Yazar: admin

  • Ölüm korkusu (tanatofobi) nedir?

    Ölüm korkusu (tanatofobi/thanatophobia) terimi, Yunanca “ölüm” anlamına gelen thanatos (θάνατος) ve “korku” anlamına gelen phobos (φόβος) kelimelerinden türemiştir.

    Thanatos, özellikle ölüm tanrısı olarak Yunan mitolojisinde sıkça geçer ve ölümün doğal döngüsünü temsil eder. Bu terim, özellikle ölüm düşüncesi ya da ölüm korkusuyla ilgili derin bir kaygıyı ifade eder. Psikoloji literatüründe, thanatophobia daha çok ölüm olgusuna dair sürekli bir korkuyu ya da endişeyi ifade etmek için kullanılır.

    Ölüm korkusu (tanatofobi) teriminin psikoloji literatürüne tam olarak hangi kaynak veya araştırmacı tarafından girdiği kesin olarak belgelenmemiştir ancak 20. yüzyılın başlarında Freud ve dönemin diğer psikodinamik düşünürleri, ölüm korkusuna dair bilinçdışı süreçlere odaklanmıştır. Freud, ölüm korkusunu açıkça thanatophobia terimiyle tanımlamasa da, onun “ölüm içgüdüsü” ya da thanatos kavramı üzerine fikirleri, terimin daha geniş psikolojik bağlamda kullanılmasına zemin hazırlamıştır.

    Ölüm korkusu, insanların ölüm düşüncesine veya kendi ölümünün kaçınılmazlığına dair hissettiği derin kaygı ve endişeyi ifade eder. Ölüm korkusu, çoğu insan için doğaldır, ancak bazı bireylerde bu korku hayatlarını olumsuz etkileyebilecek bir kaygı bozukluğu düzeyine ulaşabilir. Psikolojik literatürde ölüm korkusu, bireyin varoluşsal kaygılarının temel bir unsuru olarak ele alınır ve insan psikolojisinin önemli bir bileşeni olarak kabul edilir.

    Ölüm korkusu, insanların ölüm gerçeğini kavramaları sonucu ortaya çıkan, ölümle ilgili düşüncelerin yoğun bir korkuya neden olması halidir. Bu korku, bireyin kendi ölümüne yönelik düşünceler ya da sevilen birinin ölümüyle ilişkili endişeleri içerebilir. Bu korku, varoluşsal kaygının bir parçası olarak kabul edilir ve hayatın anlamı, kimlik ve ölüm arasındaki çatışmayı içerir.

    Tanatofobi, özellikle ölüm korkusunun aşırı bir kaygı bozukluğu olarak yaşandığı durumları tanımlar. Bu korku, günlük işlevselliği etkileyebilecek düzeyde endişeye yol açar. Kişi, ölüm düşüncesinden kaçınmak için sosyal izolasyon, aşırı kontrol etme çabaları veya sağlık kontrollerine saplanma gibi davranışlar sergileyebilir. DSM-5’te ölüm korkusu, özgül fobiler veya anksiyete bozuklukları kapsamında değerlendirilebilir.

    Ölüm korkusu, bilinç düzeyinde ya da bilinçdışı düzeyde var olabilir ve bireyin yaşamında etkili olabilir. Bilişsel düzeyde, ölümle ilgili düşünceler kişide sürekli kaygı yaratır, duygusal düzeyde ise yoğun korku, dehşet veya umutsuzluk hissi ortaya çıkar. Bu korku, bireyin ölüm olgusunu nasıl algıladığına bağlı olarak şekillenir ve başa çıkma stratejileri geliştirme sürecini zorlaştırabilir.

    Ölüm korkusunun belirtileri nelerdir?

    Ölüm korkusunun belirtileri, fiziksel, psikolojik ve davranışsal olarak farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Bu belirtiler, ölümle ilgili düşüncelerin yarattığı yoğun kaygı ve endişeyle ilişkilidir ve bireylerde günlük işlevselliği bozabilecek düzeyde olabilir. Aşağıda, ölüm korkusunun temel belirtileri ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

    Fiziksel belirtiler

    Ölüm korkusuna sahip bireylerde, anksiyetenin tetiklediği bazı fiziksel tepkiler gözlenir. Bu tepkiler, bedenin “savaş veya kaç” yanıtının bir sonucu olarak ortaya çıkar ve genellikle ani ölüm düşüncesiyle tetiklenir.

    • Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı: Birey, ölüm düşüncesiyle birlikte kalp atışlarının hızlandığını veya göğsünde ağrı hissettiğini fark edebilir. Bu, genellikle anksiyete ataklarıyla ilişkilidir ve bireyin bir kalp krizi geçirdiğine dair korkularını tetikleyebilir.
    • Nefes darlığı ve boğulma hissi: Yoğun kaygı anlarında, birey nefes almakta zorlanabilir. Bu durum, ölüm korkusuyla ilişkili olarak bireyin nefes alma yetisinin kaybolacağına dair korkusunu artırır.
    • Terleme ve titreme: Yoğun stres altında, bireyin bedeninde aşırı terleme veya titreme gibi tepkiler oluşur.
    • Baş dönmesi ve sersemlik: Ölüm korkusu sırasında ortaya çıkan baş dönmesi ve sersemlik hissi, bireyin düşme ya da bilincini kaybetme korkularını artırabilir.

    Psikolojik belirtiler

    Ölüm korkusunun psikolojik belirtileri, bireyin düşüncelerini ve duygusal durumunu doğrudan etkiler. Bu belirtiler, ölümle ilgili düşüncelerin yarattığı korku ve endişeden kaynaklanır.

    • Sürekli ölümle ilgili düşünceler: Birey, ölüm düşüncelerine sürekli olarak saplanabilir ve bu düşünceler, bireyin günlük işlevlerini etkileyebilir. Ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşmek, bireyin bu düşünceleri takıntı haline getirmesine yol açabilir.
    • Yoğun kaygı ve korku hissi: Ölüm korkusu, bireyde sürekli bir korku hali yaratır. Bu durum, kişinin hem kendi ölümüne hem de sevdiklerinin ölümüne karşı yoğun bir kaygı hissetmesine yol açar. Kaygı seviyesi arttıkça, birey, ölüm düşüncesiyle başa çıkmakta zorlanabilir.
    • Umutsuzluk ve karamsarlık: Ölüm korkusuna sahip bireyler, ölüm düşüncesinin yarattığı umutsuzluk ve karamsarlık içinde olabilirler. Bu durum, bireyin hayatını anlamlandırmada zorluk çekmesine ve geleceğe dair ümitlerini kaybetmesine neden olabilir.

    Davranışsal belirtiler

    Davranışsal belirtiler, bireyin ölüm korkusuna yanıt olarak gösterdiği kaçınma ve koruyucu davranışları içerir. Bu belirtiler, bireyin yaşam kalitesini etkileyebilir.

    • Kaçınma davranışları: Ölümle ilişkilendirilebilecek durumlardan, örneğin cenazelere gitmekten, mezarlık ziyaretlerinden veya ölümle ilgili konuşmalardan kaçınma gözlemlenebilir. Bu kaçınma davranışları, ölüm düşüncesinden kaçmak için bir savunma mekanizması olarak gelişebilir.
    • Aşırı sağlık kontrolleri: Bazı bireyler, ölüm korkusunun bir yansıması olarak kendi sağlıkları konusunda aşırı titiz hale gelebilirler. Sürekli doktor kontrollerine gitme, hastalık semptomlarını araştırma ve sağlıkla ilgili kaygılar bireyin hayatında büyük yer kaplayabilir.
    • Güvenlik arayışı: Birey, ölüm düşüncesini kontrol altına almak için kendini güvence altına almaya çalışır. Bu, günlük hayatını sınırlayıcı düzeyde kendini koruma çabasıyla belirgin hale gelebilir.

    Ölüm korkusu ve ruhsal bozukluklar

    Ölüm korkusu (thanatophobia), çeşitli ruhsal bozukluklarla yakından ilişkilidir. Bu korku, özellikle anksiyete bozuklukları, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi durumlarla sıklıkla birlikte görülür. DSM-5, ICD-10 ve PDM-2 gibi tanısal ve teorik çerçevelerde, ölüm korkusunun diğer ruhsal bozukluklarla ilişkisi farklı açılardan ele alınır.

    DSM-5 ve ölüm korkusu

    DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th Edition), Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlanan, psikiyatrik bozuklukların tanı ölçütlerini içeren bir kılavuzdur. DSM-5’te ölüm korkusu, aşağıdaki bozukluklarla ilişkilendirilir:

    • Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB): Ölüm korkusu, yaygın anksiyete bozukluğu olan bireylerde sıkça görülür. Bu bozukluğa sahip kişiler, günlük yaşamlarında sürekli endişe duyarlar ve ölüm düşüncesi, kaygı seviyelerini artırabilir.
    • Özgül fobi: DSM-5’te ölüm korkusu doğrudan bir fobi türü olarak yer almasa da, “özgül fobi” (specific phobia) tanısı altında değerlendirilebilir. Özgül fobiler, belirli nesne ya da durumlardan duyulan yoğun korkularla karakterizedir ve ölüm düşüncesi bazı bireylerde fobik tepkilere yol açabilir.
    • Panik bozukluğu: Ölüm korkusu, panik bozukluğu ile deyakından ilişkilidir. Panik ataklar sırasında kişiler genellikle ölüm korkusu yaşar, bu da kalp krizi geçiriyormuş veya ölecekmiş hissine yol açar. DSM-5’te panik bozukluk tanı ölçütleri, ölüm korkusunun bu bozuklukta yaygın bir semptom olduğunu vurgular.
    • Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB): Özellikle yaşamı tehdit eden bir olay yaşayan kişilerde ölüm korkusu, TSSB’nin bir bileşeni olabilir. TSSB’de ölümle ilişkili korkular, travmatik deneyimle bağlantılı olarak tekrarlar ve bireyin günlük yaşamını zorlaştırabilir.

    ICD-10 ve ölüm korkusu

    ICD-10 (International Classification of Diseases, 10th Revision), Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan ve sağlık sorunlarını sınıflandıran uluslararası bir tanı sistemidir. ICD-10’da ölüm korkusu, aşağıdaki bozukluklarla ilişkilidir:

    • Özgül fobi (F40.2): ICD-10’da ölüm korkusu spesifik olarak tanımlanmasa da, “diğer özgül fobiler” kategorisinde yer alabilir. Ölüm düşüncesine yönelik aşırı korku ve kaçınma davranışları, bu başlık altında değerlendirilir.
    • Yaygın anksiyete bozukluğu (F41.1): ICD-10’da yaygın anksiyete bozukluğu tanısı altında, ölüm korkusu gibi sürekli endişeler ele alınır. Kişi, hayatının her alanında ölüm korkusuyla ilişkilendirilebilecek aşırı kaygı sergileyebilir.
    • Obsesif kompulsif bozukluk (F42): ICD-10’da ölüm korkusu, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ile ilişkili olabilir. Kişi ölüm düşüncesine takıntılı hale gelebilir ve ölümle ilgili takıntılar, OKB belirtileri arasında görülebilir.

    PDM-2 ve ölüm korkusu

    PDM-2 (Psychodynamic Diagnostic Manual, Second Edition), psikodinamik perspektiften psikiyatrik bozuklukları değerlendiren bir tanı el kitabıdır. Bu rehber, özellikle bireyin içsel dünyasına, bilinçdışı çatışmalara ve kişilik işleyişine odaklanır. PDM-2, ölüm korkusunu özellikle bazı kişilik yapıları ve bilinçdışı çatışmalarla ilişkilendirir:

    • Kaygı temelli kişilikler: PDM-2’de kaygı düzeyi yüksek kişilik yapıları, ölüm korkusuna daha yatkın olarak görülür. Kaygı temelli kişiliklerde, birey sürekli olarak ölüm düşüncesine veya yaşamını tehdit edebilecek durumlara dair korkular geliştirebilir.
    • Varoluşsal çatışmalar: PDM-2, ölüm korkusunu varoluşsal kaygılar çerçevesinde ele alır. Ölüm düşüncesi, bireyin yaşam anlamını ve kendilik algısını tehdit eden bir unsur olarak görülür. Bu bağlamda, ölüm korkusu bireyin yaşam amacını sorgulamasına ve varoluşsal krizler yaşamasına neden olabilir.
    • Travmatik geçmişi olan bireyler: PDM-2’ye göre, travmatik geçmişe sahip bireylerde ölüm korkusu sıkça görülür. Travma sonrası yaşanan psikolojik yaralanmalar, bireyin ölüm korkusunu bilinçdışı düzeyde tetikleyebilir. Özellikle çocuklukta yaşanan travmalar, bireyin ölümle ilişkili sürekli kaygı ve korkular geliştirmesine neden olabilir.

    Ölüm korkusunun nedenleri nelerdir?

    Ölüm korkusunun nedenleri, biyolojik, psikolojik, sosyal ve kültürel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkabilir. Bu korku, bireyin yaşam ve ölüm algısına, geçmiş yaşantılarına ve kişilik yapısına bağlı olarak şekillenir. Aşağıda, ölüm korkusunun başlıca nedenleri ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

    Biyolojik ve genetik faktörler

    Ölüm korkusunun biyolojik temelleri, özellikle anksiyete bozuklukları ve kaygı ile ilişkilendirilir. Bazı araştırmalar, ölüm korkusunun bireylerin biyolojik yatkınlıkları doğrultusunda gelişebileceğini öne sürer.

    • Genetik yatkınlık: Ölüm korkusunun, kaygıya yatkın bir aile geçmişine sahip bireylerde daha yaygın olduğu gözlenmiştir. Anksiyete bozuklukları gibi ölüm korkusu da kısmen kalıtsal olabilir, bu da beyindeki bazı kimyasal dengesizliklerle bağlantılıdır.
    • Beyin yapısı ve kimyasal iletişim: Ölüm korkusu gibi yoğun kaygı tepkileri, beynin amigdala gibi korku işleyen bölgelerinin aşırı duyarlılığı ile ilişkilendirilmiştir. Amigdalanın aşırı aktif olması, bireyin ölüm düşüncesine verdiği fiziksel tepkileri artırır ve sürekli tetikte olma durumunu pekiştirir. Bu da ölüm korkusunun beyindeki bazı yapısal ve kimyasal değişikliklerden etkilendiğini gösterir.

    Psikolojik faktörler

    Ölüm korkusunun psikolojik nedenleri, bireyin bilinçdışı çatışmaları, kişilik özellikleri ve bilişsel düşünce kalıpları ile ilgilidir.

    • Psikodinamik yaklaşım: Sigmund Freud’un kuramına göre, ölüm korkusu, bilinçdışı düzeyde yaşam içgüdüsü (Eros) ve ölüm içgüdüsü (Thanatos) arasındaki bir çatışmayı ifade eder. Freud’a göre, bireydeki ölüm korkusu çocukluk travmaları veya bilinçdışı çatışmalar sonucu şekillenir ve bastırılmış duyguların yansıması olarak ortaya çıkar. Ayrıca, nesne ilişkileri teorisine göre, bireyin hayatında önemli olan bir kişinin ölümü gibi kayıplar, ölüm korkusunun daha da güçlenmesine neden olabilir.
    • Varoluşsal kaygı: Varoluşçu psikoterapi, ölüm korkusunu, bireyin yaşamın anlamı ve ölümün kaçınılmazlığı karşısında yaşadığı derin kaygı olarak ele alır. Özellikle Irvin Yalom’un çalışmalarına göre, ölüm korkusu, bireyin kendi varoluşunu sorgulamasına yol açar ve yaşamının anlamını yeniden değerlendirmesine neden olur. Bu yaklaşım, ölüm korkusunun insanın kendi ölümlülüğünü kabul etme sürecinde gelişen varoluşsal bir kaygı olduğunu vurgular.
    • Bilişsel-davranışçı perspektif: Bilişsel-davranışçı kuram, ölüm korkusunun olumsuz düşünce kalıpları ve bilişsel çarpıtmalarla pekiştirildiğini öne sürer. Ölüm düşüncesine dair felaketleştirici düşünceler, bireyin korkusunu artırır ve ölümle ilgili durumlara verdiği tepkileri daha da yoğunlaştırır. Ölüm korkusu, bireyin bilişsel yapısı ve ölüm düşüncesini yorumlama biçimiyle bağlantılı olarak gelişir.

    Sosyal ve çevresel faktörler

    Bireyin yaşadığı sosyal çevre ve yaşam deneyimleri, ölüm korkusunu etkileyen önemli faktörler arasında yer alır.

    • Travmatik yaşantılar: Yaşamın erken dönemlerinde yaşanan kayıplar veya ölümle ilgili travmatik deneyimler, bireyin ölüm korkusunu tetikleyebilir. Özellikle, ölümcül bir hastalığa yakalanan ya da yakın çevresinde ölümle ilgili olaylar yaşayan bireylerde ölüm korkusu yoğunlaşabilir. Bu durum, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi durumlarla ilişkili olarak da ortaya çıkabilir.
    • Toplumsal ve kültürel etkiler: Ölüm korkusu, kültürel ve dini inançlarla da şekillenebilir. Bazı kültürler, ölüm kavramını korkutucu veya tabu olarak kabul ederken, bazı kültürler ölümle ilgili daha olumlu veya kabul edici yaklaşımlar geliştirmiştir. Bu anlamda, ölüm korkusunun bireyin yaşadığı toplum ve bu toplumun ölümle ilgili değerleri tarafından şekillendirildiği söylenebilir.

    Kişilik özellikleri ve bireysel faktörler

    Bireyin kişilik yapısı ve bireysel özellikleri de ölüm korkusunu etkileyen önemli nedenler arasındadır.

    • Kaygıya yatkınlık: Bazı bireyler doğuştan daha kaygılı bir yapıya sahiptir ve bu kişilik yapısı ölüm korkusuna yatkınlık yaratır. Özellikle obsesif-kompulsif kişilik özellikleri taşıyan bireylerde ölüm düşüncesi yoğun bir kaygıya yol açabilir.
    • Dini ve spiritüel inançlar: Ölüm korkusunun yoğunluğu, bireyin ölüm sonrası yaşam veya ruhani inançlarıyla ilişkilendirilebilir. Ölüm sonrası yaşam inancına sahip bireylerde ölüm korkusunun daha az olduğu; bu tür bir inanç geliştirmemiş bireylerde ise ölüm korkusunun daha belirgin olduğu görülmektedir.

    Özetle, ölüm korkusu biyolojik, psikolojik, sosyal ve kültürel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkmaktadır. Bireyin genetik yatkınlığı, travmatik deneyimleri, kültürel çevresi ve kişilik yapısı ölüm korkusunun derecesini ve ifadesini belirler.

    Tanatofobi tedavisi

    Tanatofobi (ölüm korkusu), çeşitli psikoterapi yöntemleriyle tedavi edilebilir. Bu tedavi yaklaşımları, bireyin ölümle ilgili düşüncelerini ve bu düşüncelerin yarattığı kaygıyı azaltmayı hedefler.

    Aşağıda, tanatofobi için yaygın olarak kullanılan dört temel terapi yaklaşımı olan psikodinamik terapi, EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) terapisi, şema terapi ve bilişsel-davranışçı terapi ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

    Psikodinamik terapi

    Psikodinamik terapi, ölüm korkusunu bireyin bilinçdışı çatışmaları ve geçmişteki travmatik yaşantıları bağlamında ele alır. Bu terapi yaklaşımı, ölüm korkusunun temelinde yatan bilinçdışı duyguların ve geçmiş deneyimlerin keşfedilmesine odaklanır.

    • Bilinçdışı çatışmalar: Freud’un yaşam ve ölüm içgüdüleri kavramı, psikodinamik terapinin temelini oluşturur. Ölüm korkusu, bireyin bilinçdışı düzeyde yaşadığı yaşam ve ölüm içgüdüleri arasındaki çatışmalarla ilişkili olabilir. Terapide bu çatışmaların ortaya çıkarılması ve bireyin ölüm düşüncesine daha sağlıklı bir bakış açısı geliştirmesi hedeflenir.
    • Geçmiş travmatik yaşantılar: Psikodinamik terapi, çocukluk döneminde yaşanan travmaların ya da sevilen birinin ölümü gibi kayıpların bireyde ölüm korkusunu nasıl etkilediğini anlamaya çalışır. Bu geçmiş olayların terapi sürecinde ele alınması, bireyin ölüm düşüncesine dair korkularını azaltabilir.

    EMDR terapisi

    EMDR terapisi, tanatofobi gibi yoğun korkuların ve travmatik deneyimlerin işlenmesine yönelik etkili bir terapötik yaklaşımdır. Bu terapi, bireyin ölümle ilgili korkularını azaltmayı hedefler ve travmatik anıların yeniden işlenmesi için göz hareketleri ya da başka duyusal uyaranlar kullanır.

    • Travmatik anıların İşlenmesi: Tanatofobiye yol açan ölümle ilgili travmatik anılar veya geçmiş olaylar, EMDR ile yeniden işlenebilir. Bu terapi, bireyin travmatik anıları yeniden gözden geçirmesine ve bu anılara karşı duyarsızlaşmasına yardımcı olur.
    • Bilişsel yeniden yapılandırma: EMDR, bireyin ölüm düşüncesine yönelik olumsuz inançlarını yeniden yapılandırmaya yardımcı olur. Bu sayede birey, ölüm düşüncesine daha dengeli bir bakış açısı geliştirebilir ve bu düşünceyi bir tehdit olarak görmek yerine daha sakin bir şekilde ele alabilir.

    Şema terapi

    Şema terapi, bireyin çocukluk döneminde geliştirdiği temel şemaların ölüm korkusuna nasıl katkıda bulunduğunu inceleyen bir terapi yaklaşımıdır. Şema terapisi, özellikle bireyin geçmişte oluşmuş uyumsuz düşünce kalıplarını ve duygusal tepkilerini ele alır.

    • Uyumsuz şemaların tanımlanması: Şema terapisi, bireyin ölüm korkusuna katkıda bulunan uyumsuz şemaları (örneğin, “Savunmasızlık ve Tehlike” şeması) tanımlar. Bu tür şemalar, bireyin dış dünyayı ve ölüm düşüncesini sürekli bir tehdit olarak algılamasına neden olabilir.
    • Şemaların yeniden işlenmesi: Terapide, bireyin ölümle ilgili şemalarının yeniden işlenmesi ve daha sağlıklı düşünce kalıplarının geliştirilmesi hedeflenir. Bu sayede, bireyin ölüm düşüncesine dair kaygısı azalabilir ve ölümle ilgili daha uyumlu bir bakış açısı geliştirebilir.

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT)

    Bilişsel-davranışçı terapi (BDT), tanatofobi tedavisinde sıkça kullanılan bir diğer yaklaşımdır. Bu terapi, bireyin ölümle ilgili olumsuz düşünce kalıplarını ve yanlış inançlarını tanımlayarak bunları yeniden yapılandırmayı amaçlar.

