused therapy in action: The identification and treatment of schemas and modes. The British Journal of Clinical Psychology, 43(3), 297-316. https://doi.org/10.1348/0144665042038700

  • Anksiyete bozuklukları nelerdir?

    Anksiyete bozukluğu hakkında konuşabilmek için öncelikle anksiyete (kaygı, bunaltı) ve korku kavramlarını tanımlamamızda ve aralarındaki farklara dikkat çekmemizde fayda var. Ancak şunu bilmeliyiz ki, özellikle psikoloji açısından korku ve kaygının ne kadar ayrı olduğu konusunda hiçbir zaman tam bir görüş birliği olmamıştır.

    Anksiyete kelimesinin Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde karşılığı yok. Ancak kaygı, adı geçen sözlükte şöyle tanımlanıyor: “Üzüntü, endişe duyulan düşünce, tasa” ve “Genellikle kötü bir şey olacakmış düşüncesiyle ortaya çıkan ve sebebi bilinmeyen gerginlik duygusu.” Aynı sözlükte bunaltı kelimesine de “sıkıntı, iç sıkıntısı” karşılığı verilmiş.

    Korku kelimesinin Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılıkları ise şöyle: ” Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü”, “Kötülük gelme ihtimali, tehlike, muhatara” ve “Gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan ve coşku, beniz sararması, ağız kuruması, kalp, solunum hızlanması vb. belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygu”

    Kaygı(anxiety)nın Psikoloji Sözlüğündeki tanımlarından biri şöyle: En genel anlamıyla tehlike veya talihsizlik korkusunun ya da beklentisinin yarattığı bunaltı veya tedirginlik; usdışı korku. Ancak tanımlandığı çerçeveye ve kullanıldığı bağlama, teorik temele bağlı olarak kaygı teriminin içeriği de büyük farklılıklar ve çelişkiler göstermektedir.

    Psikoloji Sözlüğünün korku(fear) tanımı ise şöyle: Algılanan bir tehlike, tehdit anında hissedilen ve nahoş bir gerilim, güçlü bir kaçma veya kavga etme dürtüsü, hızlı kalp atışları, kaslarda gerginlik vb. belirtilerle yaşanan yoğun bir duygusal uyarılma.

    Sizi tanımlamalarla daha fazla sıkmak istemiyorum. Fakat şunu belirtmem lazım ki anksiyete (kaygı, endişe) ve korku tamamen aynı şeyler değildir.

    Son yıllarda pek çok önde gelen araştırmacının ayrımına göre korku, otonom sinir sisteminin savaş ya da kaç tepkisinin etkinleştiği temel bir duygudur. Korku, silah tutan birisi ya da yırtıcı bir hayvana karşı anında verilen bir tepkidir. Korkunun bu anlamda, hayatta kalmamız açısından işlevsel bir değeri vardır. Şayet korku tepkisi gerçek bir tehlike olmadığı halde ortaya çıkıyorsa bir panik atak yaşantısından bahsedebiliriz.

    Anksiyete (kaygı) ise, korku ve paniğin aksine daha çok geleceğe yönelen ve korkudan çok daha dağınık nahoş duygu ve bilişlerin (düşüncelerin) karmaşık bir şekilde bir araya gelmesidir.

    Anksiyete ve korku son derece insani yaşantılardır. Yani bütün insanlar zaman zaman korku ve anksiyete yaşarlar hatta yaşamalıdırlar. Hayatında hiçbir korku ve anksiyete deneyimi yaşamayan bir insanı tasavvur etmekte zorlanıyorum. Bununla birlikte korku ve anksiyete, hayatımıza fayda yerine zarar getirdiğinde bir rahatsızlık ya da hastalık olarak değerlendirilebilir. Mesela, normal düzeyde bir kaygı sınav performansı için gereklidir; ancak kaygı optimal düzeyi aşınca kişi gerçek potansiyelinin altında başarı sergiler. Başkalarının düşüncelerini belirli bir düzeyde önemsemek bize toplumda saygın bir yer edindirebilirken, başkalarının düşüncelerini abartılı şekilde önemsemek evden çıkmamıza ve bir işte çalışmamıza engel olabilir.