    • Bilişsel yeniden yapılandırma: BDT, bireyin ölüm korkusuna yol açan olumsuz düşüncelerini ve felaketleştirici inançlarını tanımlar. Birey, ölüm düşüncesini felaket olarak algıladığında, BDT sayesinde bu düşüncenin daha mantıklı ve gerçekçi bir bakış açısıyla ele alınması sağlanıri
    • Maruz bırakma teknikleri: BDT, ölüm korkusunu azaltmak için maruz bırakma tekniklerini kullanır. Bu teknikte birey, ölümle ilgili düşüncelere veya durumlara kontrollü bir şekilde maruz bırakılarak, korkunun yoğunluğunu azaltmayı öğrenir. Maruz kalma sayesinde, birey ölüm düşüncesine karşı duyarsızlaşır ve bu düşünceleri daha sakin bir şekilde ele alabilir.

    Tanatofobinin tedavisinde, bireyin ihtiyaçlarına ve geçmiş deneyimlerine göre farklı terapötik yaklaşımlar uygulanabilir. Psikodinamik terapi, bireyin bilinçdışı korkularını ve geçmiş travmalarını ele alırken; EMDR, ölümle ilişkili travmatik anıların işlenmesine odaklanır. Şema terapi, uyumsuz şemaların tanımlanmasını ve yeniden yapılandırılmasını sağlar. BDT ise, bireyin ölüm korkusuna yol açan düşünce kalıplarını ve kaçınma davranışlarını ele alarak ölümle ilgili düşünceleri yeniden yapılandırır.

    Referanslar

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing.

    Freud, S. (1930). Civilization and Its Discontents. W. W. Norton & Company. (Kültürdeki Hoşnutsuzluklar).

    Freud, S. (1913). Totem and Taboo: Resemblances Between the Psychic Lives of Savages and Neurotics. London: Routledge & Kegan Paul.

    Iancu, I., Bodner, E., & Ben-Zion, I. Z. (2015). Death anxiety, subjective religiosity, and life satisfaction in older adults. Death Studies, 39(5), 312-317. https://doi.org/10.1080/07481187.2014.991955

    Yalom, I. D. (2008). Staring at the Sun: Overcoming the Terror of Death. San Francisco: Jossey-Bass.

    Feifel, H. (1959). The Meaning of Death. New York: McGraw-Hill.

    Feifel, H. (1959). The Meaning of Death. New York: McGraw-Hill.

    Iancu, I., Bodner, E., & Ben-Zion, I. Z. (2015). Death anxiety, subjective religiosity, and life satisfaction in older adults. Death Studies, 39(5), 312-317. https://doi.org/10.1080/07481187.2014.991955

    Yalom, I. D. (1980). Existential Psychotherapy. New York: Basic Books.

    Wong, P. T. P., Reker, G. T., & Gesser, G. (1994). Death Attitude Profile-Revised: A multidimensional measure of attitudes toward death. In R. A. Neimeyer (Ed.), Death Anxiety Handbook: Research, Instrumentation, and Application (pp. 121-148). Washington, DC: Taylor & Francis.

    World Health Organization. (1992). The ICD-10 Classification of Mental and Behavioural Disorders: Clinical Descriptions and Diagnostic Guidelines. Geneva: World Health Organization.

    Feifel, H. (1959). The Meaning of Death. New York: McGraw-Hill.

    Iancu, I., Bodner, E., & Ben-Zion, I. Z. (2015). Death anxiety, subjective religiosity, and life satisfaction in older adults. Death Studies, 39(5), 312-317. https://doi.org/10.1080/07481187.2014.991955

    Lehto, R. H., & Stein, K. F. (2009). Death anxiety: An analysis of an evolving concept. Research and Theory for Nursing Practice, 23(1), 23-41. https://doi.org/10.1891/1541-6577.23.1.23

    Becker, E. (1973). The Denial of Death. New York: Free Press.

    Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond (2nd ed.). New York: Guilford Press.

    Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle. London: Hogarth Press.

    Gelder, M., Mayou, R., & Geddes, J. (2005). Psychiatry (3rd ed.). Oxford: Oxford University Press.

    Shapiro, F. (2018). Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) Therapy: Basic Principles, Protocols, and Procedures (3rd ed.). New York: Guilford Press.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. New York: Guilford Press.

  • Sınav kaygısı nasıl yenilir?

    Sınav kaygısı, bireylerin akademik ve profesyonel performansını olumsuz etkileyebilecek yoğun bir stres ve endişe durumudur. Sınav öncesinde ya da sırasında yaşanan bu kaygı, fiziksel belirtiler (terleme, kalp çarpıntısı, mide bulantısı gibi) ve olumsuz düşüncelerle kendini gösterebilir.

    Sınav kaygısının üstesinden gelmek için kullanılan farklı psikoterapi yöntemleri vardır. Bu makalede, psikodinamik terapi, şema terapi, EMDR (göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme) terapisi ve bilişsel davranışçı terapinin sınav kaygısı üzerindeki etkilerini ve bu terapilerde uygulanan teknikleri detaylı olarak inceleyeceğiz.

    Psikodinamik terapi

    Psikodinamik terapi, bireyin bilinçdışı süreçlerini ve geçmiş deneyimlerinin şu anki kaygı durumunu nasıl etkilediğini anlamaya yönelik bir terapi yöntemidir. Bu terapi sürecinde, terapist ve danışan arasında güçlü bir güven ilişkisi kurularak bireyin sınav kaygısına sebep olan bilinçdışı çatışmalar keşfedilir.

    • Terapide neler yapılır?
      • Geçmiş deneyimlerin keşfi: Terapist, danışanın geçmişte yaşadığı olayların, özellikle sınavlar veya performans değerlendirmeleri ile ilgili anıların, sınav kaygısını nasıl etkilediğini araştırır. Bu süreçte, danışan çocukluk dönemindeki başarısızlık deneyimleri, aileden veya sosyal çevreden gelen baskılar gibi sınavla ilişkilendirilebilecek olayları keşfeder.
      • Bilinçdışı çatışmaların çözümü: Danışan, sınav kaygısına yol açan bilinçdışı çatışmaları fark ettiğinde, bu çatışmalar üzerinde çalışarak onları çözümlemeye başlar. Örneğin, başarısızlık korkusu, ebeveynlerin yüksek beklentileri veya kendilik değeri ile ilgili yaşanan içsel çatışmalar üzerinde durulur.
      • Transferans ve karşıt transferans çalışmaları: Terapist, danışanın terapi sürecinde yaşadığı duyguları, özellikle terapistle ilişkisine yansıttığı duyguları analiz eder. Bu analizler, danışanın sınav anındaki kaygılarının ve endişelerinin nasıl oluştuğunu anlamasına yardımcı olur.

    Psikodinamik terapinin amacı, bireyin sınav kaygısına sebep olan derin psikolojik süreçleri anlamasını ve bu süreçlerle daha sağlıklı bir şekilde başa çıkmasını sağlamaktır.

    Şema terapi

    Şema terapi, bireylerin çocukluk ve ergenlik dönemlerinde gelişen ve olumsuz düşünce kalıplarına (şemalara) dayalı tepkilerini değiştirmeyi hedefleyen bir yaklaşımdır. Sınav kaygısının temelinde yatan ve geçmiş deneyimlerden kaynaklanan olumsuz şemalar, bireyin sınav durumunda tetiklenebilir.

    • Terapide neler yapılır?
      • Şemaların tanınması: Terapist, danışanın sınav anında tetiklenen olumsuz şemaları belirlemesine yardımcı olur. Bu şemalar, örneğin “yetersizlik şeması” (başarısız olacağım inancı) veya “onay arama şeması” (başarılı olmazsam kabul görmem) gibi olabilir. Danışan, bu şemaların kökenini ve sınav kaygısını nasıl tetiklediğini anlamaya çalışır.
      • Şemaların dönüştürülmesi: Şemalar tanımlandıktan sonra, terapist ve danışan birlikte bu şemaların yeniden yapılandırılması üzerinde çalışır. Örneğin, “Başarısız olacağım” düşüncesi yerine, “Sınava iyi hazırlandım ve elimden geleni yapacağım” gibi daha gerçekçi ve pozitif düşünceler oluşturulur.
      • Deneyimsel teknikler: Şema terapisi, bilişsel çalışmanın yanı sıra deneyimsel teknikleri de içerir. Bu teknikler arasında, sandalye çalışması ve imgeleme gibi yöntemler yer alır. Danışan, sınav kaygısına yol açan geçmiş deneyimleri yeniden canlandırarak bu deneyimlerle yüzleşir ve olumsuz duyguları dönüştürmeye çalışır.

    Şema terapisi, bireyin sınav anında otomatik olarak ortaya çıkan olumsuz düşünce ve duygusal tepkilerini fark edip değiştirmesine yardımcı olarak, kaygıyı yönetmeyi hedefler.

    EMDR terapisi

    EMDR terapisi, geçmişte yaşanan olumsuz ve travmatik deneyimlerin, günümüzde kaygı yaratan durumlara nasıl etki ettiğini anlamaya ve bu deneyimleri yeniden işlemeye odaklanır. Sınav kaygısı olan bireylerde, sınavla ilgili travmatik anılar veya başarısızlıkla sonuçlanan olaylar sınav anında kaygıyı tetikleyebilir.

    • Terapide neler yapılır?
      • Travmatik anıların işlenmesi: EMDR terapisinde, bireyin sınav kaygısına sebep olan olumsuz anılar üzerinde çalışılır. Terapist, bireyin bu anıları yeniden deneyimlemesini sağlayarak, göz hareketleri veya çift taraflı uyarım (dokunsal veya işitsel) kullanarak anıların işlenmesini kolaylaştırır.
      • Olumsuz inançların dönüştürülmesi: Terapist, danışanın sınav kaygısına neden olan olumsuz inançlarını (“Başarısız olacağım” gibi) pozitif ve destekleyici inançlarla değiştirmesine yardımcı olur. Danışan, sınav anında kendini daha güçlü ve yeterli hissetmeye başlar.
      • Desensitizasyon süreci: Birey, sınav durumları hakkında düşünürken kaygı seviyesini azaltmak amacıyla belirli göz hareketleri veya çift taraflı uyarım tekniklerini kullanarak travmatik anılar üzerinde çalışır. Bu süreç, sınav anında yaşanan yoğun kaygının azalmasını ve bireyin daha rahat bir şekilde sınavlara hazırlanmasını sağlar.

    EMDR terapisi, sınav kaygısının altında yatan ve geçmişte yaşanmış olumsuz anıları hedef alarak, bireyin sınav performansını artırmasına katkıda bulunur.

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT)

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT), sınav kaygısının tedavisinde en yaygın ve etkinliği kanıtlanmış yöntemlerden biridir. BDT, bireyin sınav kaygısına sebep olan düşünce ve inanç kalıplarını tanımasına ve bu kalıpları değiştirmesine odaklanır.

    • Terapide neler yapılır?
      • Olumsuz düşüncelerin belirlenmesi ve yeniden yapılandırılması: Terapist, danışanın sınav sırasında veya öncesinde yaşadığı olumsuz ve kaygı yaratan düşünceleri belirler. Örneğin, “Sınavda başarısız olursam herkesin gözünde küçük düşeceğim” gibi düşünceler ele alınır ve bu düşüncelerin yerine daha gerçekçi ve pozitif düşünceler yerleştirilir.
      • Davranışsal teknikler: BDT, sadece düşüncelerin değil, aynı zamanda sınav kaygısını tetikleyen davranışların da değiştirilmesine odaklanır. Danışana sınav öncesi gevşeme egzersizleri, nefes teknikleri ve rahatlama stratejileri öğretilir. Bu teknikler, bireyin sınav anında kaygı seviyesini düşürmesini ve sakin kalmasını sağlar.
      • Maruz bırakma egzersizleri: BDT sürecinde, danışan yavaş yavaş sınavla ilgili stresli durumlara maruz bırakılarak bu durumlarla başa çıkma becerisi geliştirilir. Bu süreçte, danışan kontrollü ve güvenli bir ortamda sınav ortamını deneyimleyerek sınav kaygısını yönetmeyi öğrenir.

    BDT, bireyin sınav kaygısını tetikleyen düşünce ve davranışları yeniden düzenlemesine yardımcı olarak, kaygı seviyesini azaltmayı ve performansını iyileştirmeyi amaçlar.

    Sınav kaygısı, uygun psikoterapi yöntemleriyle etkili bir şekilde tedavi edilebilecek bir durumdur. Psikodinamik terapi, şema terapi, EMDR terapisi ve bilişsel davranışçı terapi, bireylerin sınav kaygısını anlamalarına, bu kaygının kökenine inerek kalıcı çözümler üretmelerine ve kaygıyı yönetmek için etkili stratejiler geliştirmelerine olanak tanır. Her bireyin sınav kaygısının nedeni ve şiddeti farklı olduğu için, hangi terapi yönteminin uygun olduğunu belirlemek amacıyla bir uzmana başvurmak önemlidir. Doğru destek ve terapi ile sınav kaygısının üstesinden gelmek, bireyin sınav performansını artırarak kendine güvenini yeniden kazanmasına yardımcı olabilir.

    Referanslar

    Zayfert, C., & Becker, C. B. (2007). Cognitive-behavioral therapy for PTSD: A case formulation approach. Guilford Press.

    American Psychological Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). American Psychiatric Publishing.

    Beck, J. S. (2011). Cognitive behavior therapy: Basics and beyond. Guilford Press.

    Farrell, J. M., & Shaw, I. A. (2018). Schema therapy for borderline personality disorder. Wiley.

    Shapiro, F. (2001). Eye movement desensitization and reprocessing (EMDR) therapy: Basic principles, protocols, and procedures. Guilford Press.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.

    Wolitzky, D. L. (2010). Psychodynamic therapy for adults. In J. C. Norcross, G. R. VandenBos, & D. K. Freedheim (Eds.), History of psychotherapy: Continuity and change (2nd ed., pp. 163-200). American Psychological Association.

  • Sınav kaygısı nedir?

    “Sınav kaygısı” teriminin, literatürde spesifik olarak ilk kez kim tarafından ve ne zaman kullanıldığına dair net bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak sınav kaygısına ilişkin araştırmalar, 1950’ler ve 1960’larda psikologların sınav performansı ve anksiyete arasındaki ilişkiyi incelemeye başlamasıyla yaygınlaşmıştır.

    Bu dönemde özellikle, sınav kaygısı (test anxiety) kavramı üzerinde çalışan Charles D. Spielberger, bu alanda önemli katkılarda bulunmuştur. Spielberger’in çalışmaları, sınav kaygısını “bir sınav veya değerlendirme durumunda ortaya çıkan durumluk ve sürekli anksiyete” olarak tanımlamıştır ve bu, alandaki temel kavramsallaştırmalardan biri olmuştur.

    Spielberger, 1966 yılında geliştirdiği Test Anxiety Inventory (TAI) ile sınav kaygısını ölçmek ve bu durumun etkilerini incelemek için önemli bir araç sunmuştur. Bu envanter, sınav kaygısını bilişsel ve duygusal bileşenler üzerinden değerlendiren ilk ölçeklerden biridir. Bu nedenle, sınav kaygısı teriminin gelişimi ve kullanımı açısından Charles D. Spielberger’in çalışmaları oldukça önemlidir.

    Dolayısıyla, sınav kaygısı teriminin bilimsel bağlamda kullanımı, büyük ölçüde 1960’lar ve sonrasında, bu alanda öncü olan araştırmacıların katkılarıyla şekillenmiştir. Ancak terimin tam olarak kim tarafından ve nerede ilk kez kullanıldığı konusunda kesin bir tarih veya kişi belirtmek zor olabilir.

    Sınav kaygısı nedir?

    Sınav kaygısı, bireyin sınav sürecinde yaşadığı yoğun endişe, korku ve stres durumudur. Bu kaygı, sınavdan önce, sınav sırasında veya sınav sonrasında ortaya çıkabilir ve kişinin performansını olumsuz yönde etkileyebilir. Sınav kaygısı, fizyolojik, bilişsel ve duygusal belirtilerle kendini gösterebilir. DSM-5 ve ICD-10 gibi tanı sistemlerinde sınav kaygısı, genellikle genel anksiyete bozukluğu veya spesifik fobiler altında değerlendirilir.

    Sınav kaygısının belirtileri nelerdir?

    Sınav kaygısının belirtileri fiziksel, bilişsel ve duygusal olmak üzere üç temel kategoride incelenebilir:

    • Fiziksel belirtiler: Hızlı kalp atışı, terleme, mide bulantısı, baş dönmesi, kas gerginliği, nefes darlığı ve titreme gibi fizyolojik reaksiyonlar.
    • Bilişsel belirtiler: Dikkat dağınıklığı, odaklanma zorluğu, sınavdan başarısız olma düşüncesi, kendine güvensizlik, unutkanlık ve sınav sırasında “boşluk” hissi yaşama.
    • Duygusal belirtiler: Yoğun korku, stres, panik, öfke, hayal kırıklığı ve umutsuzluk gibi duygusal tepkiler.

    Sınav kaygısının nedenleri nelerdir?

    Sınav kaygısının gelişiminde biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörler rol oynar:

    • Biyolojik faktörler: Genetik yatkınlık ve nörotransmitter dengesizlikleri sınav kaygısının ortaya çıkmasında etkili olabilir.
    • Psikolojik faktörler: Mükemmeliyetçilik, düşük benlik saygısı, yetersizlik hissi ve geçmiş başarısızlık deneyimleri bireyin sınav kaygısı yaşamasına yol açabilir. Ayrıca, kişinin sınavı bir tehdit olarak algılaması, sınav sonucunu kişisel değerle ilişkilendirmesi de kaygıyı artırabilir.
    • Çevresel faktörler: Aile baskısı, öğretmen beklentileri, akran rekabeti ve toplumdaki başarı odaklılık sınav kaygısını tetikleyebilir. Ayrıca, uygun olmayan çalışma koşulları ve sınava yeterince hazırlanamama da bu duruma katkıda bulunabilir.

    Sınav kaygısının psikolojik etkileri nelerdir?

    Sınav kaygısı, bireyin akademik performansını olumsuz etkileyebilir ve uzun vadede özgüven kaybına, motivasyon düşüklüğüne ve genel anksiyete seviyelerinde artışa yol açabilir. Bu kaygı, aynı zamanda depresyon, sosyal anksiyete ve diğer anksiyete bozuklukları ile ilişkili olabilir. Özellikle çocuklar ve ergenlerde sınav kaygısı, eğitim hayatına devam etme isteğini azaltabilir ve akademik başarısızlık riskini artırabilir.

    Sınav kaygısının tedavisi ve başa çıkma yöntemleri

    Sınav kaygısının tedavisi ve yönetimi için psikoterapi, ilaç tedavisi ve çeşitli başa çıkma teknikleri kullanılabilir.

    • Psikoterapi yaklaşımları:
      • Bilişsel davranışçı terapi (BDT): BDT, sınav kaygısının bilişsel ve davranışsal bileşenlerini ele alır. BDT ile birey, sınavla ilgili olumsuz düşüncelerini yeniden yapılandırmayı ve kaygı ile başa çıkma becerilerini geliştirmeyi öğrenir.
      • EMDR terapisi: EMDR (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme), geçmiş sınav deneyimlerinden kaynaklanan olumsuz anıların ve duyguların işlenmesine yardımcı olabilir.
      • Şema terapisi: Özellikle mükemmeliyetçi veya başarısızlık odaklı şemalarla çalışan bireylerde, şema terapisi sınav kaygısını azaltmada etkili olabilir.
      • Mindfulness ve stres azaltma teknikleri: Mindfulness temelli stres azaltma programları, bireylerin sınav kaygısını yönetmesine ve anksiyete düzeylerini düşürmesine yardımcı olabilir.
    • İlaç tedavisi: Yoğun sınav kaygısı yaşayan bireylerde, özellikle performans anksiyetesi veya genel anksiyete bozukluğu ile ilişkili durumlarda, antidepresanlar veya anksiyolitikler gibi ilaçlar kısa süreli bir çözüm olarak kullanılabilir. Ancak ilaç tedavisi, mutlaka bir psikiyatrist tarafından değerlendirilmelidir.
    • Başa çıkma yöntemleri:
      • Zaman yönetimi ve planlama: Bireylerin sınavlara planlı bir şekilde hazırlanması, kaygı düzeylerini azaltabilir. Çalışma programları ve ara verme teknikleri ile sınav süreci daha kontrollü hale getirilebilir.
      • Gevşeme teknikleri: Derin nefes alma, progresif kas gevşetme ve meditasyon gibi gevşeme teknikleri, sınav öncesinde ve sırasında kaygıyı azaltmada etkili olabilir.
      • Olumlu düşünce ve motivasyon geliştirme: Kendine olumlu telkinlerde bulunma, sınav sürecine yönelik gerçekçi ve pozitif bir bakış açısı geliştirme, kaygıyı yönetmede önemli bir rol oynar.

    Sınav kaygısı, bireyin akademik ve duygusal yaşamını etkileyen önemli bir sorundur. Ancak, uygun psikolojik destek ve başa çıkma teknikleri ile bu kaygı yönetilebilir. Erken müdahale, bireyin sınav performansını ve genel yaşam kalitesini artırabilir. Sınav kaygısı yaşayan bireylerin, profesyonel yardım alarak kendilerine uygun tedavi yöntemlerini belirlemeleri önemlidir.

    Referanslar

    Hembree, R. (1988). Correlates, causes, effects, and treatment of test anxiety. Review of Educational Research, 58(1), 47-77.

    Spielberger, C. D. (1966). Theory and research on anxiety. In C. D. Spielberger (Ed.), Anxiety and behavior (pp. 3-20). Academic Press.

    Spielberger, C. D. (1980). Test Anxiety Inventory (TAI): Test manual. Palo Alto, CA: Consulting Psychologists Press.

    Sarason, I. G. (1959). Test anxiety and intellectual performance. Journal of Abnormal and Social Psychology, 59(2), 272-275.

    Sarason, I. G., & Mandler, G. (1952). Some correlates of test anxiety. Journal of Abnormal and Social Psychology, 47(4), 810-817.

    Zeidner, M. (1998). Test Anxiety: The state of the art. Plenum Press.

    Cassady, J. C., & Johnson, R. E. (2002). Cognitive test anxiety and academic performance. Contemporary Educational Psychology, 27(2), 270-295.

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).

    World Health Organization. (1992). The ICD-10 classification of mental and behavioural disorders.

    Beck, A. T., & Emery, G. (1985). Anxiety disorders and phobias: A cognitive perspective. Basic Books.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.

    Shapiro, F. (2018). Eye movement desensitization and reprocessing (EMDR) therapy: Basic principles, protocols, and procedures (3rd ed.). Guilford Press.

  • Sosyal fobi tedavisi için psikoterapi

    Sosyal fobi (sosyal anksiyete bozukluğu), kişinin sosyal ortamlarda veya performans gerektiren durumlarda yoğun kaygı ve korku hissetmesiyle karakterize edilen bir kaygı bozukluğudur. Bu bozukluk, bireyin günlük yaşamını ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyerek, işlevselliğinde önemli düşüşlere yol açabilir.

    Sosyal fobi tedavisinde en yaygın ve etkili yöntemlerden biri psikoterapidir. Psikoterapi, bireyin kaygı seviyesini azaltmayı, özgüvenini artırmayı ve sosyal ortamlarda daha rahat bir şekilde işlev görmesini hedefler.

    Bu yazıda sosyal fobi tedavisinde etkili olduğu tespit edilen şu dört psikoterapi yaklaşımı ele alınacaktır:

    • Psikodinamik terapi
    • Şema terapi
    • Bilişsel davranışçı terapi
    • EMDR terapisi

    Psikodinamik terapi ve sosyal fobi tedavisi

    Psikodinamik terapi (PT), sosyal fobi tedavisinde kullanılan, bireyin geçmiş deneyimlerini ve bu deneyimlerin günümüzdeki davranışlar ve duygular üzerindeki etkilerini anlamaya odaklanan bir yaklaşımdır. Bu terapi yöntemi, özellikle bilinçdışı süreçlerin ve geçmiş travmaların sosyal anksiyete bozukluğunun kökeninde nasıl rol oynadığını araştırarak, bireyin bu süreçleri fark etmesine ve ele almasına yardımcı olur. Psikodinamik terapi, sosyal fobi tedavisinde genellikle daha derinlemesine ve uzun vadeli bir yaklaşım sunar.

    PT’nin temel ilkeleri ve sosyal fobiye uyarlanmaları

    Psikodinamik terapi, bireyin bilinçdışı çatışmalarını, çocukluk döneminden gelen deneyimlerini ve bu deneyimlerin bireyin mevcut duygusal ve davranışsal sorunları üzerindeki etkilerini araştırır. Sosyal fobi (sosyal anksiyete bozukluğu) olan bireylerde, genellikle çocukluk döneminde yaşanmış olan eleştiriler, aşağılanma deneyimleri veya reddedilme gibi olumsuz olaylar, bilinçdışı düzeyde derin bir etki bırakmış olabilir. Bu tür deneyimler, bireyin kendini değersiz, yetersiz veya sevilmez hissetmesine neden olarak, sosyal ortamlarda yoğun bir kaygı yaşamasına sebep olabilir.

    Psikodinamik terapi, bu bilinçdışı süreçlerin ve geçmiş travmaların farkına varılmasını ve bu süreçlerin bireyin güncel yaşantısına nasıl etki ettiğinin anlaşılmasını sağlar. Birey, bu farkındalık süreci ile birlikte, sosyal ortamlarda yaşadığı kaygının kökenini keşfeder ve bu kaygının altında yatan duygusal ve bilişsel yapıları yeniden yapılandırma şansı bulur.

    1. Aktarım ve karşı aktarım süreçleri

    Psikodinamik terapinin temel unsurlarından biri, aktarım ve karşı aktarım süreçleridir. Aktarım, bireyin çocukluk döneminde önemli figürlerle (örneğin, ebeveynlerle) yaşadığı duygusal deneyimlerin, terapist ile olan ilişkide yeniden canlanmasıdır. Sosyal fobi tedavisinde, birey terapist ile olan ilişkide, sosyal ortamlarda yaşadığı kaygıyı ve savunma mekanizmalarını tekrarlayabilir. Örneğin, birey terapisti eleştirici veya reddedici olarak algılayabilir ve bu algı, bireyin çocukluk döneminde yaşadığı benzer deneyimlerin yansıması olabilir.

    Karşı aktarım ise terapistin, bireyin bu aktarımına verdiği tepkidir. Terapist, bireyin bu tepkilerini fark ederek, bireyin bilinçdışı süreçlerini anlamasına ve bu süreçleri yeniden yapılandırmasına yardımcı olur. Aktarım ve karşı aktarım süreçleri, bireyin geçmiş deneyimlerinin güncel sosyal kaygılar üzerindeki etkisini ortaya koyar ve bu sayede birey, bu geçmiş deneyimlerin yükünden kurtulmaya ve daha sağlıklı sosyal etkileşimler kurmaya yönelik adımlar atar.

    2. Savunma mekanizmalarının fark edilmesi ve çözümlenmeleri

    Psikodinamik terapi, bireyin sosyal anksiyetesine katkıda bulunan savunma mekanizmalarını fark etmesini ve bu mekanizmaları çözümlemesini amaçlar. Sosyal fobiye sahip bireyler, genellikle kendilerini korumak için içe kapanma, kaçınma veya sosyal ortamlarda duygusal olarak uzak durma gibi savunma mekanizmaları geliştirebilirler. Bu mekanizmalar, bireyin kendini güvende hissetmesini sağlasa da, sosyal kaygının sürmesine ve sosyal becerilerin gelişememesine neden olabilir.

    Terapist, bireyin bu savunma mekanizmalarını fark etmesine yardımcı olarak, bu mekanizmaların arkasındaki duygusal ihtiyaçları ve korkuları anlamasına olanak tanır. Örneğin, bireyin eleştirilme korkusundan dolayı sürekli kendini geri çekmesi, aslında geçmişte yaşadığı bir eleştirilme veya reddedilme deneyimine dayalı olabilir. Bu tür savunmaların fark edilmesi ve bu savunmaların altında yatan duygusal süreçlerin ele alınması, bireyin sosyal ortamlarda daha özgür ve kendine güvenli bir şekilde hareket etmesine yardımcı olur.

    3. Bilinçdışı duyguların ifade edilmesi

    Psikodinamik terapi, bireyin bilinçdışı düzeyde yaşadığı ve ifade edemediği duyguları fark etmesine ve bu duyguları anlamasına yardımcı olur. Sosyal fobiye sahip bireyler, genellikle öfke, hayal kırıklığı veya üzüntü gibi güçlü duyguları bastırma eğilimindedir. Bu duygular bastırıldıkça, sosyal ortamlarda yoğun bir kaygı ve huzursuzluk olarak kendini gösterebilir.

    Terapide, bireyin bu duyguları keşfetmesi ve ifade etmesi teşvik edilir. Birey, terapist ile güvenli bir ortamda bu duyguları yaşama ve ifade etme şansı bulur. Bu süreç, bireyin sosyal etkileşimlerde yaşadığı kaygının duygusal kökenlerini anlamasına ve bu kaygının neden olduğu olumsuz düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmesine olanak tanır.

    4. İlişkisel yaklaşım

    Psikodinamik terapi, sosyal fobinin tedavisinde ilişkisel bir yaklaşım benimser. Bireyin sosyal kaygılarının temelinde, geçmiş ilişkiler ve bu ilişkilerde yaşanan olumsuz deneyimler olabilir. Terapist, bireyin geçmişte önemli kişilerle (ebeveyn, kardeş, arkadaş vb.) yaşadığı deneyimlerin, bireyin kendine ve başkalarına olan bakış açısını nasıl etkilediğini araştırır.

    Terapist ve danışan arasındaki ilişki, bu geçmiş ilişkilerin bir mikrokozmosu olarak ele alınır. Terapide ortaya çıkan duygu ve tepkiler, bireyin sosyal kaygılarının temelinde yatan ilişkisel dinamiklerin anlaşılmasına yardımcı olur. Bu süreç, bireyin kendine ve başkalarına dair daha olumlu ve gerçekçi bir bakış açısı geliştirmesine olanak tanır.

    PT’nin etkinliği ve araştırma bulguları

    Psikodinamik terapinin sosyal fobi tedavisinde etkinliği, son yıllarda yapılan çalışmalarla desteklenmiştir. Özellikle, bu terapi yöntemi, bireylerin sosyal fobinin altında yatan karmaşık duygusal ve ilişkisel süreçleri anlamalarına ve bu süreçleri yeniden yapılandırmalarına yardımcı olur. Araştırmalar, psikodinamik terapinin sosyal fobi belirtilerini azaltmada ve bireyin sosyal ortamlardaki işlevselliğini artırmada etkili olabileceğini göstermektedir.

    Bununla birlikte, psikodinamik terapi genellikle uzun süreli bir yaklaşım gerektirdiği için, sosyal fobi tedavisinde kısa süreli müdahaleler arayan bireyler için uygun olmayabilir. Yine de, sosyal fobinin kökenine inmek ve bu bozukluğun duygusal ve ilişkisel temellerini ele almak isteyen bireyler için derinlemesine bir anlayış sunar.

    Psikodinamik terapi, sosyal fobi tedavisinde bireyin geçmiş deneyimlerini ve bilinçdışı süreçlerini anlamasına yardımcı olan derinlemesine bir yaklaşımdır. Bu terapi yöntemi, bireyin sosyal ortamlarda yaşadığı kaygının kökenini keşfetmesine ve bu kaygının duygusal ve ilişkisel temellerini ele almasına olanak tanır. Terapide kullanılan aktarım, savunma mekanizmalarının çözümlenmesi ve bilinçdışı duyguların ifade edilmesi gibi teknikler, bireyin kendine olan güvenini ve sosyal becerilerini geliştirmesine katkı sağlar.

    Şema terapi ve sosyal fobi tedavisi

    Şema terapi (ŞT), sosyal fobi (sosyal anksiyete bozukluğu) tedavisinde kullanılan ve özellikle derinlemesine, köklü duygusal ve bilişsel yapıları ele almayı amaçlayan bir psikoterapi yöntemidir. Şema terapi, sosyal fobiye katkıda bulunan erken dönem yaşam deneyimlerini ve bu deneyimlerin oluşturduğu bilişsel ve duygusal şemaları fark etmeyi ve değiştirmeyi amaçlar. Sosyal fobisi olan bireylerde, genellikle geçmişte yaşanan olumsuz deneyimlerin sonucu olarak gelişen bu şemalar, bireyin sosyal ortamlarda kaygı yaşamasına yol açar.

    ŞT’nin temel ilkeleri ve sosyal fobiye uyarlanmaları

    Şema terapi, bilişsel terapi, davranışçı terapi ve deneyimsel terapi yaklaşımlarını birleştirir ve bireyin çocukluk döneminde oluşmuş olan derin yapısal şemalarını ve bu şemaların bireyin güncel yaşamındaki etkilerini incelemeyi hedefler. Şema terapinin sosyal fobi tedavisinde temel aldığı yaklaşımlar arasında erken dönem uyumsuz şemaların fark edilmesi, bu şemaların etkinliğini azaltacak stratejilerin uygulanması ve bireyin bu şemaların etkisinden kurtulmasına yardımcı olacak yeni becerilerin geliştirilmesi bulunmaktadır.

    1. Erken dönem uyumsuz şemaların tanımlanması

    Sosyal fobisi olan bireyler, genellikle “kusurluluk”, “reddedilme” ve “yetersizlik” gibi erken dönem uyumsuz şemalara sahiptir. Bu şemalar, bireyin çocukluk ve ergenlik döneminde yaşadığı olumsuz deneyimlerden kaynaklanır. Örneğin, sürekli eleştirilme, aşağılanma veya yeterince onaylanmama gibi deneyimler, bireyin kendini yetersiz, değersiz veya kabul görmez hissetmesine yol açabilir. Şema terapi, bu uyumsuz şemaların terapötik süreçte tanımlanmasını ve bireyin bu şemaların farkına varmasını sağlar.

    Şema terapide, terapist ve birey, bu şemaların nasıl oluştuğunu ve bireyin güncel yaşamındaki sosyal kaygılarla nasıl ilişkilendiğini birlikte keşfeder. Bu süreç, bireyin kendine ve başkalarına yönelik bakış açısını değiştirmesine ve bu şemaların gücünü azaltmasına olanak tanır (Pugh, 2015).

    2. Şema modlarının fark edilmesi ve yönetilmesi

    Şema terapi, sosyal fobi tedavisinde “şema modları” kavramını da ele alır. Şema modları, bireyin içsel dünyasında aktif hale gelen çeşitli duygu, düşünce ve davranış kalıplarını ifade eder. Sosyal fobisi olan bireylerde, genellikle “kaçınmacı koruyucu” ve “eleştirici ebeveyn” modları aktif hale gelir.

    • Kaçınmacı koruyucu mod: Birey, sosyal ortamlardan ve kaygı yaratan durumlardan kaçınarak kendini korumaya çalışır. Bu mod, bireyin kaygıdan kaçınmasına yardımcı olurken, uzun vadede sosyal becerilerin gelişmesini engeller ve sosyal fobinin sürmesine katkıda bulunur.
    • Eleştirici ebeveyn mod: Bu modda, birey kendi içsel dünyasında sürekli olarak eleştirilir ve yetersiz görülür. Bu, bireyin sosyal etkileşimler sırasında kendini sürekli eleştirici bir gözle değerlendirmesine ve yoğun bir kaygı yaşamasına neden olur.

    Şema terapide, bireyin bu modları fark etmesi ve bu modların nasıl işlediğini anlaması sağlanır. Terapist, bireyin bu modların etkisinden kurtulmasına ve bu modların yerini daha sağlıklı ve destekleyici modların almasına yardımcı olur.

    3. Duygusal işlenme ve deneyimsel teknikler

    Şema terapi, sosyal fobi tedavisinde duygusal işlenme ve deneyimsel teknikler kullanarak bireyin sosyal kaygının altında yatan duygusal süreçleri keşfetmesine olanak tanır. Bu süreçte, bireyin yaşadığı derin duyguların (örneğin, utanç, reddedilme korkusu, yalnızlık hissi) güvenli bir terapötik ortamda deneyimlenmesi teşvik edilir.

    Deneyimsel teknikler, bireyin bu duyguları yeniden yaşamasına ve bu duygularla ilgili yeni bakış açıları geliştirmesine yardımcı olur. Özellikle, sandalye tekniği ve imajinasyon (hayal gücü) teknikleri, bireyin geçmişte yaşadığı olumsuz olayları ve bu olayların sosyal fobiye katkıda bulunan etkilerini yeniden yapılandırmasına olanak tanır. Bu süreç, bireyin geçmiş deneyimlerden kaynaklanan yoğun kaygı ve olumsuz düşünce kalıplarını dönüştürmesini sağlar.

    4. Sağlıklı yetişkin modunun geliştirilmesi

    Şema terapinin sosyal fobi tedavisinde önemli bir bileşeni, bireyin “sağlıklı yetişkin” modunu geliştirmesidir. Sağlıklı yetişkin modu, bireyin kendine karşı daha şefkatli, anlayışlı ve destekleyici bir tavır geliştirmesini ifade eder. Sosyal fobisi olan bireyler, genellikle kendilerini eleştiren ve küçümseyen iç seslerle başa çıkmakta zorlanır. Şema terapide, terapist ve birey, bu eleştirici sesleri fark ederek, yerlerine daha destekleyici ve kendine güven veren düşünceleri yerleştirmeye çalışır.

    Sağlıklı yetişkin modu, bireyin sosyal ortamlarda kendine güvenini artırır ve bu ortamlarda kendini ifade etme becerilerini geliştirmesine yardımcı olur. Bu süreç, bireyin sosyal kaygının üstesinden gelmesine ve sosyal becerilerini etkili bir şekilde kullanmasına olanak tanır.

    ŞT’nin etkinliği ve araştırma bulguları

    Şema terapinin sosyal fobi tedavisindeki etkinliği, son yıllarda yapılan araştırmalarla desteklenmiştir. Araştırmalar, şema terapinin sosyal fobinin altında yatan derin ve köklü bilişsel yapıları ele alarak, sosyal kaygı belirtilerini azaltmada etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle, şema terapinin uzun vadeli etkilerinin kalıcı olduğu ve bireylerin sosyal ortamlardaki işlevselliğini artırdığı bulunmuştur.

    Bununla birlikte, şema terapi genellikle daha uzun süreli bir yaklaşım gerektirdiği için, sosyal fobi tedavisinde hızlı çözümler arayan bireyler için uygun olmayabilir. Ancak, sosyal fobinin kökenine inmek ve bu bozukluğun duygusal ve bilişsel temellerini ele almak isteyen bireyler için derinlemesine bir tedavi süreci sunar.

    Şema terapi, sosyal fobi tedavisinde bireyin erken dönem uyumsuz şemalarını ve bu şemaların güncel yaşantısındaki etkilerini anlamasına yardımcı olan kapsamlı bir yaklaşımdır. Bu terapi yöntemi, bireyin sosyal kaygıya katkıda bulunan derin bilişsel ve duygusal yapıları ele almasını sağlar. Terapide kullanılan şema modlarının yönetilmesi, deneyimsel teknikler ve sağlıklı yetişkin modunun geliştirilmesi gibi yöntemler, bireyin sosyal becerilerini geliştirmesine ve sosyal fobi belirtilerini azaltmasına katkıda bulunur.

    Bilişsel davranışçı terapi ve sosyal fobi tedavisi

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), sosyal fobi (sosyal anksiyete bozukluğu) tedavisinde en sık tercih edilen ve en etkili yöntemlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu terapi yaklaşımı, bireyin sosyal durumlar karşısında geliştirdiği olumsuz düşünceleri ve kaçınma davranışlarını değiştirmeyi amaçlar. BDT, sosyal fobisi olan bireylerin hem bilişsel hem de davranışsal tepkilerini ele alarak kapsamlı bir tedavi süreci sunar.

    BDT’nin temel ilkeleri ve sosyal fobiye uyarlanmaları

    BDT’nin temel ilkeleri, bireyin düşünce, duygu ve davranışlarının birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini anlamaya dayanır. Sosyal fobisi olan bireylerde, genellikle olumsuz ve gerçekçi olmayan düşünceler (örneğin, “Kendimi küçük düşüreceğim” veya “İnsanlar benim aptal olduğumu düşünecek”) sosyal durumlar karşısında yoğun bir kaygıya yol açar. Bu düşünceler, kişinin sosyal ortamlardan kaçınmasına veya bu ortamlarda büyük bir stres yaşamasına sebep olur.

    BDT, bu olumsuz düşünceleri fark etmek, sorgulamak ve değiştirmek üzerine odaklanır. Aynı zamanda bireyin kaçınma davranışlarını azaltarak, daha sağlıklı başa çıkma mekanizmaları geliştirmesine yardımcı olur. BDT’nin sosyal fobi tedavisinde kullandığı temel teknikler arasında bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma teknikleri ve sosyal beceri eğitimi bulunmaktadır.

    1. Bilişsel yeniden yapılandırma

    Bilişsel yeniden yapılandırma, sosyal fobi tedavisinde kullanılan temel tekniklerden biridir. Bu süreçte birey, sosyal durumlarla ilgili olumsuz otomatik düşüncelerini fark eder ve bu düşünceleri sorgular. Terapi sırasında, bu olumsuz düşüncelerin doğruluğunu değerlendirmek ve daha gerçekçi ve dengeli alternatif düşünceler geliştirmek üzerine çalışılır. Örneğin:

    • Otomatik Düşünce: “Eğer konuşurken hata yaparsam, herkes benim aptal olduğumu düşünecek.”
    • Alternatif Düşünce: “Herkes hata yapabilir ve bu genellikle insanlar tarafından hoş görülür. Hata yapmak benim değersiz olduğum anlamına gelmez.”

    Bilişsel yeniden yapılandırma, bireyin sosyal durumlar karşısında daha gerçekçi ve olumlu bir bakış açısı geliştirmesine yardımcı olur, böylece kaygı düzeyi azalır ve sosyal ortamlara karşı daha cesur bir yaklaşım sergilenir.

    2. Maruz bırakma teknikleri

    Maruz bırakma, BDT’nin sosyal fobi tedavisinde kullanılan bir başka önemli bileşenidir. Bu teknik, bireyin kaygı yaratan sosyal durumlara kademeli olarak maruz bırakılmasını içerir. Amaç, kişinin bu durumlarla yüzleşmesini sağlamak ve zamanla bu durumlardaki kaygı seviyesini azaltmaktır. Maruz bırakma, bireyin sosyal ortamlara daha alışmasını ve bu ortamlarda kendini daha rahat hissetmesini sağlar.

    Maruz bırakma genellikle hiyerarşik bir yapı içinde uygulanır. Terapist, bireyin en az kaygı verici durumdan başlayarak, daha zorlu sosyal etkileşimlere doğru aşamalı olarak ilerlemesini sağlar. Örneğin:

    1. Terapistin yanında kısa bir konuşma yapma.
    2. Bir grup önünde tanıdık bir konu hakkında kısa bir konuşma yapma.
    3. Yabancılarla küçük bir sosyal etkinlikte yer alma.

    Bu hiyerarşik yapı, bireyin korkularıyla güvenli bir şekilde başa çıkmasına ve sosyal durumlara dair güven duygusunu pekiştirmesine yardımcı olur.

    3. Sosyal beceri eğitimi

    Sosyal fobisi olan bireyler, genellikle sosyal etkileşimlerde zorlanır ve bu durum, kaygılarını daha da artırabilir. Bu nedenle BDT, sosyal beceri eğitimi ile bireylerin iletişim kurma, göz teması kurma, aktif dinleme gibi temel sosyal becerileri geliştirmesine yardımcı olur. Sosyal beceri eğitimi, bireyin kendine olan güvenini artırarak, sosyal ortamlarda daha rahat ve kendinden emin bir şekilde hareket etmesini sağlar.

    Bu süreçte, terapist ve birey, rol oynama teknikleri ile bireyin sosyal etkileşimler sırasında karşılaşabileceği durumları prova eder. Rol oynama, bireyin potansiyel zorlukları deneyimleyip bu durumlara uygun şekilde yanıt verebilmesini öğrenmesi için güvenli bir alan sunar.

    4. Düşünce kayıtları ve ev ödevleri

    BDT, sosyal fobi tedavisinde etkinliği artırmak için düşünce kayıtları ve ev ödevleri kullanır. Düşünce kayıtları, bireyin sosyal durumlarla ilgili hissettiklerini, düşündüklerini ve bu durumlara verdiği tepkileri kaydetmesini sağlar. Bu kayıtlar, bireyin olumsuz düşünce kalıplarını fark etmesine ve bu düşünceleri sorgulamasına yardımcı olur.

    Ev ödevleri ise terapi seansları arasında bireyin öğrendiği becerileri ve teknikleri gerçek hayatta uygulamasına olanak tanır. Örneğin, birey kendisine korku veren bir sosyal durumu deneyimlemesi ve bu duruma verdiği tepkileri gözlemlemesi için ödev verilebilir. Bu ödevler, bireyin terapiden öğrendiklerini pekiştirmesine ve uygulamalı olarak deneyim kazanmasına katkıda bulunur.

    BDT’nin etkinliği ve araştırma bulguları

    BDT’nin sosyal fobi tedavisinde etkinliği, birçok kontrollü klinik çalışma ile desteklenmiştir. Özellikle bilişsel yeniden yapılandırma ve maruz bırakma tekniklerinin, sosyal fobi belirtilerini azaltmada etkili olduğu gösterilmiştir. Araştırmalar, BDT’nin sosyal fobi tedavisinde hem kısa vadeli hem de uzun vadeli etkiler sağladığını ortaya koymaktadır.