    Anksiyete bozuklukları nelerdir?

    Anksiyete (kaygı) bozukluklarının en temel özelliği, insanı yetersizleştiren yoğunluktaki gerçek dışı (rasyonel olmayan) korku ya da kaygılardır.

    DSM-V (Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı), Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları Bölümü‘nde yer alan bazı bozukluklar şunlardır:

    Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB)

    Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) kronik olarak seyreden; aşırı miktarda, uzun süreli gözlemlenebilen endişe hali ve sıradan olaylara ve nesnelere karşı geliştirilen kaygı olarak karakterize edilebilir. YAB muzdaripleri sıklıkla; sağlık, para, aile, iş ve eğitim hayatları ile ilgili korku ve endişe içerikli hisler taşırlar. Esasen bunu belirli bir öz korku olarak tanımlayamazlar ve tamamen kontrolleri dışındadır. Bu korkular genellikle gerçek dışı ve karşılaşılan duruma nazaran orantısız şekilde seyreder. Bu insanlar günlük hayatlarında, ilişkilerinde, iş ve okul çevrelerinde sürekli bir başarısızlık ve felaket sanrısı taşırlar.

    Panik bozukluğu

    Panik bozukluğu bir anksiyete tipi olarak, kısa kısa veya aniden bastıran aşırı korku ve kuruntu hali olarak tanımlanır. Bu duygulara fizyolojik olarak titreme, aşırı zihin bulanıklığı, baş dönmesi, bulantı ve zorlukla nefes alma eşlik eder. Panik ataklar aniden ortaya çıkma eğilimi gösterir ve yaklaşık 10 dakika sonra en üst seviyesine ulaşır ancak bu atakların son bulması saatler alabilir. Bu ataklar genellikle korkulu bir tecrübenin ardından veya uzun süre yaşanan bir stres sonucu tetiklenir ancak kimi zamanlar sebepsiz ve kendiliğinden de başlangıç gösterebilir.

    Herhangi bir panik atak, kişinin normal vücut fonksiyonlarını ölümcül bir hastalıkla ilişkilendirmesi, o fonksiyona karşı olan aşırı bir dikkat artımı ve hipokondriyaz (hastalık hastalığı) şeklinde düşünsel bir döngüye sebep olabilir.
    Ayrıca panik ataklar, ek olarak gelecekte başka atakların yaşanması ihtimaline dayalı farklı bir endişe hali de oluşturabilir ve bu durumun muzdaribi bu ataklardan kaçınmak için davranışlarında ve günlük hayatında büyük değişimlere gidebilir.

    Özgül fobi

    Fobi kavramı; geçerli bir dayanağı olmaksızın oluşan bir korku, bir obje veya durumdan kaçınma olarak tanımlanabilir. Fobiler genel anksiyeteden farklıdır çünkü bir fobide korkunun kaynağı tespit edilebilmektedir. Bahsedilen bu korkunun sanal ve dayanaksız oluşu kişi tarafından da tespit edilebilmektedir ancak yine de kişi içerisinde bulunduğu bu kaygı durumundan kendisini kurtaramamaktadır. Fobiyi tetikleyen unsurlar bir durum, herhangi bir hayvan ya da gündelik bir nesne olabilmektedir. Örneğin, agorafobide söz konusu kişi anksiyete veya bir panik ataktan kaçınmak amacıyla belirli yer veya durumlardan uzak durmayı tercih etmektedir. Agorafobikler bahsedilen bu mekanlarda genel olarak çıkışa yakın ve çıkışın kolay olacağı, göze çarpmayacağı yerleri tercih ederler ve bu da gösterir ki bu kişiler kaçışı kolaylaştırmak yoluyla anksiyetenin üstesinden gelmeye çalışmaktadırlar.

    Sosyal anksiyete bozukluğu

    Sosyal Anksiyete Bozukluğu bir sosyal fobi türüdür. Başkaları tarafından olumsuz tepki alma korkusu veya kendi davranışları dolayısı ile sosyal mahcubiyet kaygısı olarak tanımlanabilir. Sahne korkusu, yakın ilişki kurmaktan kaçınma ve aşağılanma kaygısı gibi yaşantılar bu gruba girer. Bu durum kişiyi sosyal alanlardan tamamen izole edebilmekte ve insan ilişkilerinde normal bir yaşantıyı imkânsız hale getirmektedir.

    Posttravmatik (travma sonrası) stres bozukluğu (TSSB)

    Posttravmatik (Travma Sonrası) Stres Bozukluğu (TSSB) geçmiş bir travma (savaş, tecavüz, rehin alınma ya da ciddi bir kaza gibi) sonucu oluşmuş olan bir anksiyete türüdür. TSSB sıklıkla geriye dönüş ve söz konusu anıyı hatırlatan belirli etmenlerden kaçınmak amaçlı yapılan davranış değişimleri olarak kendisini gösterir.

    Ayrılma anksiyetesi bozukluğu

    Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu; emniyet veya güvenlik temin eden bir kişiden veya bir mekândan ayrılınca gerçekleşen yüksek seviyeli bir anksiyete olarak tanımlanır. Bu tanımlanan ayrılma kimi zaman kendisini panik olarak gösterir. Bahsedilen bulgular aşırı veya uygun olmayan bir biçimde kendisini gösterdiği taktirde bir rahatsızlık olarak tanımlanır.

    Anksiyetenin nedenleri nelerdir?

    Anksiyete bozuklukları ya da kaygı bozukluklarının nedenleri arasında pek çok ortak nokta bulmak mümkün. Biyolojik nedenler açısından bakarsak, genetik nedenlerin ya da yatkınlığın varlığından söz edebiliriz. Bununla birlikte çoğu bozuklukta en temel rolü oynayan beyin yapıları, duygusal beyin de denilen limbik sistemde ve korteksin belirli bölümlerinde bulunur. En önemli rolü oynayan nörotransmitterler ise GABA, norepinefrin ve serotonindir.

    Psikolojik nedenler açısından bakıldığında, anksiyete bozukluklarının oluşumunda şu ya da bu şekilde, öğrenmenin son derece etkin olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde, çevrelerini ya da duygularını denetlemekte yetersiz olduklarını düşünenlerde kaygı bozuklukları oranı daha yüksektir. En geniş açıdan bakıldığında, anksiyete bozuklukları nedenselliğinde biyo-psiko-sosyal yapının önemli olduğunu söyleyebiliriz.

    Çevresel faktörler ve medikal faktörler, genetik, beyin kimyası, madde bağımlılığı veya tüm bunların farklı kombinasyonları anksiyete sebep olabilmektedir. Hayatımızda genellikle bir stres sonucu tetiklenmektedir.

    Anksiyete genellikle dış etkilere karşı bir tepki olarak düşünülebilir; ancak diğer bir taraftan, olumsuz telkinler ve sürekli kendini gerçekleyen olumsuz kehanetler ile de kendimizi kaygılı bir hale sokabilmekteyiz.