    Ayrıca, BDT ile farmakoterapi kombinasyonu, sosyal fobi tedavisinde tek başına BDT’ye göre daha etkili sonuçlar verebilmektedir. Bununla birlikte, BDT’nin uzun vadeli etkileri daha kalıcı olabilmekte ve bireylerin tedavi sonrasında da kazandıkları becerileri uygulamaya devam etmelerini sağlamaktadır.

    Bilişsel davranışçı terapi, sosyal fobi tedavisinde etkili ve kanıtlanmış bir yöntemdir. BDT, bireyin sosyal durumlara karşı geliştirdiği olumsuz düşünce ve davranış kalıplarını değiştirerek, sosyal anksiyeteyi azaltmayı ve bireyin kendine olan güvenini artırmayı amaçlar. Terapi sürecinde kullanılan bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma teknikleri ve sosyal beceri eğitimi gibi yöntemler, sosyal fobi belirtilerini etkili bir şekilde ele almakta ve bireyin günlük yaşamında daha uyumlu bir şekilde işlev görmesine yardımcı olmaktadır.

    EMDR terapisi ve sosyal fobi tedavisi

    EMDR terapisi, göz hareketleri ile duyarsızlaştırma ve yeniden işleme anlamına gelir ve travmatik anıların veya olumsuz yaşam deneyimlerinin neden olduğu psikolojik sıkıntıları hafifletmek için geliştirilmiş bir terapi yöntemidir. Başlangıçta travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) tedavisinde kullanılan EMDR, son yıllarda sosyal fobi (sosyal anksiyete bozukluğu) gibi diğer kaygı bozukluklarında da etkili bir yöntem olarak öne çıkmıştır. Sosyal fobi tedavisinde EMDR, bireyin sosyal kaygıya neden olan geçmiş olumsuz deneyimleri işlemesine ve bu deneyimlerin etkisini azaltmasına yardımcı olur.

    EMDR terapisinin temel ilkeleri ve sosyal fobiye uyarlanmaları

    EMDR terapisi, beynin bilgiyi işleme sistemini kullanarak bireyin geçmişte yaşadığı olumsuz olayları yeniden yapılandırmasına ve bu olayların duygusal yükünden kurtulmasına dayanır. Sosyal fobisi olan bireylerde, genellikle sosyal ortamlarda yaşanmış aşağılanma, eleştirilme, reddedilme gibi olumsuz deneyimler bulunabilir. Bu tür deneyimler, bireyin sosyal durumlar karşısında yoğun bir kaygı ve kaçınma davranışı geliştirmesine yol açar. EMDR terapisi, bu tür travmatik anıları hedef alarak, bireyin bu anıların neden olduğu olumsuz inançları ve duygusal tepkileri yeniden işlemesini sağlar.

    1. Geçmiş deneyimlerin işlenmesi

    Sosyal fobiye sahip bireylerde, geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler genellikle güncel sosyal kaygıyı tetikler. Örneğin, çocukluk döneminde yaşanan bir alay edilme ya da bir grup içinde aşağılanma deneyimi, bireyin yetişkinlik döneminde de benzer sosyal ortamlarda kaygı yaşamasına yol açabilir. EMDR terapisi, bireyin bu tür travmatik anıları işlemeyi ve bu anıların duygusal yükünü azaltmayı amaçlar.

    Terapist, bireyin belirli bir travmatik anıyı hatırlamasını ve bu anının neden olduğu olumsuz duygu ve düşünceleri fark etmesini sağlar. Aynı zamanda, göz hareketleri, dokunsal uyarılar veya diğer iki yönlü uyarım teknikleri kullanarak, bireyin bu anıyı yeniden işlemesi sağlanır. Bu süreç, bireyin geçmişte yaşadığı olumsuz olayların etkisini hafifletir ve bu olayların bireyin bugünkü sosyal kaygısı üzerindeki etkisini azaltır.

    2. Olumsuz inançların yeniden yapılandırılması

    EMDR terapisinin bir diğer önemli bileşeni, bireyin geçmiş deneyimlerinden kaynaklanan olumsuz inançları fark etmesi ve bu inançları yeniden yapılandırmasıdır. Sosyal fobiye sahip bireyler genellikle “Yetersizim”, “Kabul görmeyeceğim” veya “Başkaları beni eleştirecek” gibi olumsuz inançlara sahiptir. Bu inançlar, bireyin sosyal durumlar karşısında yoğun kaygı yaşamasına ve kaçınma davranışları geliştirmesine yol açar.

    EMDR terapisi, bu olumsuz inançların yeniden yapılandırılmasına yardımcı olur. Terapist, bireyin olumsuz bir inancı hatırlamasını ve bu inancı uyaran geçmiş bir olayı düşünmesini sağlar. Daha sonra, iki yönlü uyarım teknikleri kullanılarak bireyin bu olumsuz inancı yeniden işlemesi ve yerine daha pozitif ve destekleyici bir inanç yerleştirmesi teşvik edilir. Örneğin, “Yetersizim” inancı, EMDR süreciyle “Yeterliyim ve kabul edilebilirim” şeklinde yeniden yapılandırılabilir.

    3. Güncel tetikleyicilerin ele alınması

    Sosyal fobi tedavisinde EMDR, bireyin geçmiş travmatik anılarla bağlantılı olan güncel tetikleyicileri de ele alır. Birey, geçmiş deneyimlerin etkisiyle, sosyal ortamlarda benzer kaygı tetikleyicileriyle karşılaştığında yoğun bir duygusal tepki verebilir. Örneğin, topluluk önünde konuşma yapmak ya da bir grubun içine katılmak gibi durumlar, birey için yoğun bir kaygı kaynağı haline gelebilir.

    EMDR terapisi, bu güncel tetikleyicilerin neden olduğu olumsuz duygusal tepkileri işlemeyi ve bu tepkilerin neden olduğu kaygıyı azaltmayı hedefler. Terapist, bireyin bu tetikleyici durumları gözünde canlandırmasını ve bu durumlardaki kaygı ve olumsuz inançları işlemesini sağlar. Bu süreç, bireyin sosyal ortamlarda kendini daha rahat ve güvenli hissetmesine olanak tanır.

    4. Pozitif inançların güçlendirilmesi

    EMDR terapisinin sosyal fobi tedavisinde son aşaması, bireyin olumlu ve destekleyici inançları güçlendirmesidir. Terapist, bireyin “Ben yeterliyim”, “Sosyal ortamlarda güvendeyim” gibi pozitif inançları benimsemesini ve bu inançları güçlendirmesini teşvik eder. Bu aşama, bireyin sosyal ortamlarda kendine güven duymasını ve kaygının yerine daha pozitif duygular geliştirmesini sağlar.

    EMDR terapisinde, bu pozitif inançlar, geçmiş travmatik deneyimlerle bağlantılı olumsuz inançların yerine geçer ve bireyin sosyal ortamlardaki işlevselliğini artırır. Pozitif inançların güçlendirilmesi, bireyin sosyal kaygıyı aşmasına ve sosyal becerilerini daha etkin bir şekilde kullanmasına olanak tanır.

    EMDR terapisinin etkinliği ve araştırma bulguları

    EMDR terapisinin sosyal fobi tedavisinde etkinliği, son yıllarda yapılan araştırmalarla desteklenmiştir. Araştırmalar, EMDR’nin sosyal fobi belirtilerini azaltmada ve bireyin sosyal ortamlardaki işlevselliğini artırmada etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle, sosyal fobinin kökeninde travmatik veya olumsuz sosyal deneyimlerin yer aldığı durumlarda, EMDR terapisi bu anıları işleyerek bireyin sosyal kaygı düzeyini düşürmektedir.

    Bununla birlikte, EMDR terapisinin sosyal fobi tedavisinde kısa süreli ve yapılandırılmış bir yaklaşım sunduğu ve özellikle geçmiş travmaların sosyal kaygıyla bağlantılı olduğu durumlarda etkili olduğu görülmüştür. Ancak, her bireyin tedaviye yanıtı farklı olabileceğinden, EMDR terapisi bazen diğer psikoterapi yöntemleriyle (örneğin, Bilişsel Davranışçı Terapi) birlikte uygulanabilir.

    Psikoterapi, sosyal fobi tedavisinde etkili ve kanıtlanmış bir yaklaşımdır. Çeşitli terapi yöntemleri, sosyal fobinin altında yatan bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçleri ele alarak, bireyin sosyal kaygıyı aşmasına ve sosyal becerilerini geliştirmesine yardımcı olur.

    Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, Psikodinamik Terapi ve EMDR Terapisi gibi yöntemler, bireyin ihtiyaçlarına ve geçmiş deneyimlerine göre özelleştirilebilir. Bu sayede, sosyal fobi tedavisinde kalıcı ve etkili sonuçlar elde edilebilir.

    Referanslar

    Shapiro, F., & Solomon, R. (2008). EMDR and the treatment of complex PTSD: A review. Behaviour Research and Therapy, 46(10), 1230-1241.

    Leichsenring, F., Salzer, S., & Beutel, M. E. (2013). Psychodynamic therapy and cognitive-behavioral therapy in social anxiety disorder: A multicenter randomized controlled trial. Journal of Affective Disorders, 151(3), 798-807.

    Clark, D. M., & Wells, A. (1995). A cognitive model of social phobia. In R. G. Heimberg, M. R. Liebowitz, D. A. Hope, & F. R. Schneier (Eds.), Social Phobia: Diagnosis, Assessment, and Treatment.

    Goldstein, S., & Naglieri, J. A. (2013). Handbook of Social Anxiety Disorder: Assessment and Treatment.

    Shapiro, F. (2001). Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR): Basic Principles, Protocols, and Procedures.

    Hoge, E. A., et al. (2011). A randomized controlled trial of eye movement desensitization and reprocessing (EMDR) therapy for social anxiety disorder. Cognitive and Behavioral Practice, 18(2), 128-137.

    Nazari, H., et al. (2011). The effectiveness of EMDR in the treatment of social anxiety disorder. Journal of Anxiety Disorders, 25(3), 325-330.

    Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide.

    Pugh, M. (2015). Schema Therapy for Social Anxiety: Clinical Considerations. Cognitive and Behavioral Practice, 22(4), 465-472.

    Rafaeli, E., Bernstein, D. P., & Young, J. (2010). Schema Therapy: Distinctive Features.

    Heimberg, R. G., Salzman, D. G., Holt, C. S., & Blendell, K. A. (1990). Cognitive-behavioral group therapy vs. phenelzine therapy for social phobia: 12-week outcome. Behaviour Research and Therapy, 28(6), 513-522.

    Hofmann, S. G., & Otto, M. W. (2008). Cognitive Behavioral Therapy for Social Anxiety Disorder: Evidence-Based and Disorder-Specific Treatment Techniques.

  • Panik bozukluk tedavisi

    Panik bozukluğu, ani ve yoğun korku veya rahatsızlık nöbetleriyle karakterize bir anksiyete bozukluğudur. Bu nöbetler, kişinin kontrol edemediği ve yaşamını olumsuz etkileyebilecek düzeyde bir anksiyete durumuna sebep olur.

    DSM-5’e (American Psychiatric Association, 2013) göre, panik bozukluk, beklenmedik panik atakların tekrarladığı ve bu ataklar arasında sürekli bir endişe ve kaygı hali yaşandığı bir durumdur. Panik ataklar, tipik olarak kalp çarpıntısı, terleme, nefes darlığı, göğüs ağrısı, baş dönmesi ve ölüm korkusu gibi fiziksel ve bilişsel belirtilerle kendini gösterir.

    ICD-10 (World Health Organization, 1992) panik bozukluğu F41.0 kodu altında sınıflandırır ve bu bozukluğun tekrarlayan, ani başlayan yoğun korku atakları ile karakterize olduğunu belirtir.

    PDM-2’ye (Lingiardi & McWilliams, 2017) göre panik bozukluk, bireyin bilinçdışı çatışmalarının, savunma mekanizmalarının ve travmatik deneyimlerinin bir yansıması olarak değerlendirilir ve bu bozukluk, kişinin geçmiş ilişkileri ve bağlanma tarzları ile bağlantılı olabilir.

    Panik bozukluk tedavi yöntemleri

    Panik bozukluk tedavisinde çeşitli yaklaşımlar mevcuttur ve bu tedavi yöntemleri, kişinin semptomlarını hafifletmek, panik atakların sıklığını ve şiddetini azaltmak ve genel iyilik halini artırmak amacıyla kullanılır.

    İlaç tedavisi

    Panik bozukluk tedavisinde farmakolojik yaklaşımlar oldukça yaygındır ve semptomları hızlı bir şekilde hafifletme potansiyeline sahiptir. İlaç tedavisinde genellikle şu gruplar tercih edilir:

    • Antidepresanlar: Özellikle SSRI (Selektif Serotonin Geri Alım İnhibitörleri) ve SNRI (Serotonin-Norepinefrin Geri Alım İnhibitörleri) grubu antidepresanlar, panik bozukluk tedavisinde birincil seçenekler arasındadır. Bu ilaçlar, beyindeki serotonin seviyelerini düzenleyerek anksiyete belirtilerini hafifletir.
    • Anksiyolitikler: Benzodiazepinler gibi hızlı etkili ilaçlar, akut panik atakları hafifletmede etkili olabilir. Ancak bu ilaçlar bağımlılık riski taşıdığı için uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalıdır.
    • Diğer farmakolojik seçenekler: Beta blokerler gibi ilaçlar, panik ataklar sırasında kalp çarpıntısı ve titreme gibi fiziksel belirtileri hafifletmek için kullanılabilir.

    İlaç tedavisi, psikoterapi ile birlikte kullanıldığında uzun vadeli iyileşme ve semptomların kontrolü açısından daha etkili olabilir. Ancak her birey için ilaç tedavisinin uygunluğu, yan etkiler ve bireyin genel sağlık durumu göz önünde bulundurularak dikkatlice değerlendirilmelidir.

    Psikoterapi yöntemleri

    Panik bozukluğun tedavisinde psikoterapi yöntemleri oldukça önemlidir ve semptomların uzun vadeli kontrolünde etkili rol oynar. Farklı terapi yaklaşımları, panik bozukluğun farklı yönlerine odaklanarak tedavi sürecini kişiye özgü hale getirir.

    Aşağıda panik bozukluk tedavisinde en yaygın kullanılan psikoterapi yöntemleri detaylı bir şekilde ele alınmıştır.

    Psikodinamik terapi

    Psikodinamik terapi, panik bozukluk tedavisinde bireyin geçmiş yaşantılarını, ilişkilerini ve bilinçdışı çatışmalarını keşfetmeye odaklanır. PDM-2’ye (Lingiardi & McWilliams, 2017) göre, panik bozukluk genellikle bireyin çocukluk dönemine dayanan bağlanma sorunları, duygusal ihmal ya da istismar gibi deneyimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu terapi yaklaşımı, bireyin bu erken dönem deneyimlerini yeniden değerlendirmesini sağlar ve panik atakların altında yatan duygusal yaraların ve savunma mekanizmalarının incelenmesine odaklanır.

    Tedavi sürecinde terapist, danışanın erken dönem ilişkilerindeki dinamikleri ve bu ilişkilerin şimdiki yaşamındaki etkilerini keşfetmesine yardımcı olur. Örneğin, çocuklukta güvensiz bağlanma yaşayan bir bireyin, yetişkinlikte panik ataklara karşı savunmasız kalabileceği düşünülür. Bu tür durumlarda psikodinamik terapi, bireyin bu bilinçdışı korkularını ve tepkilerini anlamlandırmasına olanak tanır ve böylece panik atakların sıklığı ve yoğunluğu azalabilir. Psikodinamik terapi, bireyin duygusal farkındalığını artırarak, kendi duygu ve düşünceleri ile daha sağlıklı bir ilişki kurmasını hedefler.

    Bilişsel-davranışçı terapi (BDT)

    BDT, panik bozukluk tedavisinde en yaygın ve etkin kullanılan psikoterapi yöntemlerinden biridir. Bu terapi, panik bozukluğun kaynağında yer alan bilişsel ve davranışsal hataları ele alır. DSM-5 ve PDM-2’ye göre, panik bozukluk genellikle bireyin içsel ve dışsal tehditleri yanlış yorumlaması ve bu düşüncelerin yarattığı anksiyete döngüsü sonucunda ortaya çıkar.

    BDT, bireyin panik atak sırasında yaşadığı otomatik olumsuz düşünceleri belirleyip yeniden yapılandırmasını hedefler. Örneğin, kalp çarpıntısı hisseden bir birey, “Kalp krizi geçiriyorum” şeklinde bir düşünceye kapılabilir. BDT’de, bu tür düşünceler sorgulanır ve daha gerçekçi değerlendirmeler yapılır. Bu süreçte, birey panik belirtilerinin bedensel bir tehlike yaratmadığını ve kontrol edilebilir olduğunu öğrenir.

    Ayrıca, maruz bırakma terapisi BDT’nin önemli bir bileşenidir. Bu teknik, bireyin panik belirtilerini tetikleyen durumlarla kontrollü ve güvenli bir ortamda yüzleşmesini sağlar. Örneğin, nefes darlığı yaşayan birey, terapist rehberliğinde kontrollü nefes egzersizleri yaparak bu hissin zararsız olduğunu deneyimleyebilir. Araştırmalar, maruz bırakma terapisi ile bireylerin korkularını daha etkili bir şekilde yönetebildiğini ve panik atakların sıklığını azalttığını göstermektedir.

    EMDR terapisi

    EMDR terapisi, panik bozukluk tedavisinde özellikle travma temelli vakalarda etkili bir terapi yöntemidir. Panik bozukluğa sahip birçok bireyin geçmişinde travmatik deneyimler olduğu görülür ve bu deneyimler, panik atakların tetikleyicisi olabilir. EMDR terapisi, bu travmatik anıların işlenmesine ve yeniden değerlendirilmesine olanak tanır.

    EMDR’nin temelinde, bireyin travmatik anılarını göz hareketleri veya çift yönlü uyarımlarla (dokunsal ya da işitsel) yeniden işlemleme yöntemi yatar. Terapist, bireyin geçmişte yaşadığı travmatik anıyı hatırlamasını ve bu anıya bağlı olarak ortaya çıkan korku ve panik hissini ele almasını sağlar. Bu süreçte, birey bu anıyı güvenli bir şekilde yeniden değerlendirir ve duygusal tepkilerini düzenlemeyi öğrenir. EMDR terapisi, bu yeniden işlemleme süreci sayesinde bireyin travmatik deneyimleriyle daha sağlıklı bir şekilde başa çıkmasına yardımcı olur.

    Araştırmalar, EMDR’nin panik bozukluk tedavisinde, özellikle travma ile ilişkili vakalarda uzun süreli iyileşme sağladığını ve semptomların şiddetini azaltmada etkili olduğunu göstermektediri

    Şema terapi

    Şema terapi, panik bozukluğu olan bireylerde sıkça gözlemlenen temel düşünce kalıplarını (şemaları) ve bu kalıpların bireyin yaşamındaki etkilerini ele alır. Şemalar, çocukluk ve ergenlik döneminde gelişen ve bireyin kendisi, diğer insanlar ve dünya hakkındaki inançlarını ve beklentilerini şekillendiren temel düşünce yapılarıdır. Panik bozukluğu olan bireylerde, genellikle terk edilme, kusurluluk, dayanıksızlık veya bağımlılık şemaları baskın olabilir.

    Şema terapi, bireyin bu şemaların farkına varmasına ve bu şemaların yaşamı üzerindeki etkilerini anlamasına yardımcı olur. Terapide, birey geçmiş deneyimlerini değerlendirir ve bu deneyimlerin, bugünkü panik tepkileri üzerindeki etkilerini anlamaya çalışır. Örneğin, çocuklukta terk edilme şeması geliştiren bir birey, yetişkinlikte sosyal ilişkilerde ya da yalnız kaldığında panik ataklar yaşayabilir. Şema terapisi, bu temel şemaları yeniden yapılandırarak, bireyin panik atakları tetikleyen düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmeyi amaçlar.

    Bu terapi sürecinde, birey şemalarını yeniden değerlendirme ve bu şemaların oluşturduğu duygu ve düşünce kalıplarını değiştirme becerisi geliştirir. Şema terapisi, bireyin daha sağlıklı ilişkiler kurmasına ve içsel korkularını yönetmesine olanak tanır. Yapılan araştırmalar, şema terapisinin panik bozukluk gibi kronik anksiyete bozukluklarında uzun vadeli iyileşme sağladığını ve kişiye özgü tedavi planlarının geliştirilmesinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

    Diğer psikoterapi yöntemleri

    Panik bozukluğun tedavisinde ayrıca kabul ve kararlılık terapisi (ACT) ve dialektik davranış terapisi (DBT) gibi yaklaşımlar da kullanılabilir. Bu yaklaşımlar, bireyin duygusal tepkilerini kabul etmesine ve bu tepkilerle daha etkili başa çıkma stratejileri geliştirmesine odaklanır.

    ACT, bireyin panik belirtileriyle savaşmak yerine bu belirtileri kabul ederek ve yaşamına devam ederek panik döngüsünü kırmayı amaçlar. DBT ise bireyin duygusal regülasyon becerilerini geliştirmesine yardımcı olur ve panik bozukluk belirtilerinin şiddetini azaltmada etkili olabilir.

    Psikoterapi yöntemlerinin etkinliği ve araştırmalar

    Her terapi yönteminin panik bozukluk tedavisinde farklı etkileri ve yaklaşımları vardır. Bazı araştırmalar, BDT’nin kısa vadede en hızlı sonuç veren terapi yöntemi olduğunu ve ilaç tedavisiyle birlikte kullanıldığında semptomların kalıcı olarak kontrol altına alınmasında yüksek başarı oranı sunduğunu göstermektedir.

    Psikodinamik terapi ve şema terapi, daha uzun vadeli iyileşme sağlama potansiyeline sahiptir ve bireyin yaşam boyu taşıdığı düşünce kalıplarını yeniden yapılandırarak kalıcı değişim sağlamayı hedefler.

    EMDR, özellikle travma temelli panik bozukluk vakalarında etkili bir tedavi olup, geçmiş travmatik anıların işlenmesi sayesinde semptomların hafiflemesine katkı sağlar.

    Öneriler

    Panik bozukluk tedavisi arayışında olan bireylere şunları önerebiliriz:

    Profesyonel yardım almaktan çekinmeyin

    Panik bozukluk, profesyonel destek gerektiren bir durumdur. Bu nedenle, belirtilerinizin yaşam kalitenizi olumsuz etkilediğini düşünüyorsanız, bir psikolog veya psikiyatrist ile iletişime geçmeniz önemlidir. Uzmanlar, belirtilerinizi değerlendirerek size en uygun tedavi planını oluşturacaktır.