    Anksiyete çevresel, dış etmenler sonucu da oluşabilmektedir ve bu faktörler farklı anksiyete türlerine sebep olabilmesi ile beraber aşağıdaki gibi sıralanabilirler:

    • İstismar, mağduriyet veya sevilen birisinin kaybı sonucu yaşanmış olan travma
    • Kişisel bir ilişkide, evlilikte, arkadaşlıkta veya boşanma sonucu yaşanan stres
    • İş yaşamındaki stres
    • Okul hayatındaki stres
    • Ekonomik kaygılar
    • Doğal afetlerin yarattığı stres
    • Yüksek rakımlı bölgelerdeki oksijen yetersizliği

    Tıbbi sebeplerden dolayı yaşanan anksiyete

    Anksiyete; anemi, astım, enfeksiyonlar ve bazı kalp rahatsızlıkları ile ilişkilendirilmektedir. Anksiyeteye sebebiyet veren bazı tıbbi nedenler aşağıda görülebilir:

    • Ciddi bir rahatsızlık sonucu yaşanan stres
    • İlaçların yan etkileri
    • Tıbbi rahatsızlığın yaşanan semptomları
    • Amfizem veya akciğer ambolisi (akciğerdeki kan pıhtısı) sonucu yaşanan solunum yetmezliği

    Madde kullanımı ve bağımlılığı sonucu oluşan anksiyete

    Akıl sağlığı ile ilgili merkezlere başvuran hastaların yarısına yakınının madde bağımlısı oldukları görülmüştür. Yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluk veya sosyal fobilerden muzdarip olan hastaların alkol ve benzodiazepin ile ilişkilerinin olduğu gözlenmiştir. Genel olarak anksiyetenin aşağıdakilerin bir sonucu olabildiği bilinmektedir:
    • Kokain veya amfetamin gibi yasa dışı maddelerin kullanımı
    • Vicodin, benzodiazepin ya da bazı yatıştırıcılar tarzında reçeteye tabi olan ilaçlar veya eroin gibi maddelerin kullanımından sonra bırakılması.

    Genetik faktörler sonucu oluşan anksiyete

    Bazı araştırmacılar, kişinin aile geçmişinde bu rahatsızlığın bulunmasının kişinin kendisinin bu hastalığı geliştirme oranını arttırdığı fikrini savunmaktadırlar. Bu savunma bazı kişilerin bu rahatsızlığa karşı genetik yatkınlıklarının olduğunu göstermektedir.

    Direkt beyin kimyası sebepli anksiyete

    Araştırmalar göstermiştir ki beyin fonksiyonlarındaki belirli kimyasallarda anomaliler taşıyan kişilerin yaygın anksiyete bozukluğu geliştirme ihtimalleri daha fazladır. Nörotransmitter maddeler doğru çalışmadıkları zaman beynin iç iletişiminde büyük aksaklıklar yaşanır ve bunun sonucunda beyin uygun olmayan cevaplar verebilir ve bu da anksiyeteye sebep olabilir.

    Bu bozuklukları sergileyenler, yaşadıkları korku ya da paniğe karşılık, kaygı belirtilerinin şiddeti ve endişelendikleri nesne ya da durum tipleri bakımından birbirlerinden ayrılırlar.

    Mesela spesifik fobisi olanlar marul, böcek, peçete gibi belirli nesnelerle karşılaştıklarında panik yaşarlar. Sosyal fobisi olanlar belirli durumlarda başka insanların karşısında panik yaşar ya da kaygılı hissederler. Panik bozukluğu olanlarda, panik atak ya da kaygı yaşama olasılığı panik atak ya da kaygıya neden olur. Yaygın anksiyete bozukluğu olanlar, olası birçok olumsuz şeyle ilgili genel ve dağınık bir endişe hissederler. Obsesif kompulsif bozukluğu olanlar, zorlayıcı düşünce ve imgelere tepki olarak yoğun kaygı ya da rahatsızlık yaşarlar.

    Bir kaygı bozukluğu sergileyen pek çok kişinin aynı zamanda, eş zamanlı olarak ya da hayatlarının bir döneminde başka bir kaygı bozukluğu ya da depresyon yaşadığını belirtmekte fayda var.

    Anksiyete bozukluklarının tedavisi

    Anksiyete bozukluklarının tedavisi için, her bozukluğa göre ayrı bir düzenleme yapılabilmektedir. Bununla birlikte, tüm anksiyete bozuklukları tedavisinde ortak olan bazı noktalara dikkat çekebiliriz:

    • Anksiyete bozuklukları tedavisi açısından, tedaviye erken başlama, bozukluğun süreğen hale gelmesine engel olabilmektedir. Bu yüzden, “kendi kendine geçer” diye düşünmeyip, bir an önce sahip olunan bozukluğun tedavisine başlanmasında fayda var.
    • Tedavide, depresyon, alkol-madde kullanımı gibi ek tanılar belirleyici olabilmektedir. Bu yüzden, tanı koyma sürecinde etraflıca bir değerlendirme yapmak gerekir.
    • Değerlendirme sonucunda, hastaya (danışana) psiko-eğitim verilmesi, bilgilendirmede bulunulması tedavi sürecini olumlu etkileyecektir. Psiko-eğitim ve bilgilendirmeye paralel olarak danışan, anksiyete belirtilerini takip edebilmelidir.
    • Anksiyete bozuklukları tedavisi sürecinde hekim (uzman), yardım alan kişiyle iyi bir ilişki kurmalı, tedavi (terapi) süreci yardım alan kişiyle birlikte planlanmalıdır.
    • Danışana, bunaltı yapıcı etkisi bulunduğundan dolayı, kafein tüketimini azaltması tavsiye edilmelidir.
    • Yardım alan kişiyle, ilaç tedavisi ve psikoterapi seçenekleri değerlendirilmelidir. Hekim, reçete edeceği ilaçların yan etkileri hakkında hastasını bilgilendirmelidir.

    YAB tedavisi

    Yaygın anksiyete bozukluğunun odağında, çok uzun sürebilen ve zaman zaman artabilen bir anksiyete (bunaltı) söz konusudur. Bu bozuklukta en önemli tedavi yöntemleri, ilaç tedavisi ve psikoterapidir.

    YAB için ilaç tedavisi

    Antidepresanlar, yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde kullanılmaktadırlar. Bunun sebebi, hem etkili bve güvenilir olmaları hem de, YAB’a  eşlik eden depresyon belirtilerinde de etkili olmalarıdır. Tedavi kılavuzları, anksiyete bozukluklarında ilk tedavi seçeneği olarak seçici serotonin geri alım önleyicileri (SSGÖ) (esitalopram, setralin, paroksetin) ve serotonin-noradrenalin geri alım önleyicileri (venlafaksin, duloksetin) önermektedir. Kişi bu ilaçlara 4-8 hafta içinde hiç yanıt verilmezse ilacın değiştirilmesi, kısmı yanıt verirse de en az 8 hafta beklenmesi önerilmektedir.

    Buspiron, uyku vermeyen, bağımlılık sorunu yaratmayan bir ilaçtır. Ancak, etkisini 2-4 hafta içerisinde gösterdiğinden ve depresyona etki etmediğinden, akut (acil) durumlarda çok fazla tercih edilmez.

    Pregabalin antiepileptik bir ilaçtır ve pek çok ülkede YAB için ruhsat almıştır. Etkisi erken başlar. Yan etkileri arasında, uyku hali, sersemlik, baş dönmesi ve ağız kuruluğudur. Aniden bırakılırsa epileptik nöbete yol açabilir. 

    Benzodiazepinler, çok hızlı ve etkili bir şekilde anksiyetenin yatışmasını sağlarlar. Hastalar da etkisinden çok memnun kalabilirler. Bununla birlikte, bağımlılık yapıcı özelikleri ve uyku verici etkileri nedeniyle, özellikle uzun soluklu anksiyetelerde birincil tedavi seçeneği olarak düşünülmezler. Bu ilaçlar kesildiğinde, anksiyete belirtilerinde önemli oranda şiddetli artışlar görülebilir. Benzodiazepinlerin kronik bunaltılarda 2-4 haftadan uzun süre düzenli kullanılmamaları gerekir.