    Psikoterapi seçeneklerini araştırın

    Psikoterapi, panik bozukluk tedavisinde etkili bir yaklaşımdır. Farklı terapi yöntemleri (örneğin, BDT, psikodinamik terapi, EMDR veya şema terapi) arasından size en uygun olanı bulmak için bir uzmanla görüşebilirsiniz. Her terapi yöntemi farklı bir yaklaşıma sahip olduğundan, terapistinizle birlikte hangi yöntemin sizin için daha etkili olabileceğini değerlendirin.

    İlaç tedavisini değerlendirin

    Panik bozukluğun şiddetine bağlı olarak, ilaç tedavisi gerekebilir. İlaçlar, semptomların hızlı bir şekilde kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir. Ancak, ilaç tedavisi bir psikiyatrist tarafından başlatılmalı ve takip edilmelidir. İlaç tedavisi, genellikle psikoterapi ile birlikte daha etkili sonuçlar verir, bu nedenle bu kombinasyonu değerlendirmenizde fayda var.

    Tedavi sürecinde sabırlı olun

    Panik bozukluk tedavisi zaman alabilir ve belirtilerin hafiflemesi veya tamamen ortadan kalkması için düzenli bir tedavi süreci gerekebilir. İlk seanslarda hemen iyileşme beklemek yerine, terapi sürecine ve ilaçların etkilerine zaman tanıyın. Uzun vadeli iyileşme, tedavi sürecine bağlı kalmak ve terapistin önerilerine uymakla mümkündür.

    Yaşam tarzı değişikliklerine önem verin

    Panik bozukluk tedavisinde yaşam tarzı değişiklikleri de önemli bir rol oynar. Düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, yeterli uyku almak ve stres yönetimi tekniklerini (örneğin, mindfulness, yoga, nefes egzersizleri) uygulamak, panik belirtilerinin azalmasına ve genel iyilik halinizin artmasına katkı sağlar.

    Destek alın

    Destek grupları veya bireysel terapi dışında, sevdiklerinizden de destek almak önemlidir. Panik bozukluk yaşayan bireyler, kendilerini izole etme eğiliminde olabilirler, ancak güvenilir bir destek ağı oluşturmak, semptomları yönetmede ve duygusal anlamda güçlenmede faydalı olabilir. Destek grupları, benzer deneyimler yaşayan bireylerle bağlantı kurmanızı sağlayarak, kendinizi daha az yalnız hissetmenize ve farklı başa çıkma stratejileri öğrenmenize yardımcı olabilir.

    Kendi kendine yardım tekniklerini öğrenin

    Kendi kendine yardım teknikleri, panik ataklar sırasında semptomlarla başa çıkmanıza yardımcı olabilir. Örneğin, derin nefes alma egzersizleri, vücudunuzun gevşemesine yardımcı olabilir ve panik atağın şiddetini azaltabilir. Ayrıca, BDT teknikleri arasında yer alan, “düşünce günlüğü” tutmak veya panik atakları tetikleyen düşünceleri yeniden yapılandırmak gibi yöntemleri öğrenmek, atakları kontrol altına almanızı kolaylaştırabilir.

    Kendinizi bilinçlendirin ve eğitin

    Panik bozukluk hakkında bilgi sahibi olmak, bu bozukluğun nedenlerini, belirtilerini ve tedavi yöntemlerini anlamanıza yardımcı olur. Kendinizi eğitmek, panik ataklar sırasında ne yaşadığınızı anlamanızı sağlar ve belirtileri daha iyi yönetmenize olanak tanır. Panik bozuklukla ilgili güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek, sürecinize katkı sağlayacaktır.

    Tedavi sürecinde açık ve iletişimde kalın

    Terapistiniz veya psikiyatristinizle açık bir iletişim kurmak önemlidir. Semptomlarınızda değişiklikler olduğunda, yaşadığınız zorlukları veya iyileşme sürecinizdeki gelişmeleri terapistinizle paylaşmalısınız. Böylece, tedavi planınız gerektiğinde güncellenebilir ve size en uygun şekilde düzenlenebilir.

    Kendinize karşı nazik olun ve sabırlı davranın

    Panik bozuklukla başa çıkmak zorlayıcı olabilir ve bazen tedavi süreci beklenenden uzun sürebilir. Bu süreçte kendinize karşı anlayışlı ve nazik olmanız önemlidir. Panik ataklar yaşamak, zayıflık değil, destek almanız gereken bir durumdur. Kendinizi yargılamak yerine, tedavi sürecinin bir parçası olarak bu deneyimleri kabul etmeye ve uzman desteğiyle bu durumu yönetebileceğinize odaklanın.

    Bu öneriler, panik bozuklukla başa çıkmada ve tedavi sürecini etkili bir şekilde yönetmede yardımcı olabilir. Unutmayın, her bireyin tedavi süreci farklıdır ve size en uygun yöntemi bulmak için profesyonel bir rehberliğe ihtiyaç duyabilirsiniz.

    Referanslar

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).

    World Health Organization. (1992). The ICD-10 classification of mental and behavioural disorders: Clinical descriptions and diagnostic guidelines.

    Lingiardi, V., & McWilliams, N. (Eds.). (2017). Psychodynamic Diagnostic Manual (PDM-2). The Guilford Press.

    Leichsenring, F., & Steinert, C. (2017). Evidence for psychodynamic therapy in panic disorder: A systematic review. Journal of Anxiety Disorders.

    Clark, D. M., & Ehlers, A. (1995). Anxiety disorders: Cognitive and biological perspectives. Behaviour Research and Therapy.

    Kabat-Zinn, J. (1990). Full catastrophe living: Using the wisdom of your body and mind to face stress, pain, and illness. Delta Publishing.

    Barlow, D. H., & Craske, M. G. (2007). Mastery of your anxiety and panic: Workbook (4th ed.). Oxford University Press.

    Hofmann, S. G., Asnaani, A., Vonk, I. J. J., Sawyer, A. T., & Fang, A. (2012). The efficacy of cognitive behavioral therapy: A review of meta-analyses. Cognitive Therapy and Research, 36(5), 427-440.

    Shapiro, F. (2001). Eye movement desensitization and reprocessing (EMDR) therapy: Basic principles, protocols, and procedures. Guilford Press.

    Leahy, R. L., & Holland, S. J. (2000). Treatment plans and interventions for depression and anxiety disorders. Guilford Press.

    Linehan, M. M. (1993). Cognitive-behavioral treatment of borderline personality disorder. Guilford Press.

    Wells, A. (1997). Cognitive therapy of anxiety disorders: A practice manual and conceptual guide. John Wiley & Sons.

  • Panik Bozukluğu Nedir?

    Panik bozukluğu, aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan, yoğun korku veya rahatsızlık hissi ile karakterize edilen bir anksiyete bozukluğu olarak kabul edilir. Bu ataklar, kalp çarpıntısı, terleme, titreme, nefes darlığı, boğulma hissi, göğüs ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı gibi fiziksel semptomlarla birlikte seyreder ve genellikle birkaç dakika içinde zirveye ulaşır. Panik ataklar sırasında, kişi kontrolünü kaybedeceğinden, delireceğinden veya öleceğinden korkabilir.

    DSM-5’e göre (American Psychiatric Association [APA], 2013), panik bozukluğu tanısı koyabilmek için bu panik atakların beklenmedik bir şekilde tekrar tekrar ortaya çıkması ve kişinin bu atakların tekrarından veya sonuçlarından (örneğin, başka bir atak geçirme endişesi) aşırı şekilde korkması gerekmektedir. ICD-10 ise panik bozukluğunu, tekrarlayan panik ataklarla karakterize edilen ve bu ataklar arasında belirgin bir tetikleyici olmaksızın ortaya çıkan bir bozukluk olarak tanımlar (World Health Organization [WHO], 1992). PDM-2’de ise panik bozukluğu, kişinin içsel deneyimlerinin veya dışsal tehditlerin beklenmedik ve aşırı derecede tehdit edici olarak algılandığı, yoğun anksiyete ve korkunun tetiklendiği bir durum olarak ele alınır (Lingiardi & McWilliams, 2017).

    Kavram ilk kez kim tarafından nerede kullanılmıştır?

    Panik bozukluğu kavramı, psikiyatrist Sigmund Freud tarafından 1894 yılında “anksiyete nevrozu” olarak tanımlanmıştır (Freud, 1894). Freud, anksiyete nevrozunu içsel çatışmalar ve bilinçaltı süreçlerle ilişkilendirmiştir. Ancak, modern anlamda panik bozukluğu terimi, 1960’larda Amerikalı psikiyatrist Donald Klein’ın çalışmalarında ön plana çıkmıştır.

    Klein, panik bozukluğunu ayrı bir tanı kategorisi olarak ele almış ve tedavisinde farmakolojik yaklaşımların (özellikle antidepresanların) etkili olduğunu göstermiştir (Klein, 1964). Bu tanımlama, panik bozukluğunun psikiyatrik literatürde ayrı bir yer edinmesini sağlamıştır.

    Panik bozukluğunun çeşitleri nelerdir?

    Panik bozukluğunun çeşitleri, atakların ortaya çıkış şekli ve tetikleyicilere bağlı olarak kategorize edilebilir. DSM-5 ve ICD-10, panik bozukluğu için spesifik bir alt tür ayrımı yapmamakla birlikte, atakların özelliklerine ve durumlarına göre panik atakların bazı farklı kategorilerde ele alınabileceğini belirtir:

    1. Beklenmedik (spontan) panik ataklar: Bu tür panik ataklar herhangi bir belirgin tetikleyici veya neden olmadan aniden ortaya çıkar. Kişi, herhangi bir durumda ya da zamanda, hiç beklemediği bir anda yoğun korku ve rahatsızlık hissi yaşayabilir. DSM-5, panik bozukluğunun teşhisi için bu tür atakların varlığının önemli olduğunu vurgular (APA, 2013).
    2. Durumsal panik ataklar: Belirli bir duruma ya da tetikleyiciye bağlı olarak ortaya çıkan panik ataklarıdır. Örneğin, kişi sosyal ortamlarda veya kalabalık yerlerde, bu tür bir atak geçirebilir. Bu tür ataklar daha öngörülebilir olabilir ve genellikle fobilerle ilişkilendirilir.
    3. Durumsal olanaklı panik ataklar: Bu tür panik ataklar, belirli bir durum veya çevresel tetikleyici ile ilişkilendirilir, ancak bu tetikleyicinin varlığı her zaman bir atakla sonuçlanmaz. Örneğin, kişi kalabalık bir yere girdiğinde her seferinde atak geçirmez, ancak bu durumun olasılığı yüksektir.

    Panik bozukluğu yaşayan kişilerde genellikle birden fazla türde atak gözlemlenebilir ve bu ataklar, kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir. PDM-2’ye göre, panik ataklarının türleri ve sıklığı, kişinin içsel çatışmaları ve dış dünyadaki tehdit algısı ile ilişkili olabilir (Lingiardi & McWilliams, 2017).

    Panik bozukluğunun belirtileri nelerdir?

    Panik bozukluğunun belirtileri, aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan panik ataklar ile karakterize edilir. Bu ataklar, fiziksel, bilişsel ve duygusal düzeyde yoğun bir deneyim sunar. DSM-5 ve ICD-10, panik atakların teşhisi için belirli kriterleri sıralar. İşte panik bozukluğunun en yaygın belirtileri:

    1. Fiziksel belirtiler:
      • Kalp çarpıntısı veya hızlı kalp atışı (palpitasyonlar): Panik atağın en yaygın fiziksel belirtisidir. Kişi, kalbinin hızlı attığını veya göğsünde çarpıntı hissettiğini belirtir.
      • Terleme: Panik atak sırasında kişi aşırı terleme yaşayabilir, bu genellikle soğuk ve sıcak terleme şeklinde olabilir.
      • Titreme veya sarsılma: Kişi, kontrol edemediği bir şekilde titreyebilir veya sarsılma hissi yaşayabilir.
      • Nefes darlığı veya boğulma hissi: Panik atak sırasında nefes almak zorlaşabilir ve kişi boğuluyormuş gibi hissedebilir. Bu, atağın en korkutucu belirtilerinden biridir ve panik bozukluğu yaşayan kişilerde sıkça görülür (APA, 2013).
      • Göğüs ağrısı veya rahatsızlık: Panik atak sırasında hissedilen göğüs ağrısı, kalp krizi ile karıştırılabilir ve kişinin öleceği korkusunu tetikleyebilir.
      • Baş dönmesi, sersemlik veya bayılacakmış gibi hissetme: Kişi, dengesini kaybettiğini veya bayılacak gibi olduğunu hissedebilir.
      • Mide bulantısı veya karın ağrısı: Panik atak sırasında mide bulantısı ve karın ağrısı da sıkça görülen belirtiler arasındadır.
    2. Bilişsel belirtiler:
      • Kontrolü kaybetme veya delirme korkusu: Panik atak sırasında kişi, zihinsel olarak kontrolünü kaybedeceğinden veya aklını yitireceğinden korkabilir (APA, 2013; WHO, 1992).
      • Ölüm korkusu: Kişi, panik atağın bir kalp krizi veya başka bir ölümcül sağlık sorununa yol açacağını düşünerek yoğun bir ölüm korkusu yaşayabilir.
      • Gerçeklikten kopma veya kendini yabancılaşmış hissetme (depersonalizasyon ve derealizasyon): Kişi, kendini bedenine veya çevresine yabancılaşmış hissedebilir. Bu duygu, atağın şiddetini ve korkusunu artırabilir.
    3. Duygusal belirtiler:
      • Yoğun korku ve kaygı: Panik atağın ana belirtisi, ani ve yoğun bir korku hissidir. Bu korku genellikle kişinin zihninde kontrol edilemez ve aşırı derecede tehdit edici olarak algılanır (Lingiardi & McWilliams, 2017).
      • Endişe ve panik hissi: Atak öncesi veya atak sırasında kişi, yaklaşmakta olan bir felaket hissi veya kontrol edilemez bir panik hissi yaşayabilir.

    Bu belirtiler genellikle birkaç dakika içinde zirveye ulaşır ve yaklaşık 20-30 dakika sürebilir, ancak bu sürenin daha uzun olduğu durumlar da mevcuttur. Panik bozukluğu tanısı koyabilmek için bu belirtilerin beklenmedik bir şekilde tekrar tekrar ortaya çıkması ve kişinin bu ataklar sonrası sürekli bir endişe halinde yaşaması gerekmektedir (APA, 2013).

    Panik bozukluğunun nedenleri nelerdir?

    Panik bozukluğunun nedenleri, biyolojik, psikolojik ve çevresel etkenlerin bir kombinasyonu olarak ele alınır. Panik bozukluğunun gelişiminde genetik yatkınlık, beyin kimyasındaki dengesizlikler, stresli yaşam olayları ve öğrenilmiş davranışlar gibi faktörlerin rol oynadığı düşünülmektedir. İşte panik bozukluğunun başlıca nedenleri:

    1. Genetik yatkınlık:
      • Araştırmalar, panik bozukluğu olan bireylerin ailelerinde bu bozukluğun daha yaygın olduğunu göstermektedir. Bu durum, genetik faktörlerin panik bozukluğunun gelişiminde önemli bir rol oynadığını düşündürmektedir (APA, 2013). Özellikle birinci derece akrabalarında panik bozukluğu bulunan bireylerin riskinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (Kessler et al., 2006).
    2. Biyolojik faktörler:
      • Beyin kimyasındaki dengesizlikler: Panik bozukluğunun, beyindeki nörotransmitterlerin (özellikle serotoninin, noradrenalinin ve GABA’nın) düzensizliklerinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu nörotransmitterler, beynin anksiyete ve stres tepkilerini düzenlemekte önemli rol oynar. Panik bozukluğu olan bireylerde bu sistemlerin hiperaktif olduğu görülmüştür (Bandelow et al., 2017).
      • Beyin yapısındaki değişiklikler: Panik bozukluğu olan kişilerde amigdala gibi beynin korku ve stresle ilişkili bölgelerinde yapısal ve fonksiyonel farklılıklar gözlemlenmiştir. Bu farklılıklar, kişilerin tehdit algılarını ve stres yanıtlarını artırarak panik atakların ortaya çıkmasına yol açabilir (Lingiardi & McWilliams, 2017).
    3. Psikolojik faktörler:
      • Kişilik özellikleri: Panik bozukluğu olan bireylerin genellikle daha kaygılı, hassas ve duygusal olarak reaktif kişilik özelliklerine sahip olduğu görülmektedir. Bu kişiler, stresli durumlar karşısında daha yoğun bir şekilde tepki verebilir ve bu tepkiler panik atakları tetikleyebilir (Lingiardi & McWilliams, 2017).
      • Öğrenme ve koşullama: Bazı teorilere göre, panik ataklar öğrenilmiş davranışlar olabilir. Örneğin, bir kişi daha önce panik atağına neden olan bir durum veya ortamı, sonrasında bu durumla tekrar karşılaştığında benzer bir tepki verebilir. Bu koşullanma süreci, panik bozukluğunun kronikleşmesine yol açabilir (APA, 2013).
    4. Stresli yaşam olayları ve çevresel etkenler:
      • Panik bozukluğu, genellikle yoğun stres, travmatik bir deneyim, kayıp veya büyük bir yaşam değişikliği sonrasında ortaya çıkabilir. Örneğin, iş kaybı, boşanma, sevilen birinin ölümü veya fiziksel bir hastalık, panik atakları tetikleyebilir (Bandelow et al., 2017).
      • Ayrıca, madde bağımlılığı veya alkol gibi kimyasal maddelerin kullanımı, panik atak riskini artırabilir ve bu maddeler panik bozukluğunun kronik hale gelmesine katkıda bulunabilir.
    5. Bilişsel ve duygusal faktörler:
      • Panik bozukluğu olan bireyler, bedensel duyumları yanlış yorumlama eğiliminde olabilir. Örneğin, kalp atış hızındaki hafif bir artışı ciddi bir sağlık sorunu olarak algılayarak korku geliştirebilirler. Bu yanlış algılamalar, panik atakların ortaya çıkmasına ve sürmesine yol açabilir (Clark, 1986).

    Panik bozukluğunun yaygınlığı nedir?

    Panik bozukluğunun yaygınlığı, toplumdan topluma ve yaş gruplarına göre değişiklik gösterebilir. Ancak, yapılan geniş ölçekli araştırmalar, panik bozukluğunun oldukça yaygın bir anksiyete bozukluğu olduğunu göstermektedir. İşte panik bozukluğunun dünya genelindeki ve Türkiye’deki yaygınlığı ile ilgili güncel ve net veriler:

    1. Dünya genelinde yaygınlık:
      • Dünya genelinde yapılan araştırmalar, panik bozukluğunun yaşam boyu yaygınlığının %1,5 ila %3 arasında değiştiğini göstermektedir (Kessler et al., 2006). Bu oran, bireylerin yaşamları boyunca en az bir kez panik bozukluğu yaşayabileceğini ifade eder.
      • Yıllık yaygınlık oranları ise %1 ile %2 arasında değişmektedir. Bu, dünya nüfusunun yaklaşık %1’inin her yıl panik bozukluğu belirtileri yaşadığını gösterir (Bandelow & Michaelis, 2015).
    2. Türkiye’de panik bozukluğu yaygınlığı:
      • Türkiye’de yapılan araştırmalara göre, panik bozukluğunun yaşam boyu görülme oranı %1,9 civarındadır (Kılıç, 2006). Bu oran, Türkiye’nin genel nüfusu içinde bu bozukluğun yaygınlığı hakkında bilgi verirken, özellikle büyük şehirlerde bu oranın biraz daha yüksek olabileceği belirtilmektedir.
      • Türkiye’deki yıllık yaygınlık oranı ise %1,4 olarak rapor edilmiştir (Kılıç, 2006).
    3. Cinsiyet ve yaş faktörleri:
      • Panik bozukluğu kadınlarda, erkeklere göre yaklaşık iki kat daha fazla görülmektedir. Kadınların %2 ila %4’ü yaşamlarının bir döneminde panik bozukluğu yaşarken, erkeklerde bu oran %1 ile %2 arasında değişmektedir (APA, 2013).
      • Panik bozukluğu genellikle 20’li yaşların başında başlamakla birlikte, 30’lu yaşlarda da sıkça görülebilir. Ancak, nadiren çocukluk veya ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir (Kessler et al., 2006).
    4. Eşlik eden durumlar ve panik bozukluğunun yaygınlığı:
      • Panik bozukluğu olan bireylerin %50’sinden fazlasında diğer anksiyete bozuklukları, depresyon veya madde kullanımı gibi başka psikiyatrik bozuklukların da eşlik ettiği görülmüştür (Bandelow & Michaelis, 2015). Bu durum, panik bozukluğunun bireyin genel yaşam kalitesini ve işlevselliğini nasıl etkileyebileceğine dair önemli ipuçları sunar.

    Panik bozukluğu kişinin hayatını nasıl etkiler?

    Panik bozukluğu, bireyin yaşam kalitesini ve günlük işlevselliğini önemli ölçüde etkileyebilir. Panik atakların ani ve beklenmedik doğası, kişide sürekli bir endişe hali yaratır ve kişinin sosyal, mesleki ve kişisel yaşamında ciddi zorluklara yol açabilir. İşte panik bozukluğunun bireyin hayatındaki etkileri:

    1. Sosyal yaşam üzerindeki etkileri:
      • Kaçınma davranışları: Panik bozukluğu olan bireyler, panik atak geçirebilecekleri korkusuyla kalabalık yerlerden, sosyal etkinliklerden veya alışveriş merkezleri gibi alanlardan kaçınma eğiliminde olabilirler. Bu durum, sosyal izolasyona ve yalnızlığa yol açabilir (APA, 2013).
      • Agorafobi ile birlikte görülme: Panik bozukluğu olan bireylerin %30-50’sinde agorafobi de gelişebilir. Agorafobi, kişinin kalabalık yerlerde, açık alanlarda veya ev dışında bulunmaktan korkması ve bu nedenle bu yerlerden kaçınması durumudur (Kessler et al., 2006). Bu, bireyin sosyal yaşamını ciddi şekilde sınırlayabilir ve evden çıkamama gibi durumlara yol açabilir.
    2. Mesleki ve kademik yaşam üzerindeki etkileri:
      • Panik bozukluğu, bireyin işyerinde veya okulda performansını olumsuz etkileyebilir. Panik atakların sık yaşanması, kişinin dikkatini toplamasını zorlaştırabilir ve işlevselliğini düşürebilir. Ayrıca, panik atak geçirme korkusu nedeniyle kişi, işine veya okuluna gitmekten kaçınabilir, bu da mesleki ve akademik başarısızlıklara yol açabilir (Bandelow & Michaelis, 2015).
      • İş veya okul ortamlarında sürekli bir anksiyete hali, kişinin sorumluluklarını yerine getirmesini ve iş ilişkilerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesini zorlaştırabilir. Bu durum, iş kayıplarına ve mesleki tatminsizliğe yol açabilir.
    3. Kişisel ve duygusal yaşam üzerindeki etkileri:
      • Panik bozukluğu olan bireylerde genellikle düşük benlik saygısı ve özgüven kaybı görülür. Panik atakların kontrol edilemez doğası, kişide yetersizlik hissi ve kendine güvensizlik yaratabilir (Lingiardi & McWilliams, 2017).
      • Panik ataklar nedeniyle kişi, sürekli bir anksiyete ve korku hali içinde yaşar. Bu durum, kişinin genel yaşam kalitesini düşürebilir ve depresyon gibi diğer psikiyatrik bozuklukların gelişimine zemin hazırlayabilir. Araştırmalar, panik bozukluğu olan bireylerde depresyon riskinin yaklaşık %50-60 oranında olduğunu göstermektedir (Kessler et al., 2006).
    4. Fiziksel sağlık üzerindeki etkileri:
      • Panik bozukluğu, fiziksel sağlık üzerinde de etkili olabilir. Panik atakların sık ve yoğun yaşanması, kalp rahatsızlıkları, hipertansiyon ve diğer stresle ilişkili sağlık sorunlarına yol açabilir (Clark, 1986). Ayrıca, panik ataklar sırasında hissedilen kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi semptomlar, kişide ciddi bir sağlık sorunu olduğu inancını pekiştirir ve bu da sağlık hizmetlerine sık başvurma eğilimi yaratır (Bandelow et al., 2017).
      • Kişinin sürekli olarak sağlık endişesi yaşaması ve sık sık tıbbi kontroller talep etmesi, sağlık sistemine aşırı yüklenmesine ve gereksiz tıbbi müdahalelere yol açabilir.

    Panik bozukluğu hangi bozukluklarla İiişkilidir, onlarla birlikte görülür?

    Panik bozukluğu, diğer psikiyatrik bozukluklarla sıkça eş zamanlı olarak görülebilir. Bu bozukluklar, panik bozukluğunun etkisini artırabilir ve tedavisini zorlaştırabilir. Panik bozukluğuyla birlikte en sık görülen diğer bozukluklar şunlardır:

    1. Agorafobi:
      • Panik bozukluğu olan bireylerin %30-50’sinde agorafobi de gelişebilir (Kessler et al., 2006). Agorafobi, bireyin panik atak geçirme korkusuyla, dışarıda açık alanlarda, kalabalık yerlerde veya ev dışında bulunmaktan kaçınması durumudur. Agorafobisi olan kişiler, güvenli alan olarak tanımladıkları yerlerin dışına çıkmaktan kaçınarak sosyal ve mesleki hayatlarını ciddi şekilde sınırlayabilirler.
    2. Diğer anksiyete bozuklukları:
      • Panik bozukluğu, özellikle genel anksiyete bozukluğu (GAD), sosyal anksiyete bozukluğu (sosyal fobi) ve özgül fobilerle birlikte sıkça görülür. Panik bozukluğu olan bireylerin yaklaşık %50’sinde başka bir anksiyete bozukluğunun da bulunduğu bildirilmiştir (Bandelow & Michaelis, 2015). Bu eşlik eden bozukluklar, panik bozukluğunun şiddetini artırabilir ve kişinin genel anksiyete düzeyini yükseltebilir.
    3. Depresyon:
      • Panik bozukluğu olan bireylerde depresyon gelişme riski oldukça yüksektir. Araştırmalar, panik bozukluğu olan kişilerin %50-60’ında yaşamlarının bir döneminde majör depresif bozukluk görülebileceğini ortaya koymuştur (APA, 2013). Depresyon, panik atakların sıklığını ve şiddetini artırabilir ve kişinin yaşam kalitesini daha da düşürebilir.
      • Depresyonun eşlik etmesi, kişinin intihar düşünceleri ve davranışları geliştirme riskini artırabilir. Panik bozukluğu olan bireylerde, depresyonun varlığı intihar riskini yükselten önemli bir faktördür (Kessler et al., 2006).
    4. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB):
      • Panik bozukluğu, travmatik olaylar sonrasında ortaya çıkan TSSB ile de ilişkili olabilir. Özellikle, travmatik bir deneyim yaşamış bireylerde panik bozukluğu gelişme riski artar. TSSB ve panik bozukluğu, bireyin yaşamında yoğun bir anksiyete ve stres hali yaratarak işlevselliğini ciddi ölçüde düşürebilir (Bandelow et al., 2017).
    5. Madde kullanım bozuklukları:
      • Panik bozukluğu olan bireylerde alkol veya madde kullanımı yaygın bir şekilde görülür. Bazı bireyler, panik ataklarının yarattığı anksiyeteyi azaltmak amacıyla alkol veya sakinleştirici maddelere başvurabilirler. Ancak bu tür maddeler, uzun vadede panik atakların sıklığını ve şiddetini artırabilir ve bağımlılık geliştirme riskini yükseltebilir (APA, 2013).
    6. Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB):
      • Panik bozukluğu, OKB ile de birlikte görülebilir. OKB’si olan bireyler, kontrol edemedikleri düşünce ve ritüeller nedeniyle panik ataklar yaşayabilirler. OKB’nin yarattığı stres, panik bozukluğunu tetikleyebilir ve kişinin anksiyete seviyesini artırabilir (Clark, 1986).

    Bu eşlik eden bozukluklar, panik bozukluğu olan bireylerde tedavi sürecini karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle, panik bozukluğu tedavi edilirken eşlik eden diğer psikiyatrik durumların da değerlendirilmesi ve bütüncül bir yaklaşım benimsenmesi önemlidir.

    Panik bozukluğunun tedavisi nasıldır?

    Panik bozukluğu, tedavi edilebilir bir durumdur ve tedavi sürecinde genellikle psikoterapi ve farmakoterapi yöntemleri bir arada kullanılır. Tedavi planı, bireyin semptomlarının şiddetine, eşlik eden başka bir psikiyatrik bozukluk olup olmamasına ve bireysel özelliklerine göre şekillendirilir. İşte panik bozukluğunun tedavisinde yaygın olarak kullanılan yaklaşımlar:

    1. Psikoterapi:
      • Bilişsel Davranışçı terapi (BDT):
      • BDT, panik bozukluğunun tedavisinde en sık kullanılan ve etkili olduğu kanıtlanmış psikoterapi yöntemlerinden biridir (Clark, 1986). Bu terapi, bireyin panik ataklarını tetikleyen düşünce kalıplarını ve davranışlarını değiştirmeyi hedefler. BDT sürecinde, danışanların panik atakları sırasında yaşadıkları bedensel duyumları yeniden çerçevelendirerek, bu duyumların tehlikeli olmadığına dair bir farkındalık kazanmaları sağlanır.
      • BDT, ayrıca maruz kalma (exposure) teknikleri kullanarak, bireyin korku duyduğu durumlarla yüzleşmesine ve bu durumlara verdiği tepkilerin değiştirilmesine yardımcı olur. Araştırmalar, BDT’nin panik bozukluğu olan bireylerde semptomların azalmasında uzun vadeli etkiler sağladığını göstermektedir (Bandelow et al., 2017).
      • Psikodinamik terapi:
        • Psikodinamik terapi, panik bozukluğunun kökeninde yatan bilinçdışı çatışmaları ve geçmiş travmatik deneyimleri ele almayı amaçlar. PDM-2’ye göre, bu terapi yöntemi, bireyin panik ataklarının altında yatan duygusal ve ilişkisel dinamikleri anlamasına yardımcı olabilir (Lingiardi & McWilliams, 2017). Özellikle, çocukluk dönemi deneyimlerinin ve ebeveyn ilişkilerinin incelenmesi, bireyin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunabilir.
      • EMDR (göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme):
        • Panik bozukluğunun özellikle travmatik olaylar sonrası geliştiği durumlarda, EMDR terapisi etkili bir seçenek olabilir. Bu terapi, travmatik anıları yeniden işlemleyerek bireyin panik semptomlarının azalmasına ve travmatik olayın etkilerinin hafiflemesine yardımcı olur (Shapiro, 2018).
    2. Farmakoterapi:
      • Panik bozukluğunun farmakolojik tedavisinde, özellikle selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) ve benzodiazepinler yaygın olarak kullanılır. Farmakoterapi, genellikle şiddetli panik bozukluğu belirtileri olan veya psikoterapiye yeterli yanıt vermeyen bireylerde tercih edilir.
      • Selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar):
        • SSRI’lar (örneğin, sertralin, fluoksetin), panik bozukluğunun tedavisinde ilk seçenek olarak önerilir. SSRI’lar, beyindeki serotonin seviyesini düzenleyerek anksiyete ve panik belirtilerinin azalmasına yardımcı olur (Bandelow & Michaelis, 2015).
      • Benzodiazepinler:
        • Kısa süreli anksiyete ve panik atak kontrolü için benzodiazepinler (örneğin, alprazolam, klonazepam) kullanılabilir. Ancak, bu ilaçlar bağımlılık yapıcı özelliklere sahip olduğu için uzun süreli kullanımından kaçınılmalıdır (APA, 2013).
    3. Diğer tedavi yöntemleri:
      • Yaşam tarzıı değişiklikleri ves tres yönetimi:
        • Panik bozukluğunun yönetiminde, düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, yeterli uyku ve stres yönetimi tekniklerinin (örneğin, meditasyon ve nefes egzersizleri) uygulanması, semptomların hafifletilmesine yardımcı olabilir. Bu yöntemler, özellikle psikoterapi ve farmakoterapiye ek olarak uygulandığında etkili olabilir.
      • Grup terapisi ve destek Grupları:
        • Panik bozukluğu yaşayan bireyler için grup terapisi ve destek grupları, benzer deneyimleri paylaşan kişilerle bir araya gelme ve destek alma fırsatı sunar. Grup terapisi, bireylerin başkalarıyla kurdukları ilişkilerde güven inşa etmelerine ve sosyal izolasyonun üstesinden gelmelerine yardımcı olabilir.

    Panik bozukluğunun tedavisinde kullanılan bu yöntemler, bireysel olarak ya da bir arada uygulanabilir ve tedavi süreci, bireyin ihtiyaçlarına ve semptomlarının şiddetine göre uyarlanabilir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, semptomların kontrol altına alınması ve bireyin yaşam kalitesinin artırılması o kadar mümkün olur.

    Genel değerlendirme

    Panik bozukluğu, beklenmedik ve tekrarlayan panik ataklarla karakterize edilen, kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir anksiyete bozukluğudur. DSM-5, ICD-10 ve PDM-2 gibi tanı sistemleri, panik bozukluğunu ayrıntılı şekilde tanımlayarak, bu bozukluğun tedavisinde yol gösterici olmuştur. Genetik faktörler, biyolojik yatkınlıklar, psikolojik süreçler ve çevresel stres faktörleri, panik bozukluğunun gelişiminde ve sürmesinde rol oynayan ana etkenlerdir.

    Panik bozukluğunun bireylerin sosyal, mesleki ve kişisel yaşamlarına olan olumsuz etkileri dikkate alındığında, erken teşhis ve müdahalenin önemi ortaya çıkmaktadır. Tedavi sürecinde, bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve psikodinamik terapi gibi psikoterapi yöntemleri, bireyin korku ve kaygılarını yeniden yapılandırmaya yönelik etkili yaklaşımlar sunar. Ayrıca, farmakoterapi, özellikle şiddetli vakalarda veya psikoterapiye yeterli yanıt alınamayan durumlarda, semptomların kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir.

    Panik bozukluğu genellikle depresyon, agorafobi, diğer anksiyete bozuklukları ve madde kullanım bozuklukları gibi psikiyatrik durumlarla birlikte görülür. Bu eşlik eden bozukluklar, panik bozukluğunun tedavi sürecini karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle, bütüncül bir yaklaşım benimsenmeli ve bireyin tüm psikolojik ve fiziksel ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır.

    Sonuç olarak, panik bozukluğu, hem bireyin yaşam kalitesini düşüren hem de çevresiyle olan ilişkilerini sınırlayan ciddi bir bozukluktur. Ancak, etkili tedavi yöntemleri ve uygun yaklaşımlar ile bireylerin yaşamlarını iyileştirmek ve semptomları kontrol altına almak mümkündür. Psikoterapi ve ilaç tedavisinin yanı sıra yaşam tarzı değişiklikleri ve stres yönetimi teknikleri de tedaviyi destekleyici unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle, panik bozukluğu yaşayan bireylerin profesyonel yardım alarak tedavi sürecine dahil olmaları büyük önem taşır.

    Makaleyi bu şekilde tamamladık. Herhangi bir ekleme veya değişiklik yapmak istediğiniz bir kısım varsa, belirtebilirsiniz. Aksi takdirde, makale hazır.

    Genel değerlendirme

    Panik bozukluğu, beklenmedik ve tekrarlayan panik ataklarla karakterize edilen, kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir anksiyete bozukluğudur. DSM-5, ICD-10 ve PDM-2 gibi tanı sistemleri, panik bozukluğunu ayrıntılı şekilde tanımlayarak, bu bozukluğun tedavisinde yol gösterici olmuştur. Genetik faktörler, biyolojik yatkınlıklar, psikolojik süreçler ve çevresel stres faktörleri, panik bozukluğunun gelişiminde ve sürmesinde rol oynayan ana etkenlerdir.

    Panik bozukluğunun bireylerin sosyal, mesleki ve kişisel yaşamlarına olan olumsuz etkileri dikkate alındığında, erken teşhis ve müdahalenin önemi ortaya çıkmaktadır. Tedavi sürecinde, bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve psikodinamik terapi gibi psikoterapi yöntemleri, bireyin korku ve kaygılarını yeniden yapılandırmaya yönelik etkili yaklaşımlar sunar. Ayrıca, farmakoterapi, özellikle şiddetli vakalarda veya psikoterapiye yeterli yanıt alınamayan durumlarda, semptomların kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir.

    Panik bozukluğu genellikle depresyon, agorafobi, diğer anksiyete bozuklukları ve madde kullanım bozuklukları gibi psikiyatrik durumlarla birlikte görülür. Bu eşlik eden bozukluklar, panik bozukluğunun tedavi sürecini karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle, bütüncül bir yaklaşım benimsenmeli ve bireyin tüm psikolojik ve fiziksel ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır.

    Sonuç olarak, panik bozukluğu, hem bireyin yaşam kalitesini düşüren hem de çevresiyle olan ilişkilerini sınırlayan ciddi bir bozukluktur. Ancak, etkili tedavi yöntemleri ve uygun yaklaşımlar ile bireylerin yaşamlarını iyileştirmek ve semptomları kontrol altına almak mümkündür. Psikoterapi ve ilaç tedavisinin yanı sıra yaşam tarzı değişiklikleri ve stres yönetimi teknikleri de tedaviyi destekleyici unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle, panik bozukluğu yaşayan bireylerin profesyonel yardım alarak tedavi sürecine dahil olmaları büyük önem taşır.

    Referanslar

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.).

    Freud, S. (1894). The neuro-psychoses of defence. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume III (1893-1899): Early Psycho-Analytic Publications.

    Klein, D. F. (1964). Delineation of two drug-responsive anxiety syndromes. Psychopharmacologia, 5, 397–408.

    Lingiardi, V., & McWilliams, N. (2017). PDM-2: Psychodynamic Diagnostic Manual (2nd ed.). Guilford Press.

    World Health Organization. (1992). The ICD-10 Classification of Mental and Behavioural Disorders: Clinical descriptions and diagnostic guidelines.

    Lingiardi, V., & McWilliams, N. (2017). PDM-2: Psychodynamic Diagnostic Manual (2nd ed.). Guilford Press.

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.).

    World Health Organization. (1992). The ICD-10 Classification of Mental and Behavioural Disorders: Clinical descriptions and diagnostic guidelines.

    American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.).

    World Health Organization. (1992). The ICD-10 Classification of Mental and Behavioural Disorders: Clinical descriptions and diagnostic guidelines.

    Lingiardi, V., & McWilliams, N. (2017). PDM-2: Psychodynamic Diagnostic Manual (2nd ed.). Guilford Press.

    • American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.).
    • Bandelow, B., & Michaelis, S. (2015). Epidemiology of anxiety disorders in the 21st century. Dialogues in Clinical Neuroscience, 17(3), 327-335.
    • Bandelow, B., Michaelis, S., & Wedekind, D. (2017). Treatment of anxiety disorders. Dialogues in Clinical Neuroscience, 19(2), 93-107.
    • Clark, D. M. (1986). A cognitive approach to panic. Behaviour Research and Therapy, 24(4), 461-470.
    • Lingiardi, V., & McWilliams, N. (2017). PDM-2: Psychodynamic Diagnostic Manual (2nd ed.). Guilford Press.
    • Shapiro, F. (2018). Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) Therapy: Basic Principles, Protocols, and Procedures. Guilford Press.
  • DSM-5’teki kişilik bozuklukları nelerdir?

    DSM-V’te yer alan kişilik bozuklukları şunlardır:

    1. Paranoid kişilik bozukluğu
    2. Şizoid kişilik bozukluğu
    3. Şizotipal kişilik bozukluğu
    4. Borderline kişilik bozukluğu
    5. Antisosyal kişilik bozukluğu
    6. Histriyonik kişilik ozukluğu
    7. Narsisistik kişilik bozukluğu
    8. Çekingen kişilik bozukluğu
    9. Bağımlı kişilik bozukluğu
    10. Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu

    Psikolojide bir terim olarak yer edinen kişilik, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde şu karşılıkları buluyor:

    1. Bir kimseye özgü belirgin özellik, manevi ve ruhsal niteliklerinin bütünü, şahsiyet
    2. İnsanlara yakışacak durum ve davranış
    3. Bireyin toplumsal hayatı içinde edindiği alışkanlıkların ve davranışların bütünü
    4. Herhangi bir kişi için, herhangi bir kişiye yetecek miktarda olan
    5. Herhangi bir sayıda kişiden oluşan
    6. Yabanlık

    Sözlük tanımlarında da dikkatinizi çekebileceği gibi, kişilik açısından önemli olan bazı noktalar şunlardır: “kişiye özgülük”, “manevilik ve ruhsallık”, “bütünlük”, “alışkanlık ve davranış bütünlüğü”

    Psikolojik bir kavram olarak kişilik (personality), pek çok kuramcıya göre farklı şekilde tanımlanabilmektedir. Mizaç karakter ve kişilik kavramlarının ayrıntılarını başka bir yazıda ele almayı düşündüğüm için, burada yaygın kabul gören bir kişilik tanımını paylaşmak istiyorum:

    Davranışsal ve psikolojik özelliklerin doğuştan gelen ve sonradan kazanılan belirleyicilerinin ortak oluşturduğu yapı.

    Kişilik bozukluğu nedir?

    Kişilik bozukluğunun tanımını yapmak çok kolay değildir. Söz konusu zorluğa paralel olarak da, tanı sorununun en çok yaşandığı alanlardan birini kişilik bozukluğu oluşturmaktadır. Bu zorluğun en önemli sebeplerinden biri, kişilik bozukluğundaki özelliklerin “normal” kişilik özellikleri arasında da yer alabilecek olmasıdır.

    Kişilik özelliklerinin çok katı, kişinin toplumsal ve sosyal uyumunu bozucu düzeyde olması ve öznel bir sıkıntı yaratması durumunda kişilik bozukluğundan bahsedilebilir.

    Kişilik bozukluğu, Anormal Psikoloji (Nobel Yayınları) kitabında, “sosyal ve mesleki işlevselliği zedeleyen, uzun süreli, esnek olmayan ve uyumsuz kişilik özelliklerini içeren bir grup bozukluk” olarak tanımlanır.

    Kişilik bozuklukları, kişinin kendisine, ailesine veya topluma sıkıntı yaratma potansiyeline sahip oldukları son derece önemsenmelidirler.

    Bir tanı ölçütleri başvuru el kitabı olan DSM-V (Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Beşinci Baskı), Kişilik Bozukluğu tanısı konabilmesi için aşağıdaki maddeleri şart koşmaktadır:

    A. Kişinin içinde yaşadığı kültürün beklentilerinden belirgin olarak sapan, süregiden bir içsel yaşantı ve davranış örüntüsü. Bu örüntü, aşağıdakilerden iki (ya da daha çok) alanda kendini gösterir:

    1. Biliş (kendini, diğer insanları ve olayları algılama ve yorumlama yolları)

    2. Duygulanım (duygusal tepkilerin aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğu)

    3. Kişilerarası işlevsellik

    4. Dürtü denetimi

    B. Süregiden, esneklikten yoksun bu örüntü, çok değişik kişisel ve toplumsal durumları kapsar.

    C. Süregiden bu örüntü, klinik açıdan belirgin sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye yol açar.

    D. Süregiden bu örüntü kalıcı ve uzun sürelidir. Ve başlangıcı en azından ergenlik ya da erişkinlik dönemine uzanır.

    E. Süregiden bu örüntü, başka bir ruhsal bozukluğun bir görünümü ya da olarak ya da başka bir ruhsal bozukluğun bir sonucu olarak daha iyi açıklanamaz.

    F. Süregiden bu örüntü, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örn. başı çarpma) fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.

    Yukarıdaki maddelerden hareketle, bir kişilik bozukluğundan bahsedilebilmesi için gerekli olan en önemli nokta şudur: Kişinin işlevselliğinde belirgin bir bozulmanın olması. Kişinin toplumsal uyumunda, düzenli iş tutabilmesinde, ilişkilerinde süreklilik sağlayabilmesinde önemli bozulmaların uzun süre bulunması durumunda bir kişilik bozukluğundan bahsedilebilir.

    Kişilik bozukluklarının özellikleri nelerdir?

    Her kişilik bozukluğunun  kendine has özellikleri söz konusudur. Ancak, tüm kişilik bozuklukları için geçerli olabilecek ortak özelliklerden de bahsedilebilir. Psikiyatri literatüründe bu özellikler şöyle sıralanmıştır:

    • Kişilik bozukluğunda geçerli olan davranış örüntüleri, genelde esneklik göstermeden sürdürülür. Mesela kişi, kendisine sorun oluşturan davranışlarından vazgeçmez, her şeye rağmen onları tekrar eder.
    • Söz konusu davranışların, toplumun kabul ettiği ölçülerin dışında olması.
    • Kişilik bozukluğunda görülen davranışlar, çocukluktan veya ilk ergenlik döneminden beri devam eder.
    • Kişilerin davranışlarını benliğe-uyumlu (ego-syntonic) görmesi. Yani kişinini davranışlarını “normal” kabul etmesi ve değiştirmemesi. Bazen de, davranışlar benliğe-yabancı (ego-dystonic) olur. Yani kişi davranışlarını kendi ile uyumlu görmez fakat değiştiremez de.
    • Kişilik bozuklukları genelde çevre ile sürtüşmeye yol açar. Kişi kendisini değil de çevreyi değiştirmeye, çevreyi kendine uydurmaya çalışır.
    • Kişinin bilişsel yetilerinde (kendini, diğer insanları ve olayları algılama ve yorumlama yollarında), duygulanımında (duygusal tepkilerin aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğunda) ve düşünce yapısında belirgin bozuklukların olması.

    Bunların dışındaki en önemli noktalardan biri de, kişide kişilik bozukluğu dışında, depresyon, panik bozukluğu gibi başka bozuklukların da bulunabilmesidir.