    YAB tedavisi için psikoterapi

    Yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde, pek çok psikoterapi yöntemi kullanılabilmektedir. Bu yöntemlerden bazıları şunlardır:

    • Bilişsel-Davranışçı terapi: Yaygın anksiyete bozukluğunda kullanılan en etkili psikoterapi yöntemidir.  Hastanın, duyguları, düşünceleri ve davranışları incelenerek gerçekleştirilir. Kişinin anksiyete dolayısıyla kaçındığı durumlar ve/veya duygularla temas etmesi sağlanır. Kişinin zor duygularla başa çıkması ve hayatın zorluklarıyla daha gerçekçi şekilde başa çıkması hedeflenir. Bilişsel davranışçı terapi, hastanın durumuna göre, haftada bir gerçekleştirilen 10-20 seanslık görüşmelerden oluşur.
    • Destekleyici psikoterapi: Bu terapide, kişiye sıkıntı verici bilinçli sorunlar ele alınır. Bu sorunlara çözüm yolları bulunur. Danışanın kişiliği, potansiyelleri ve gücü desteklenir.
    • Analitik (çözümleyici) psikoterapi: Analitik psikoterapi, anksiyetenin bilinçdışı kaynaklarını incelemeyi,  hastaya içgörü kazandırarak  kişilik yapısını değiştirmeyi hedefler.

    Yapılan çalışmalar, hem ilaç tedavisinin hem de bilişsel-davranışçı terapinin, yaygın anksiyete bozukluğunda benzer derecede etkili olduğunu göstermiştir. Depresyonun eşlik ettiği durumlarda ise, bilişsel-davranışçı terapinin daha etkili olduğu (özellikle de depresyon üzerinde) gözlenmiştir. Terapiden altı ay sonraki takiplerde, terapinin ortaya çıkardığı olumlu sonucun devam ettiği belirtilmiştir. İlaç tedavisi ile bilişsel-davranışçı terapinin birlikte kullanılmasının, her ikisinin tek tek kullanılmasından daha etkili olup olmadığı bilinmemektedir.

    Panik pozukluğu ve fobilerin tedavisi

    Fobik bozuklukların tedavisinde, sadece ilaçların kullanılmasının önemli bir etkisi yoktur. Bu sorunlar için bilişsel-davranışçı terapi uygulanmalıdır. Bazı durumlarda, psikoterapiyi  desteklemek amacıyla ilaç tedavisi de uygulanabilir; ancak, bu sorunlar genelde kronik sorunlar olduğu için, yalnızca ilaç kullanmak rahatsızlığın devam etmesine, ya da hastanın ilaç bağımlısı olmasına yol açabilir.

    Panik bozukluğu tedavisinde hastalar %75 oranında ilaçlara iyi yanıt veriyor. Psikoterapinin de (özellikle bilişsel-davranışçı terapinin) panik bozukluğu tedavisinde etkisi kanıtlanmıştır. İlaç tedavisi ile bilişsel-davranışçı terapiyi karşılaştıran çalışmalar, iki yöntem arasında bir farkın olmadığını ortaya koymuştur. 

    Panik bozukluğu tedavisinde ilaç tedavisi ile bilişsel-davranışçı terapi birlikte de kullanılabilir. Hangi tedavi yöntemi kullanılırsa kullanılsın, hastaya panik bozukluğu ile ile ilgili psikoeğitimin verilmesi çok önemlidir. Bu eğitimde, kişiye panik bozukluğun oluşum mekanizmaları hakkında ayrıntılı bilgi verilir.

    Panik ve fobilerde ilaç tedavisi

    Seçici seretonin geri alım önleyicilerin (SSGÖ) doğrudan antipanik etkileri olduğu bilinmektedir. Bu ilaçlar, panik nöbetlerinin sıklığını ve ve şiddetini azaltırlar, beklenti bunaltısını (anksiyetesini) ve agorafobiyi giderirler. Bununla birlikte eşlik eden depresyonu da yatıştırırlar.