    DSM-V’te yer alan kişilik bozuklukları

    DSM-V’te kişilik bozuklukları, ortak özelliklerine göre, kümeler halinde sınıflandırılmıştır. Şimdi bu bozuklukları ve temel özelliklerini çok kısaca belirtelim:

    A kümesi kişilik bozuklukları nelerdir?

    Bu kümedeki bozukluklar tuhaf, sıra dışı, eksantrik davranışlarla varlıklarını belli ederler.

    1. Paranoid kişilik bozukluğu

    Başkalarına karşı kuşkuculuk ve güvensizlik bu kişilik bozukluğunun temel özelliğidir.

    Paranoid kişilik bozukluğuna sahip insanlar, etrafındaki insanların kendilerine kötülük yapacağına inanırlar. Bu inanç onların sürekli korkulu yaşamalarına yol açar. Korkuları dolayısıyla da,

    Paranoid kişilik bozukluğunun toplumda genel görülme sıklığı (prevalansı) %0,5 ile %2,5 arasındadır. Psikiyatrik yardım alanlar arasındaki  oranı ise, araştırmalara göre %2 ile %10 arasında değişmektedir.

    Paranoid kişilik bozukluğunun DSM-V’e göre tanı kriterleri şunlardır.

    1. Yeterli temel (delil) olmadan, diğerleri tarafından istismar edilmekten,  aldatılmaktan veya zarara uğramaktan şüphelenmek.
    2. Arkadaşlar veya işyerindeki meslektaşların sadakati ve güvenilirliği hakkında haksız şüphelere sahip olmak.
    3. Söylediklerinin, kendine karşı kötü amaçla kullanılacağıyla ilgili yersiz korku içinde bulunmak; dolayısıyla da diğerlerine güvenmemek.
    4. İyi niyetli sözler ya da olaylardan aşağılandığı ya da tehdit edildiği anlamlarını çıkarmak.
    5. Sürekli kin beslemek, hakaret, haksızlık veya görmezlikten gelinmeyi kabul edememek.
    6. Başkaları tarafından anlaşılır olmayan şekilde, karakterine ya da itibarına saldırıldığını düşünüp öfkeyle ani tepki vermek.
    7. Nedensiz bir şekilde eş veya partnerlerin bağlılığından sürekli olarak kuşku duymak.

    2. Şizoid  kişilik bozukluğu

    Şizoid kişilik bozukluğunun temel özellikleri, toplumsal ilişkilerden kopma, insani yakınlıktan kaçınma ve duygularını sınırlı şekilde gösterme olarak kabul edilmektedir.

    Şizoid kişilik bozukluğunun DSM-V’e göre kriterleri şunlardır:

    1. Bir aile parçası olmak ya da yakın ilişkilere girmek gibi arzuların olmaması (veya çok çok az olması).
    2. Neredeyse her zaman bir tek faaliyette bulunmayı tercih etmek.
    3. Bir başkasıyla cinsel deneyim yaşamaya karşı ciddi düzeyde ilgisizlik.
    4. Söz konusu bir etkinlikten çok az düzeyde keyf almak veya hiç keyf almamak.
    5. Arkadaş ve sıkıntıların paylaşılabildiği bir yakının olmaması. Akrabalar dışında yakın çevredeki kişi sayısının çok az olması.
    6. Kendi ile ilgili, başka insanların  düşüncelerine karşı tepkisizlik.
    7. Duygusallıktan yoksun, uzak ve yüzeysel sevgi gösterme eğilimleri.

    3. Şizotipal  kişilik bozukluğu

    Şizotipal kişilik bozukluklarında, kişilerin yakın ilişkilerde birden bire huzursuz hissetmeleri, yakın ilişkilerden kaçınma ve sosyal ilişkilerde yetersizlik söz konusudur. Şizotipal kişiler ayrıca, çarpık düşünce yapılarına sahip olurlar ve norm dışı davranışlar sergilerler. 

    Şizotipal kişilik bozukluğunun tanı kriterleri şöyledir: 

    1. Referans fikirlerin olması.
    2. Davranışları etkileyen ve alt kültür normlarıyla zıtlık taşıyan, tuhaf inanışlar ya da büyülü düşüncelerin (durugörü, telepati ya da altıncı his; çocuk ve ergenlerde fantezi ve tuhaf düşünceler gibi) varlığı.
    3. Bedensel illüzyonları da kapsayan olağan dışı algısal deneyimlerin varlığı.
    4. Tuhaf düşünce tarzına ve konuşma şekline sahip olmak.
    5. Paranoid düşünceler veya şüphecilik.
    6. Sakıncalı veya kısıtlı duygulanımlar.
    7. Normların dışında ve özgül davranışlar sergileme eğilimini.
    8. Arkadaşın ve sıkıntıların paylaşıldığı bir yakının olmaması. Akrabalar dışında, yakın çevredeki kişi sayısının çok az olması.
    9. Ciddi düzeyde sosyal kaygı ve işlevselliği etkileyebilecek düzeyde paranoya içeren korkulara sahip olmak.

    B kümesi kişilik bozuklukları nelerdir?

    Bu kümenin en önemli özellikleri dramatik, duygusal ve değişken davranışlardır.

    4. Borderline  kişilik bozukluğu

    Borderline kişilik bozukluğunun temel özellikleri, benlik algısında, duygulanımda ve kişilerarası ilişkilerde tutarsızlık, ve dürtüleri kontrol etmede zorluk yaşanmasıdır.

    DSM-V açısından borderline kişilik özellikleri şunlardır:

    1. Gerçek ya da hayali bir terk edilmenin önüne geçmek için çok büyük bir çaba sergilemek.
    2. Karşısındakini değerlendirirken, idealleştirme ve değersizleştirme uçları arasında gidip gelmek. Gergin ve istikrarsız kişilerarası ilişkilere sahip olmak.
    3. Kimlik bozukluğu; belirgin ve sürekli bir biçimde tutarsız bir kendilik algısının olması.
    4. Kişinin, kendisi için potansiyel zarar taşıyan en az iki alanda dürtüsellik (para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, dikkatsizce ve tehlikeli bir şekilde araba kullanmak, aşırı yeme vb.) göstermek.
    5. Tekrarlayan intihar girişimlerinin, tehdit ya da kendini yaralama davranışlarının olması.
    6. Ruh halinde belirgin bir tepkiselliğin oluşturduğu duygulanımda istikrarsızlık.
    7. Kendini sürekli olarak boşlukta hissetmek.
    8. Uygunsuz, yoğun öfkeye kapılmak; ya da öfkeyi denetleme güçlüğü yaşamak.
    9. Stresle ilişkili, gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır disosiyatif belirtilerin olması.

    5. Antisosyal  kişilik bozukluğu

    Antisosyal kişilik bozukluğunun temel özellikleri, ergenlikten itibaren devam eden bir biçimde, başkalarının haklarını saymama ve başkalarının haklarına tecavüz etme davranışlarıdır.

    Toplumda görülme oranı erkeklerde %3, kadınlarda %1 civarındadır.

    Antisosyal kişilik bozukluğu özellikleri DSM-V açısından aşağıdaki gibidir:

    1. Yasalara uymamak ve sosyal normlara saygı duymamak. Başını hukuki açıdan belaya sokabilecek tutumlar sergilemek.
    2. Sürekli yalan söyleme, takma ad kullanma veya kişisel çıkarı, zevki için başkalarını aldatma gibi bazı dürüst olmayan davranışlar sergilemek.
    3. Dürtüsel davranmak. Önceden planlama becerisinden yoksun olmak.
    4. Sürekli fiziksel saldırı ve kavgalar şeklinde kendini gösteren, sinirlilik ve saldırganlık haline sahip olmak.
    5. Kendisinin ya da başkalarının güvenliği hususunda kayıtsız davranmak.
    6. Tutarlı çalışma davranışı gösterememek ya da mali yükümlülüklerini yerine getirmeme gibi tekrar eden bir sorumsuzluk davranışları sergilemek.
    7. Başkasına zarar verme, kötü davranma ya da çalma gibi davranışlara karşı umursamazlık ya da kendince mantıklı açıklamalar getirme ile belirli olmak üzere, vicdan azabı çekmemek.

    6. Histrionik (histriyonik)  kişilik bozukluğu

    Aşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı histrionik kişilik bozukluğunun temel belirtileridir.  Bu bozukluğun genel olarak yaygınlığı %2-%3 arasındadır. Psikiyatrik yardım alanlarda ise bu yaygınlık,  %10 ile %15 arasında değişmektedir.

    DSM-V tanı kriterlerine göre, histrionik kişilik bozukluğu özellikleri şöyledir:

    1. İlgilenilen kişi olunmadığı durumlardan aşırı rahatsızlık duymak.
    2. Kişilerin ilgisini çekmek amacıyla sergilenen davranışlar çoğunlukla, uygun olmayan cinsellik barındıran ikna edici davranışları ve eğilimler içerir.
    3. Duyguların çabuk değişmesi ve durumla yeterince ilgili olmaması.
    4. Başkalarının ilgisini çekebilmek için dış görünüşe aşırı önem vermek.
    5. Başkalarının ilgisini çekmek ve başkalarını etkilemek için yüzeysel bir iletişim biçimini tercih etmek.
    6. İçinde bulunulan durumu dramatik bir biçimde yansıtmak.
    7. Başka olaylardan, kişilerden ve söylemlerden fazlasıyla etkilenmek.
    8. Yakın ilişkiler konusunda, daha yakın olunması gerektiğini düşünmek.

    7. Narsisistik kişilik bozukluğu

    Narsisistik kişilik bozukluğunun temel göstergeleri, büyüklenme, beğenilme ihtiyacı ve eşduyum (empati) eksikliği olarak kabul edilir. Bu kişilik bozukluğunun görülme sıklığı % 2-6 arasındadır.

    Narsisistik kişilik bozukluğunun genel özellikleri şunlardır:

    1. Kendinin çok önemli olduğu duygusunu taşımak (başarılarını ve yeteneklerini aşırı derecede büyütmek, üstün biri olarak tanınmayı beklemek).
    2. Sınırsız başarı, güç, zekâ, güzellik ya da ideal sevgi fantezileri üzerine düşüncelere sahip olmak.
    3. Özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna, ve sadece başka özel ya da sosyal statüsü üstün kişilerin (ya da kurumların) kendini anlayabileceğine inanmak.
    4. Aşırı hayranlık beklemek.
    5. Özel bir “hak ediş” duygusunun olması; yani, kendine özel bir tedavi biçiminin uygulanacağı gibi akılcı olmayan beklentilere sahip olmak; veya bu beklentilere uygun hareket etmek.
    6. Kişilerarası ilişkileri kendi çıkarları için kullanmak. Kendi beklentilerini karşılamak için başkalarını kullanmak.
    7. Empati eksikliğinin olması. Başkalarının duygularını ve ihtiyaçlarını önemsememek.
    8. Çoğunlukla başkalarını kıskanmak ve başkalarının da kendisini kıskandığını sanmak.
    9. Küstahlık. Kendini beğenmiş tutum ve davranışlara sahip olmak.

    C Kümesi kişilik bozuklukları nelerdir?

    Kaygılı ve korkulu davranışlar bu kümenin en temel özellikleridir.

    8. Çekingen kişilik bozukluğu

    Çekingen kişilik bozukluğunun temel özellikleri, kişinin kendi ile ilgili değersizlik ve yetersizlik hissetmesi, ve toplum içinde çekingenlik yaşaması olarak gösterilebilir. Bu bozukluğun toplumdaki genel yaygınlığı %0,5 ile %1  arasında değişmektedir. Klinik düzeyde prevalansı ise %10 civarındadır.

    DSM-V tanı kriterlerine göre çekingen kişilik bozukluğu şu belirtileri taşır:

    1. Eleştiri, dışlanma ve beğenilmeme korkusu dolayısıyla,  kişilerarası ve mesleki aktivitelerden kaçınmak.
    2. Beğenilme duygusundan emin olunmadığı sürece insanlarla ilişkiye girme konusunda kendini hazır hissedememek.
    3. Aşağılanma ya da gülünç duruma düşme korkusundan dolayı yakın ilişkilerde tutukluk yaşamak.
    4. Sosyal durumlarda eleştirilme ya da kabul edilmeme kaygısı taşımak.
    5. Kendini uygun görmeme duygusundan dolayı, yeni tanışılan kişilerle aynı ortamda tutukluk yaşamak.
    6. Kendini sosyal yönden yetersiz, çekicilikten yoksun ve başkalarından aşağı görmek.
    7. Sıkıntı duyup mahcup olma ihtimali olan yeni faaliyetlere katılmaktan ya da kişisel risk üstlenmek kaçınmak.

    9. Bağımlı kişilik bozukluğu

    Bağımlı kişilik bozukluğunun temel belirtileri, kişinin başkalarına bağımlı olması,  ayrılık kaygısına benzer belirtiler göstermesi ve başkalarına karşı yoğun bir muhtaçlık duygusu olarak gösterilebilir. Bağımlı kişilik bozukluğunun, kişilik bozuklukları arasında yaygınlığı fazladır.

    DSM-V tanı kriterlerine göre, bağımlı kişilik bozukluğunun özelliklerini şöyle listeleyebiliriz:

    1. Başkalarından tavsiye ve güvence almadıkça günlük kararlarını vermekte zorlanmak.
    2. Yaşamın önemli alanlarının büyük bir kısmında sorumluluk taşımak için başkalarına ihtiyaç duymak.
    3. Destek ve onay görmeme korkusundan dolayı başkalarıyla aynı görüşü paylaşmadığını söylemekte zorluk çekmek.
    4. Doğru yapıp yapmadığına ya da yeteneklerine yönelik korkulardan dolayı, plan yapma ya da kendi kendilerine iş girişiminde bulunmada zorluk yaşamak.
    5. Başkalarının bakım ve desteğini elde etmek için, hoş olmayan şeyleri yapmayı isteyecek kadar, aşırılığa kaçmak.
    6. Kendine bakamayacağına ilişkin aşırı korku nedeniyle, tek başına kaldığında, kendini rahatsız ya da korunmasız hissetmek.
    7. Yakın bir ilişkinin bitiminde, yardım ve destek kaynağı olarak hemen başka bir ilişkiye ihtiyaç hissetmek.
    8. Kendi kendine bakmak zorunda kalmakla ilgili, akıl dışı bir kaygı yaşamak.

    10. Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu (OKKB)

    Kontrolü elinde tutma ihtiyacı, obsesif kompulsif kişilik bozukluğunun temel özelliğidir. Bu bozukluğa sahip kişiler başkaları tarafından “kontrol takıntılı” olarak adlandırılırlar. Kişilerin sosyal ilişkilerindeki ve  kişisel yaşantılarındaki düzen takıntıları, bu takıntılarla ilgili katı tutumları kişilerin günlük hayatlarını zorlaştırabilir.

    Psikiyatrik destek arayışında olanlar arasında obsesif kompulsif kişilik bozukluğu oranı %3 ile %10 arasında değişmektedir.

    DSM-V tanı kriterleri açısından OKKB özellikleri aşağıdaki gibidir:

    1. Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılar, kurallar, listeler, sıralama, organize etme ya da program yapma ile uğraşıp durmak.
    2. Sahip olunan mükemmeliyetçilik, işlerin tamamlanmasını güçleştirebilir.
    3. Kendini işe-güce çok fazla adamak. Boş zaman etkinliklerinden keyif alamamak. Bu tutum, ekonomik ihtiyaçların giderilmesi için gereken çabadan çok daha ötededir.
    4. Ahlak ve değer alanlarında çok katı tutumlar sergilemek. Aşırı vicdanlı davranmak. Söz konusu alanlarda esneklik gösterememek.
    5. Özel bir değeri olmasa bile yıpranmış ya da değersiz nesneleri elden çıkaramamak.
    6. İşler tamamen istenildiği gibi değilse, görev paylaşımı yapamamak, başkalarıyla birlikte çalışamamak.
    7. Başkaları ve kendilerine karşı harcama hususunda cimrilik göstermek; parayı, gelecekte oluşabilecek felaketler için bir önlem olarak biriktirmek.
    8. Katı ve inatçı bir görünüm sergilemek.

    Bu yazıda kısaca, “Kişilik bozukluğu nedir?” ve “Kişilik bozuklukları nelerdir?” sorularının cevaplarını vermeye çalıştım. Yazıdaki her kişilik bozukluğu ile ilgili ayrıntılı makaleler de hazırlamayı planlıyorum.

    Yazıyla ilgili düşüncelerinizi yorum kısmında paylaşırsanız memnun olurum. Muhabbetle.

  • Borderline kişilik bozukluğu için 3 vaka örneği

    Bu içerikte yer alan borderline kişilik bozukluğu vaka örnekleri sadece bilgilendirme amaçlıdır. Onlardan sadece ipucu elde edilebilir. Buradaki vakalardan hareketle hiç kimse kendine ve/veya bir başkasına borderline kişilik bozukluğu tanısı koyamaz/koymamalıdır.

    Vaka örneği 1

    21 yaşındaki Elizabeth, evdeki bazı sorunlarla ilgili profesyonel yardım almak amacıyla üniversitenin danışmanlık merkezine başvurmuştu. Annesi Georgia’nın psikolojik sorunları çok eskiye dayanıyordu ve bu aralar da zor bir dönemden geçmekteydi.

    Georgia; annesi, eşi, çocukları ve işverenleri de dahil kimsenin bugüne dek onu takdir etmediğine inanıyordu. Ortadirek bir ailenin ortanca çocuğuydu. Üç kardeşin ikincisiydi, onu hep o dönem dört dörtlük bir öğrenci, şimdiyse meşhur bir avukat olan ablasıyla kıyaslıyor, Georgia’yı yetersiz buluyorlardı. Çünkü Georgia vasat bir öğrenciydi, gerçi öğretmenleri istese daha başarılı olabileceğine inanıyorlardı. Georgia ailenin “yüz karası” idi, annesinin beklentilerini asla karşılayamamıştı. Sık sık patlak veren tartışmalarda annesinin ona defalarca “Ne kadar sefil bir çocuk olduğunu fark ettiğimde keşke seni terk etseymişim” dediğini hatırlıyordu.

    Georgia, liseden mezun oldukları yaz Elizabeth’in babası Harold’la evlenmişti; o günlerde Harol’da hayrandı. Harold da Georgia için elinden gelen her şeyi yapmıştı ama nedense hiçbiri ona doğru veya yeterli gelmemiş, Georgia’nın Harold’a karşı tutumu değişmişti. Elizabeth’in sağlam biri olarak nitelediği Harold, Georgia’yı “hayatını bir türlü yoluna koyamayan garibanın teki” olarak görüyordu. Elizabeth ve küçük erkek kardeşi annelerinden olabildiğince kaçınıyorlardı. “Bazen modu birden değişiyor, mesela sizi suçlarken birden sevgisiyle sizi boğmaya başlayabiliyor” diye anlatıyordu Elizabeth. “Sizi sevsin mi sizden nefret mi etsin karar veremiyor. Çok saçma.”

    Georgia’nın bu dengesiz davranışlarının hem hem sosyal alanda hem de kariyer anlamında benzer sonuçları olmuştu. İyi bir ilk izlenim yaratsa da, girdiği sayısız yarı zamanlı işin hepsi aynı şekilde, Georgia’ın ufak bir sorunu abartıp gördüğü muameleden dolayı infial yaratmasıyla son bulmuştu. Sosyal iletişimleri de aynı seyri izlemişti. “Mahalledeki herkesi kendinde uzaklaştırdı” diye anlatıyordu Elizabeth. “Bazı insanları kızdırdı, bazılarını yapışkan tavırlarıyla boğdu, bazılarına ikisini birden yaptı. Her defasında aynı şey: Arkadaş ediniyor, sonra bir sinir krizi geçiriyor, onlara sövüp sayıyor. Mahalle faaliyetlerinin dışında kaldığında da sinirleniyor çünkü buluşup onu dışlamanın yollarını aradıklarına inanıyor.”

    Şimdi Georgia depresyon tedavisi kapsamında haftada iki gün terapiye devam ediyor. Elizabeth’in anlattıklarına göre Georgia’ın öyküsünde intihar tehditleri de vardı ama hiç tehditten ileri gitmemişti. Şu sıralar, çocukların üniversite masrafları için kenara koydukları paranın bir kısmını Karayipler’de bir aylık tatile harcamayı Harold reddettiği için çok öfkeli; bir daha onunla konuşmayacağını söylüyor. Harold’ın buna tepkisiyse bıkkınlıktan ibaret.1

    Vaka örneği 2

    47 yaşında bakımlı ve çekici bir kadın olan Elsa terapiye “Kendimi yeterince iyi hissetmiyorum, hiç de hissetmedim” diyerek başvurmuştu. Depresyon ve umutsuzluk duyguları üçüncü evliliğinin dağılma arifesine gelmesiyle ciddi ölçüde artmıştı. Henüz boşanmamış olmakla beraber eşiyle evleri ayırmış olan Elsa, biçare halde yalnız başına bırakılmış olmaktan dolayı son derece öfkeliydi ve kendini değersiz hissediyordu. Bu durumla baş edemediğini, vaktini büyük oranda alışveriş yaparak, bütçesinin üstünde şeyler alarak, çok içerek, eşinin yerine koyabileceği birini arayarak geçirdiğini ifade ediyordu. “Evlilik terapisi işe yaramadı” diye anlatmıştı, “onu günde dört beş defa aramaya başladığımda numarasını değiştirip taşındı. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

    Elsa’nın adeta iki yanı vardı. Bir yandan, ergenlerden beklenecek türden varoluşsal meselelerle meşguldü; hala “Elsa’nın gerçekte kim olduğunu” keşfetmeye çalışıyordu. Bir yandan da sert, hesapçı, hırçın görünüyordu. Eşine duyduğu öfke, boşanma koşullarının hayli makul olduğu düşünüldüğünde ölçüsüz kaçıyordu. İlişkilerinin çok da iyi olmadığını kabul ediyordu ama yine de bu evlilik Elsa’ya “biri oma fırsatı” vermişti. Bazen eşini “dünyanın en sevgi dolu insanı” diye tanımlıyor, bazense ondan “it herif” diye bahsediyordu.

    Elsa’nın dengesizliği eskilere dayanıyordu. Büyük ağabeyiyle iletişimleri kopmuştu. Annesinin çok sayıda evliliğinden bir dizi kız ve erkek kardeşi bir o kadar da eski üvey kardeşi vardı. Aile içi çatışmalar artık samimi iletişimin yerini almıştı. Geniş ailenin hizipleşen bazı üyeleri birbiriyle görüşmeyi kesmişti. Elsa, annesi ne zaman evlense “kabağın onun başına patladığını” söylüyordu. Her evlilikle birlikte taşınmaları gerektiğinden, “Elsa çocukken kalıcı arkadaşlıklar kuramamış ve derslerinde de sıkıntı yaşamıştı. Notları annesinin umrunda olmayınca, okula tüm gücüyle asılmak yerine umursamaz bir tavır benimsemek Elsa’nın da işine gelmişti.