    Antidepresan ilaçlar kullanılmaya başlandığında, anksiyete düzeyinde geçici olarak artış söz konusu olabilir. Hastaların %18-35’inde görülen bu artışta, uykusuzluk, çabuk sinirlenme, yerinde duramama ve panik nöbetlerinin şiddetlenmesi görülebilir. Bunu için, tedavinin başlangıcında, hekimin hastayı bilgilendirmesi son derece önemlidir.

    Panik bozukluğu tedavisinde kullanılan ilaçların dozu, hastadan hastaya değişiklik gösterebilir.

    Bazıları, panik bozukluğunda ilaç tedavisinin 8 ay ile 2 yıl arasında olmasını önermektedir. İlacın bir yıl kullanılıp kesilmesinden sonra, hastaların %50’sinde belirtilerin depreştiği bilinmektedir. Bu yüzden, panikler yatışsa bile, ilaç kullanımının en az bir yıl daha devam etmesi önerilmektedir.

    Antidepresanlar aniden bırakılırsa, “kesilme belirtileri” görülebilir. Bu belirtiler arasında sersemlik, baş dönmesi, baş ağrısı, uykusuzluk, bunaltı, çabuk sinirlenme, kusma, ishal, tremor, titreme, terleme ve paresteziler görülebilir.

    Benzodiazepinler, panik belirtilerini yatıştırmakta etkilidir; aynı zamanda etkiler antidepresanlara göre daha erken başlar. Ancak uzun soluklu kullanımlarda bağımlılığa yol açmaları ve tedavi sonrası yüksek alevlenme oranları nedeniyle bırakılmaları çok zor olabilmektedir. Bu gibi sebeplerden dolayı, günümüze panik bozukluğu tedavisinde kullanılmaları çok önerilmemektedir.

    Panik ve fobilerde psikoterapi

    Bilişsel-davranışçı terapi, fobilerin ve panik bozukluğunun tedavisinde, diğer terapi türlerine göre daha etkilidir.

    Bilişsel-davranışçı terapide, önce kişinin felaket düşünceleri ve ve bunlara bağlı ortaya çıkan güvenlik arama davranışlarının değerlendirilmesi gerekir. Kişiye, yaşadıklarıyla ilgili bir eğitim verilir. Hedeflerden biri, kişinin durumları daha gerçekçi bir şekilde değerlendirmesine yardımcı olmaktır.

    Bilişsel-davranışçı terapide pek çok teknik kullanılır. Üstüne giderek alıştırma (exposure), ters niyetlenme (paradoxical intention), dizgeli duyarsızlaştırma (systematic desensitization) bu tekniklerden sadece birkaçıdır.

    Anksiyete bozuklukları tedavisi için öneriler

    Bu yazıda, anksiyete bozuklukları tedavisi için genel bir bilgilendirmede bulunmaya çalıştım. Muhakkak ki her hasta (danışan) özeldir ve yaşadıkları da kendine özgüdür. Dolayısıyla, söz konusu ilaç tedavisi ve/veya psikoterapi kişiye özel olarak düzenlenmelidir.

    Son olarak birkaç hatırlatmada bulunmak istiyorum:

    • Bu yazıda okuduklarınız sadece bilgilendirme amaçlıdır. Dolayısıyla, yazıda geçen ilaçları hiçbir şekilde, gelişigüzel bir şekilde kullanmamalısınız. İlaç kullanımı için, mutlaka ve mutlaka bir psikiyatristin teşhisine baş vurmalısınız. 
    • Anksiyete bozuklukları tedavisinde ilaç tedavisi ve psikoterapi yarıştırılmamalıdır. Hedef, sorun yaşayan insanın sorunundan kurtulmasıdır.

    Konu ile ilgili düşüncelerinizi, yazının yorum kısmından paylaşabilirsiniz.