    Elsa, eşlerinin hiçbirini gerçekten sevmediğini, her evliliğin sonunda “kendisini tamamen kaybettiğini” anlatmıştı. Biraz daha açması istendiğinde; üç defa hastaneye yatırıldığını, bunların ikisinin intihar teşebbüsü, diğerininse madde kullanımı yüzünden olduğunu paylaşmıştı. Her yatışın ardından tedavisine terapiyle devam ediliyordu, şimdi de görüştüğü bir terapist vardı. Bu son terapistini ilk başta çok beğenmiş, nihayet sorunun kökenine inebileceklerine inanmıştı. Oysa şimdi ona istediği zaman ulaşamamaktan, onunla haftada ikiden daha sık görüşememekten şikayetçiydi; bu durum onu hayal kırıklığına uğratmış ve öfkelendirmişti. Buraya daha fazla ilgi görebilmek için başvurmuş olduğu anlaşılsa da, Elsa yeniden halihazırda görüşmekte olduğu terapistine yönlendirildi.1

    Vaka örneği 3

    25 yaşındaki Jenny’yi psikolojik değerlendirmeye üvey annesi Vera getirmişti. “Bazen bana adeta tapıyor ama bazen de benden nefret ediyor.” demişti Vera hayretle. “Onu sevdiğimizi biliyor ama hep böyle yapıyor. Bazen işler iyice kötüye gittiğinde, bizi onu incitmek için arkasından dolap çevirmekle suçluyor.” Jenny’nin duygularını dizginleme çalıştığı açıkça görülüyordu. İlk başlarda düzgün davranışlar sergilerken birden çılgınca bir öfke ortaya çıkmış, bunu suçlamalar ve ihanete uğradığı duygusu izlemişti. Sözlerinin, duygularının anlamını takip etmek güçtü.

    Jenny psikoterapiye yabancı değildi. Üvey annesinin anlattığına bakılırsa Jenny ergenlik yıllarında hastaneye yatmış ve ondan önce de iki defa, yaklaşık birer yıl terapiye devam etmişti. Öyküsünde esrar, alkol, amfetamin, “ekstazi”, LSD ve son dönemde kokain gibi madde kullanımları mevcuttu. İlk cinsel birleşmesini 12 yaşındayken büyük kuzeniyle yaşamıştı, o günden beri cinsel olarak aktifti ve erkek arkadaşsız kalmaktan nefret ediyordu. Jenny’nin annesi, o 9 yaşındayken kanserden ölmüştü. Babası iki yıl sonra Vera’yla evlenmişti. Vera’nın iki oğluyla Jenny’nin ağabeyi ilk günden beri iyi anlaşıyorlardı.

    Jenny ise annesinin ölümüne ve akabinde babasının Vera’yla evlenmesine içine kapanarak, öfkelenerek, taşkınlık dozunu giderek artırarak, karışık tepkiler vermişti. Bir intihar teşebbüsünün, evden kaçma girişiminin, uyuşturucu bulundurmak sebebiyle tutuklanmasının ardından aile artık onunla baş edemeyeceğine karar vermiş ve onu 14 yaşındayken katı bir yatılı okula göndermişti. Hala arada intihar tehditleri savurduğu oluyordu. Ayrıca görünüşe bakılırsa, hayatta ne bir amacı ne de gerçek değerleri vardı.

    Jenny’nin öfkesi bütüncül, kimseyi ayırt etmeyen bir yapıya sahipti. Onu bu noktaya getiren koşullara öfkeliydi. Hastaneden yeni taburcu olmuştu; bir konsere giderken daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıp erkek arkadaşının cipinden atlayınca iç organlarında hafif yaralar oluşmuş, bu nedenle hastanede tedavi altına alınmıştı. O esnada erkek arkadaşıyla tartışmakta olduklarını, kafasının iyi olduğunu, sadece ondan uzaklaşmak istediğini, bu nedenle arabadan atladığını söylüyor, erkek arkadaşını “şeytan” diye tanımlıyordu. Vera’dan nefret ettiği açıktı: Görüşme sırasında onu birkaç defa “kötü kalpli cadı” olarak nitelendirmişti.

    Gel gelelim en yoğun öfkesini babasına ayırmıştı. Babasının “hiçbir şeyi umursamadığını”, Vera’yla evlenerek onu ve annesinin anısını terke etiğini düşünüyordu. En kötüsü onu terk etmesi de değildi üstelik; bunun farkında bile olmamasıydı. “Bugüne dek yaptığı en hayırlı şey bana insanlara güvenmemeyi öğretmesi oldu. Çünkü bir gün yanında dururlar ama ertesi gün bir bakmışsın yok olmuşlar,” diye sürdürmüştü sözlerini. Açlık grevi bile yapmış, kendisini odasına kilitleyip babasının Vera’dan boşanmasını talep etmişti.

    Jenny; annesine benzediği için, hal ve tavırları bile annesiyle aynı olduğu için babasının onu kendisinden uzaklaştırmak istediğine inanıyordu. Ona göre, babası yeni yaşamında rahmetli eşinin genç versiyonuna yer açamamıştı. Annesinin ölümünün ve babasına bu şekilde yabancılaşmasının, ona “içi boşalmış gibi” hissettirdiğini söylüyordu. “Bazen hayat ağır çekimde hareket etmek gibi ve ben de sanki gözlemciyim, her şeyi dışarıdan gözlemliyorum, hissizim.” Bu dönemlerde kimi zaman kendini jiletle kesiyordu. “Çünkü acıyor ama sonrasında daha iyi hissediyorum. Beni içerden sarsıp yeniden gerçekliğe çekiyor.”1

    Vaka örneği 4

    26 yaşında işsiz bir kadın, yoğun intihar düşünceleri ve kendini yaralama girişimleri nedeniyle terapisti tarafından hastaneye sevk edilmişti.

    Hasta lise son sınıfa dek iyi bir görünüm sergiliyordu ancak neden sonra kendisini din ve felsefeye verecek, arkadaşlarından kaçacak ve kimliği konusunda yoğun kuşkulara kapılacaktı.

    Notları iyi durumdaydı ancak daha sonra, üniversite yıllarında başarısı düşecekti.

    Üniversitede çeşitli uyuşturucuları kullanmaya başlamış, ailesinin dinini terk etmiş ve özdeşleşebileceği karizmatik bir dinsel figür arayışına girişmişti.

    Kimi zaman yoğun bir kaygı duygusu altında eziliyordu ancak kolunu jiletle kestiği zaman bu duygu birden bire yok oluyordu.

    Üç yıl önce psikoterapiye başlamıştı ve başlarda terapisti inanılmaz sezgi ve empati yeteneğine sahip bir kişi olarak idealleştirmişti. Daha sonraları düşmanca ve talepkar davranmaya başlamıştı. Seansların sayısı gittikçe sıklaşmıştı ve bazen günde iki kez seans istediği oluyordu. Terapistini yaşamının merkezine oturtmuştu ve artık yaşamında başka hiç kimseye yer vermiyordu. terapistine karşı düşmanca duyguları aşikar olmasına karşın kendisi bunu göremiyor ve denetleyemiyordu. Terapistiyle yaşadığı zorluklar, kolunu kesmesi ve intihar tehditleri ile doruğa ulaşmıştı ve en sonunda terapisti onu hastaneye sevk etmek durumunda kalmıştı. (Kaynak: DSM III Casebook: A Learning Companion to the Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorder (1981), American Psychiatric Publishing Inc. izniyle uyarlanmıştır.)2

    Referanslar

    1Millon, T., Grossman, S., Millon, C., Meagher, S. & Ramnath, R. (2019). Modern yaşamda kişilik bozuklukları. (E. O. Gezmiş, Çev.)Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

    2Kring, A. M., Johnson , S. L., Davison, G., & Neale, J. (2015). Anormal Psikolojisi. (M. Şahin, Çev.) İstanbul: Nobel Akademik Yayıncılık.

  • Panik Atak Her Gün Yaşanır mı?

    Evet, panik atak her gün yaşanabilir. Bazı panik atak hastaları her gün birden fazla panik atak geçirirler. Ancak, panik atakların sıklığı, şiddeti ve süresi kişiden kişiye değişebilir.

    Kimi kişilerde haftada bir kez veya ayda bir kez panik ataklar yaşanabilirken, kimilerinde ise her gün birden fazla panik atak görülebilir.

    Panik ataklar, belirtileri ciddi olduğu sürece tedavi edilebilir bir durumdur. Tedavi seçenekleri arasında psikoterapi, ilaç tedavisi ve egzersiz gibi yöntemler bulunur. Panik atakların tedavi edilmesi, panik atakların sıklığını, şiddetini ve süresini azaltmaya yardımcı olabilir. Bu nedenle, panik atak belirtileri yaşayan kişilerin bir sağlık uzmanına başvurarak doğru tedavi planını belirlemesi önemlidir.

    Şimdi biraz daha açalım meseleyi.

    “Her gün” ifadesinden başlayalım isterseniz. Soruyu soran, “her gün” derken, gerçekten tüm günleri (bir yıldaki 365 günü) mi kastediyor, yoksa, “sıkça”yı mı kastediyor? Bir psikoterapi seansında, netleştirmek için, psikoterapist bunu danışanına sorabilir. Burada iki ihtimali de hesaba katmalıyız.

    Sorumuzun cevabının ararken, “Bir insanın her gün dişi ağrır mı?” sorusu bize rehberlik edebilir. Belli durumlar (dişte iltihap gibi) söz konusu olduğu sürece, bir insanın her gün dişi ağrıyabilir. Bunun gibi, belirli durumlar (panik atağı tetikleyen içsel ve dışsal faktörler) söz konusu olduğu sürece, kişi her gün panik atağı yaşayabilir. Nasıl ki diş ağrısı bir sorunun (iltihap gibi) işaretiyse, panik atak da bazı sorunların (içsel çatışma gibi) işareti olabilir. Bu durumda, panik atağın işaret ettiği sorunlar fark edilip çözümlenmediği sürece, panik atak yaşanabilir.

    “Panik atak her gün yaşanır mı?” sorusuyla ilgili, dikkat çekmek istediğimiz ikinci bir nokta, yaşanılan şeyin, panik atağı olup olmadığıdır. Yaşanılan şey panik atağı değilse ne olabilir peki?

    Psikiyatrist H. Alp Karaosmanoğlu’nun panik atakla ilgili harika bir mottosu bize eşlik edebilir: Panik atak, anksiyetenin orgazmıdır. Bu mottoyu referans alırsak, yaşadığımız şey panik atak değil de anksiyete (bunaltı) olabilir. Bu durumda, sorunun sahibi, her gün can sıkıcı bir deneyim yaşayabilir; ancak bunların hepsi panik atağı değil, bazıları anksiyete olabilir.

    Panik atak geçirenlerin, karşı karşıya kalma ihtimalleri çok yüksek olan bir deneyim daha var: Beklenti anksiyetesi

    Beklenti anksiyetesi, panik atak yaşayan birinin, aynı şeyi tekrar yaşama ihtimaliyle zihninin meşgul olmasını ve bu beklentinin tetiklediği duyguları (endişe, kaygı vb.) yaşamayı ifade eder. Kişi “Acaba aynı şeyi tekrar yaşar mıyım?”, “Ya aynı şeyi tekrar yaşarsam.” düşüncelerine kendini kaptırıp endişelenebilir. “Her gün panik atak yaşıyorum.” diyen biri, “Panik ataktan sonra, tekrar panik atak yaşama endişesi taşıyorum.” da demek istiyor olabilir.

    Sonuç olarak, “Panik atak her gün yaşanır mı?” sorusuna cevabımızı şöyle özetleyebiliriz:

    • Panik atağı her gün yaşanabilir.
    • Her gün veya sıkça yaşanılan şey, panik atak değil, anksiyete olabilir.
    • Yaşanılan şey, panik atak değil, panik atağı tekrar yaşama endişesi (beklenti anksiyetesi) olabilir.

    Konuyla ilgili düşüncelerinizi yorum kısmından bizimle paylaşabilirsiniz.

  • A kümesi kişilik bozuklukları nelerdir?

    A kümesi kişilik bozuklukları şunlardır: paranoid kişilik bozukluğu, şizoid kişilik bozukluğu ve şizotipal kişilik bozukluğu1

    DSM-5 (Ruhsal bozuklukların tanısal ve istatistiksel el kitabı, 5. versiyon), 10 kişilik bozukluğu tanımlar ve bunları, A, B ve C kümesi kişilik bozuklukları şeklinde üç kategoriye ayırır.

    A kümesi kişilik bozukluğu

    A kümesi, tuhaf ve eksantrik küme olarak da tanımlanır. A kümesi kişilik bozuklukları, tuhaf, eksantrik düşünce veya davranış ile karakterize edilir.2, 3

    A kümesi kişilik bozukluklarına sahip insanlar, genellikle tuhaf ya da eksantrik bir görünümdedir ve güvensizlik ve kuşkuculuktan sosyal kopukluğa uzanan sıra dışı davranışlar sergilerler.2

    Şizoid kişilik bozukluğunun ayırt edici özelliği, sosyal kayıtsızlık, paranoid kişilik bozukluğunun şüphecilik ve şizotipal kişilik bozukluğunun ise tuhaflık olarak kabul edilir. Bu bozukluklarda fantezi ve projeksiyon savunma mekanizmaları kullanılır ve bunlara psikotik düşünceye yatkınlık eşlik eder. Hastalarda stres altında bilişsel dezorganizasyona neden olan biyolojik yatkınlık olabilir.3

    Paranoid kişilik bozukluğu

    Başkalarından kuşkulanmak ve başkalarına güvensizlik bu kişilik bozukluğunun temel özellikleridir. Paranoid kişilik bozukluğuna sahip insanlar, etrafındaki insanların kendilerine kötülük yapacağına inanırlar. Bu inanç, onların sürekli korkulu yaşamalarına yol açar.

    Bir paranoid iseniz, mottonuz şu olabilir: İnsanlar her zaman, kasıtlı olarak, bana ihanet edecek veya başka bir şekilde beni kullanacak. Bu yüzden, her zaman başkalarına karşı dikkatli/ uyanık olmalıyım.

    Paranoid iseniz, aşırı şüpheleriniz ve düşmanlık beklentileriniz, sizi, geçinmesi zor biri haline getirir. Dolayısıyla, yakın ilişkilerde zorluk yaşarsınız. Kavgacı doğanız, karşınızdakilerde, daha sonra asıl beklentilerinizi doğrulamaya hizmet eden çatışmacı bir tepki ortaya çıkarabilir; yani, zamanla kendinize düşmanlar yaratabilirsiniz.

    Çevrenizi kontrol etme ihtiyacı duyarsınız.

    Genellikle katısınızdır. Başkalarını eleştirir, başkalarıyla işbirliği yapamaz ve eleştirileri kabul etmekte çok zorlanırsınız.

    İnce bir şekilde gizlenmiş, kendinizle ilgili, gerçekçi olmayan, büyüklenmeci hayalleriniz olabilir. Çok özel biri olduğunuzu düşleyebilirsiniz.

    Özellikle, kendinizden farklı nüfus gruplarından (Türkler, Kürtler, Siyahlar, Niğdeliler gibi) gelenler hakkında olumsuz klişeler geliştirme eğiliminde olabilirsiniz. Başkaları tarafından fanatik olarak algılanabilirsiniz. İnançlarınızı, düşüncelerinizi paylaşan başkalarıyla, sıkı sıkıya bağlı kültler veya gruplar oluşturabilirsiniz.

    Paranoid kişilik bozukluğunun DSM-5’e göre tanı kriterleri şunlardır.

    1. Yeterli temel (delil) olmadan, diğerleri tarafından istismar edilmekten,  aldatılmaktan veya zarara uğramaktan şüphelenmek.
    2. Arkadaşlar veya işyerindeki meslektaşların sadakati ve güvenilirliği hakkında haksız şüphelere sahip olmak.
    3. Söylediklerinin, kendine karşı kötü amaçla kullanılacağıyla ilgili yersiz korku içinde bulunmak; dolayısıyla da diğerlerine güvenmemek.
    4. İyi niyetli sözler ya da olaylardan aşağılandığı ya da tehdit edildiği anlamlarını çıkarmak.
    5. Sürekli kin beslemek, hakaret, haksızlık veya görmezlikten gelinmeyi kabul edememek.
    6. Başkaları tarafından anlaşılır olmayan şekilde, karakterine ya da itibarına saldırıldığını düşünüp öfkeyle ani tepki vermek.
    7. Nedensiz bir şekilde eş veya partnerlerin bağlılığından sürekli olarak kuşku duymak.

    Şizoid kişilik bozukluğu

    Şizoid kişilik bozukluğu, kişilerin, sosyal faaliyetlerden kaçındığı ve sürekli olarak, başkalarıyla etkileşimden çekindiği bir durumdur. Şizoidlerin, başkalarıyla nasıl kişisel ilişki kuracakları konusunda genellikle çok az fikirleri vardır.

    Şizoid kişilik bozukluğuna sahipseniz, toplumsal ilişkilerden kopabilir, insani yakınlıktan kaçınabilir ve duygularınızı sınırlı şekilde gösterebilirsiniz.

    Şöyle bir motto ile yaşıyor olabilirsiniz: Dünya, özellikle de duygularla ve diğer insanlarla uğraşırken, bunaltıcı bir yerdir. Her şeyle aynı anda uğraşamam. Duygulardan uzak, tecrit edilmiş bir yaşamı çok daha kolay yönetebilirim.

    Şizoid iseniz, başkaları, sizin donuk ve mizah yoksunu olduğunuzu düşünebilir. Duygu gösterme eğiliminde olmadığınız için, etrafınızda olup bitenleri umursamıyormuş gibi görünebilirsiniz. Ancak, aslında kendinizi aşırı derecede hassas ve yalnız hissedebilirsiniz.

    Genelde yalnız olursunuz. Bağımsızlığı önemsersiniz. Çok az yakın arkadaşınız olur -belki de hiç olmaz. Sosyal ortamlarda olan bitene nasıl tepki vereceğinizi belirlemekte zorlanırsınız. Cinsel ilişki için çok az motivasyon duyarsınız.

    Şizoid kişilik bozukluğunun DSM-5’e göre kriterleri şunlardır:

    1. Bir aile parçası olmak ya da yakın ilişkilere girmek gibi arzuların olmaması (veya çok çok az olması).
    2. Neredeyse her zaman bir tek faaliyette bulunmayı tercih etmek.
    3. Bir başkasıyla cinsel deneyim yaşamaya karşı ciddi düzeyde ilgisizlik.
    4. Söz konusu bir etkinlikten çok az düzeyde keyif almak veya hiç keyif almamak.
    5. Arkadaş ve sıkıntıların paylaşılabildiği bir yakının olmaması. Akrabalar dışında yakın çevredeki kişi sayısının çok az olması.
    6. Kendi ile ilgili, başka insanların  düşüncelerine karşı tepkisizlik.
    7. Duygusallıktan yoksun, uzak ve yüzeysel sevgi gösterme eğilimleri.

    Şizotipal kişilik bozukluğu

    Şizotipal kişilik bozukluğu, kişilerin, yakın ilişkilerde birden bire huzursuz hissetmeleri, yakın ilişkilerden kaçınmaları ve sosyal ilişkilerde yetersizlikleri ile belli olan bir bozukluktur. Şizotipal kişiler, çarpık düşünce yapılarına sahip olurlar ve norm dışı (toplumsal kurallara uymayan) davranışlar sergilerler. 

    Şizotipal kişilik bozukluğunda mottonuz şu olabilir: Çevremdeki dünyayı anlamıyor, orada yaşayamıyorum. Bu yüzden, o dünyadan ayrılmak, kendi dünyamı yaratmak ve kendi dünyamda yaşamak daha iyi.

    Şizotipal biriyseniz, yalnız kalmaya meyillisinizdir. Sosyal durumlarda aşırı derecede endişeli hissedebilir, ancak sosyal başarısızlıklarınızdan başkalarını sorumlu tutabilirsiniz. Kendinizi yabancı veya dışlanmış görebilirsiniz. Söz konusu yabancılık ve dışlanmışlık, zamanla psikolojik bir acıya yol açabilir.

    Etrafınızdaki dünya size çok garip gelebilir.

    Genellikle, birtakım özel güç ve yeteneklere -altıncı his gibi- sahip olduğunuza inanırsınız. Bazen insanların düşüncelerini, eylemlerini ve duygularını sihirli bir şekilde etkileyebileceğinize inanırsınız.

    Şizotipal kişilik bozukluğunun DSM-5’teki tanı kriterleri şöyledir: 

    1. Referans fikirlerin olması.
    2. Davranışları etkileyen ve alt kültür normlarıyla zıtlık taşıyan, tuhaf inanışlar ya da büyülü düşüncelerin (durugörü, telepati ya da altıncı his; çocuk ve ergenlerde fantezi ve tuhaf düşünceler gibi) varlığı.
    3. Bedensel illüzyonları da kapsayan olağan dışı algısal deneyimlerin varlığı.
    4. Tuhaf düşünce tarzına ve konuşma şekline sahip olmak.
    5. Paranoid düşünceler veya şüphecilik.
    6. Sakıncalı veya kısıtlı duygulanımlar.
    7. Normların dışında ve özgül davranışlar sergileme eğilimini.
    8. Arkadaşın ve sıkıntıların paylaşıldığı bir yakının olmaması. Akrabalar dışında, yakın çevredeki kişi sayısının çok az olması.
    9. Ciddi düzeyde sosyal kaygı ve işlevselliği etkileyebilecek düzeyde paranoya içeren korkulara sahip olmak.

    Umarım, a kümesi kişilik bozuklukları nelerdir, sorusuna tatmin edici bir cevap buldunuz. Bloğumda, her kişilik bozukluğu için ayrı bir yazı paylaşmayı düşündüğüm için ayrıntılara girmedim. Bu içerikle ilgili merak ettiğiniz bir şey varsa, yorum kısmından bana yazabilirsiniz.

    Referanslar

    1Öztürk, O. & Uluşahin, A. (2016). Ruh sağlığı ve bozuklukları. Nobel Tıp Kitabevleri

    2Butcher, J. N., Mineka, S., & Hooley, J. M. (2013). Anormal psikoloji (O. Gündüz, Çev.). Kaknüs Yayınları

    3Bilge, Y. (2014). Coolidge eksen iki envanteri plus’ın Türkçe adaptasyonu ve DSM-5’te yer alan kişilik bozukluklarının davranışsal inhibisyon ve davranışsal aktivasyon sistemleriyle ilişkilerinin incelenmesi (Tez No: 391486) [Doktora tezi, İstanbul Üniversitesi]. YÖK Tez Merkezi. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/giris.jsp

    4Bennett, K. (2021, Eylül 30). What are cluster a personality disorders. Psychology Today. https://www.psychologytoday.com/intl/blog/modern-minds/202109/what-are-cluster-personality-disorders